şükela:  tümü | bugün
  • roseanne ikinci sezon yirmi üçüncü bölümünün adı.
  • başrollerinde russell crowe ve amanda seyfried'i bulunduran 2015 yapımı sinema filmi. seven pounds ve l'ultimo bacio gibi filmleri çeken ünlü italyan yönetmen gabriele muccino'nin imzasını taşıyor.
  • türkiye gösterim tarihi 23 ekim olarak belirlenmiş.

    http://www.cinemaximum.com.tr/…lari/ho00001037.aspx
  • bugün gidip genel olarak beğendiğim ama son yazdığında bazı şeylerin havada kaldığını hissettiğim film. russell crowe şahane. konu güzel lakin

    spoiler

    ***************************
    kızın 20 sene boyunca ne yaşadığına dair tek bir iz yok. neden bu kız her önüne gelen adamla yatar hale geldi. sadece babasını kaybetmesi mi sebep? e peki bu kıza babası öldükten sonra ne oldu hacı az gösterir insan ya. film biraz eksik kalıyor bu nedenle.

    ***************************

    ama gidin izleyin yine de.
  • cok sacma film. imdb'deki muhtemelen unlu oyuncularin hatrina aldigi o 7 puani kesinlikle hak etmiyor.
    hayatta dram aramayin bi iki dk. ya.

    --- spoiler ---

    zaten annesi, babasi olmus, ama muhtemelen onu kendi cocuklarindan ayirmayan bi teyze tarafindan buyutulmus, daha ne istiyor bu asufte de onune gelenle dusup kalkiyor? hayir bi de oyle guzel ki, tek bi bakisla onune geleni dusurebiliyor. uzerine jessie*'cigim buna hayranlikla karisik asik oluyor, gidip bunu da aldatiyor. sebep? neydi yani sebep? mal.

    --- spoiler ---

    valla mal bu insanlar.
  • vakit ayırılması gereken film.

    filmin olayı küçük kızın verdiği duygu sayın seyirciler. gerisini boşverin zaten
  • russell crowe ve aaron paul olunca imdb puanına bakmaksızın indirdiğim film. kötü film değil, gereksiz yere yeriliyor. tamam, süper de olmayabilir ama aaron paul'a bir kez daha aşık olmak için birebir.
  • ne iyi ne de kötü film. bence çok büyük bir beklentiye kapılmadan izlenebilir.

    --- spoiler ---

    filmde filmden daha çok hoşuma giden russel crowe'un evi ile çalışma masasıydı. özellikle masanın arkasındaki pencere ve new york manzarası çok güzeldi.
    --- spoiler ---
  • çok güzeldi. çok beğendim.
    dokunaklı, derin ve anlamlıydı.

    küçük kız ve babasının sevgisi, bir çiftin sevgisi ve hasta bir kız ile doktorunun sevgisi. çok konuşmadan, gözlerde, kalpte. vıcık klişe sevgi gösterileri olmadan. derin derin.

    hayat zor. hastalıklar var, ölümler var. hayat gerçek.

    şu dünyada en muhteşem şeyler sevince oluyor. aslında, sevebilince.

    offf. çok güzeldi ya. neyse...
  • olabilecek en iyi cast ile çekilen bir film. kendisi için iddiam ise izlediğim en iyi dram filmