şükela:  tümü | bugün
  • habervaktim yazarlarindan en radikali. acikca cihad istiyor.

    http://www.habervaktim.com/…-ve-topyekun-cihad.html

    ote yandan "hadi gidiyoruz panpa, kafa kesicez" denirse buna gozu yer mi bilemem. tek bildigim ilk entrysinin yazilmasindan dolayi sevinip, akabinde kosesinde "din dusmanlari bana ve sanli peygamberime kufur ediyorlar" diye tasimaya can atacaktir, hic kufur etmemis olsak da.
  • http://www.habervaktim.com/…ini-korumayi-bilir.html

    tehditler, tehditler. kendini öne atabildiğini görürsek sevineceğiz. arkasından gelse gelse dayıoğlu falan geleceği için o zaman göreceğiz. halkı galeyana getirmeye çalıştığı yeter ama çok şükür müslümanlar da farkında kendisinin ne olduğunun.

    dindarları da biz halk olarak koruruz, merak etme. bir süredir taksimde kardeşlik içinde korunuyor dindarlar. bu akşam (6 haziran 2013) da güzel olacak örneğin. mirac gecesi yatsı namazını taksimde kılmaya bekleriz; eğer fitneyi bırakmaya karar verirse.
  • polis asayişi sağlayamazsa dindarlar kendini korumayı bilir diye buyurmuş yobaz.

    (bkz: inş canım ya)
  • (efendi bir insan olduğum için) eksik ve dahi tek yönlü yanlış bilgiyle yorum yapan, tehdit eden falan bir yazar.

    yazısında demiş ki;

    [...] çünkü dindar insan, kimin neyi protesto ettiğiyle ilgilenmekten ziyade, yapılanın dinine, dini değerlerine ve dini kurumlarına ne derece müdahil olduğuyla ilgilenir...

    burada "din"den kastettiği elbette sünni islamdır. fakat şahsının tespitini bir başka inanç ya da değere sahip insanlar için de kullanmaya kalkarsak, sözünü ettiği dindar insanın buradaki konumu nedir?
  • bugün köşesinde, danıştay'ın, derslere başörtüsüyle girmek, memurluktan çıkarılma ile cezalandırılmayacaktır kararına itiraz eden meb hukuk müşavirliğine ve onun nezdinde tüm meb yetkililerine iyice bir giydirmiş, milli eğitim bakanı istifa etmez ya da görevden alınmazsa sandıkta akp ile görüşeceğiz demiş kişi.

    demiş ki;

    hükümet bunun hesabını vermeli
    "...
    mevzuat gereği bakanlık danıştay kararına itiraz etmeliymiş! siz onu külahıma anlatın. mevzuatmış... yemişim mevzuatını. “hak ihyasına itiraz”ın mevzuatı mı olur? ümüğünüzü mü sıktılar “itiraz edin” diye?
    pkk aklanırken, kck teröristleri serbest bırakılırken, yerel ve küresel şer odaklarının kurguladığı “kalkışma”ya katılanlar ortalıkta cirit atarken kim, hangi mevzuatı hesaba kattı da bunlara sınırsız tolerans gösterildi?
    madem öyle, 28 şubat darbecileri niçin hâlâ içeride? onları da bırakın bari. öyle ya, onlar da mevzuat gereği yapmadılar mı yaptıklarını?
    beceriksizliğinizin, basiretsizliğinizin, milletin duyarlılıklarına karşı umursamaz tavrınızın üstünü, “mevzuat saçmalığı”yla örtebileceğinizi mi; bunun hesabını vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
    bunun tek bir anlamı var: ihanet!... milli eğitim bakanı’nın yaptığı millete ihanettir! ak parti seçmenine ihanettir! ak parti’yi omuzlarına alıp, bulunduğu noktaya taşıyan “müslüman halk”a ihanettir! insan hak ve özgürlüklerine ihanettir!...
    bu, sadece milli eğitim bakanı’nın ihaneti ise, bu dakikadan sonra bakan o koltukta bir saniye bile otur(a)mamalıdır. hükümetin ihaneti ise, hükümet bunun hesabını hemen ve ivedilikle vermelidir.
    evet, hükümet bunun hesabını vermeli. işe de milli eğitim bakanı’nı müsteşarıyla birlikte görevden almakla başlamalı. o bakan o koltuktan bir an önce inmeli. hatta, az bir “duyarlılık”ı varsa, kendiliğinden istifa etmeli.
    hayır mı?
    buna milletin cevabı şu olacaktır:
    “mizan”dan önce sandıkta görüşürüz!"

    şiddetle karşı çıktığı bu uygulamanın hesabını sormak için bakanın istifasını bekliyorsa, demek ki kendisinin derdi üzümü yemek değil bağcıyı dövmek. bütün yazı çöp.
  • tarih bilgisi beş para etmez sofi yazar. istiklal savaşını değersizleştirmek adına islam kültürünün silindiğini, mustafa kemal ve arkadaşlarının sadece sakarya savaşını yönettiğini, inönü savaşının var olup olmadığının şaibeli olduğu gibi saçmalıkları savunur. tamam hepsine bok attın eyvallah da, yunanlar savaşın galibiydi deme bari. yunanlar geldiğinde ege adaları ve batı trakya bizde imiş, savaştan sonra yunanlar almış. yunanlar geri çekilirken de mustafa kemal' in ordusu arkasından kovalamış. balkan savaşlarından haberin yok, 1912 yılından 2. dünya savaşı' nın sonuna kadar ege adalarının italya' da olduğundan haberin yok, bari destekli at. ama sahi ya onlar resmi tarih. aslında balkan savaşları hiç olmadı. italya ege adaları hiç almadı. hitler diye biri de yok zaten. siyonistlerin uydurması o.
  • habervaktim'de okuduğum en aklı başında köşe yazısını yazmış bugün bu arkadaş. kimse yorum bile yapmamış.

    --- spoiler ---

    polis tahakkümüne hayır!

    08 ekim 2013 salı 00:09
    farukkose@yeniakit.com

    yeni “demokratikleşme paketi” ile bir yandan kaşıkla verilenin, öbür yandan kepçeyle geri alındığına dair emareleri görüyor ve bir süredir bunun üzerinde duruyoruz. bazı “kısmi memnuniyetler” olsa da, hemen her kesim “paket”e dair endişelerini, eleştirilerini dile getirip hoşnutsuzluklarını izhar ediyor.

    elbette yapılanlardan “herkes”in ya da “her kesim”in memnun olması mümkün değil. bu tür değişimlerde ve dönüşümlerde “esaslı yaralar”a bakılması ve öncelikle onların tedavi edilmesi en makul olanı. bu esnada alışageldiklerinin değiştiğini, dönüştüğünü görenlerin tepki göstermesi, endişeye kapılması elbette normal.
    bu süreçte “stratejik” olan, birbirinden farklı beklentilere, hislere, taleplere, inançlara sahip “toplum kesimleri arasındaki denge”yi sağlayacak adımların atılmasıdır. ancak bunu yaparken, durumu şirazeden çıkarmamak, kaşıkla verdiğini de kepçeyle geri almamak lazım, değil mi? denge sağlama adına yanlış yapma lüksümüz olmamalı.
    nedir yapılan ya da yapılmaya çalışılan yanlış? bunun “dekmokratikleşme paketi” bütünlüğünde olanları hakkında bir hayli söz sarf edildi, tekrara gerek yok. dikkat çekmek istediğim başka bir husus var: “polisin yetkileri” artırılıyormuş!...
    biliyorum, “ne var bunda?” diyeceksiniz. “polis asayişi sağlamakla mükellefse, lazım olan yetkileri de haiz olmalı” diye ekleyeceksiniz.
    ama kazın ayağı öyle değil. bu öyle bir yetki artırımı ki, tam bir “polis tahakkümü” getirebilecek nitelikte. çünkü dikkat edin, tam da “demokratikleşme paketi”nin ardından ve o “paket’e denge olması” bâbından yapılmak istenen “polise yetki artırımı”nın mahiyeti, kabul edilebilir nitelikten fersah fersah uzak. basına yansıdığı kadarıyla, polise verilmek istenen yeni yetkiler şunlar:
    polis, “olay çıkarma potansiyeli” ya da “eylem yapma olasılığı” olanları, eylem öncesinde hâkim ve savcı talebi olmaksızın, direkt olarak 12-24 saat süresince gözaltına alıp onlara “önleme hapsi’ uygulayabilecek. bu süre daha sonra hakim kararıyla uzatılabilecek.
    şimdi şu yapılmak istenene bakar mısınız? bu yetkinin tam bir “polis tahakkümü” getireceği gün gibi ortadayken, hükümet’in, sırf kendine karşı yapılan “gezi eylemleri”ni ya da benzeri kalkışmaları bitirme adına, “polise keyfi davranma kulvarı” açması, “polise keyfi davranma yetkisi” vermesi neyle ve nasıl izah edilebilir? bunun “hak”la, “adalet”le, “özgürlük”le, “hukuk”la ilintisini kurabilecek biri varsa lütfen izah etsin de anlayalım. hukuk ve siyaset bilimi hususunda az-çok mürekkep yalamış biri olarak ben alâkayı kuramadım da...
    burada, polisin “gözaltına alarak önleme hapsi” uygulayacağı şahıslar hakkındaki tanımlamaya dikkat edin: “olay çıkarma ihtimali” ya da “eylem yapma olasılığı” olanlar... peki, burada ölçü ne? kim, neye göre karar verecek “olay çıkarma ihtimali”ne ya da “eylem yapma olasılığı”na? polisin, ideolojik ya da yanlı davranıp, “ihtimaller/olasılıklar” üzerine keyfi gözaltılara başvurmayacağını kim, neye göre garanti edebilir? demek ki “demokratikleşme” böyle bir şey!
    şimdi 4 mart 1925 tarihli “takrir-i sükûn kanunu”na, yani “huzurun sağlanması yasası”na bakalım. kanunun 1. maddesi şöyleydi:
    “irticaa ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisini (toplumsal düzen) ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bâis (bozmaya yönelik) bilumum teşkilât ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı (örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri, girişimleri ve yayınları), hükümet, reisicumhurun tasdikiyle ve re’sen ve idareten men’e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). iş bu ef’al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) hükümet, istiklâl mahkemesi’ne tevdi edebilir.”
    gördünüz mü? o zamanlar islam’a karşı yürütülen devlet politikasına karşı “imani ve insani duruş” gösterenler hakkında, hukuk olmadan, mahkeme kararına gerek kalmadan, hükümet yargı yetkisini kullanıyor ve “idari karar”la ve “direkt olarak” müdahale edip yasak getirebiliyordu. peki, şimdilerde polise verilmesi düşünülen yetkinin bundan farkı ne?
    başımızı önümüze eğip, elimizi vicdanımıza koyup, aklımıza, basiretimize ve izanımıza danışıp hakikati ikrar edelim:
    adalet “hukuk”a ve “özgürlükler”e göre değil de “güç”e ve “yetki”ye göre belirlenip biçimlendirilirse böyle oluyor demek ki.
    ancak anlamadığım, eğer adaleti böyle bir mantalite üzerine kurgularsanız, yarın güç ve yetki karşıtlarınızın eline geçtiğinde, aynısı size uygulanmaz mı? burayı da bir düşünseniz iyi edersiniz derim.
    asayişi sağlama adına “adalet”i, “hukuk mantığı”nı, “hak ve özgürlükler”i kolluk güçlerinin kanaatlerine teslim ederseniz, yaptığınız bütün güzellikleri silip süpürür, heba eder ve nihayetinde, “etme-bulma dünyası”nda bunun altında ilk kalan siz olursunuz.
    --- spoiler ---

    tabi biraz da bu ayarlamalar yarın öbür gün gelip bize girmesin korkusuyla kaleme almış olsa da yobaz şakirtleri iki gıdım düşünmeye ittiyse âlâ.
  • son yazısında türkiye musevilerini hedef göstermekle kalmamış, o üstün dinci zekasını konuşturup 6-7 eylül olayları üzerinden rum vatandaşlarımıza da aba altından sopa göstererek kombo yapmıştır.

    buradan da bir mağduriyet çıkar yakında ama du bakalım.
  • kendisine, türkiye'deki yahudileri hedef göstereceğine, israil'i kınamaktan ve telin etmekten başka bir şey yap(a)mayan ve filistinlilere verdikleri sözleri tutamayan rte ve dış işleri bakanından hesap sormasını tavsiye ederim.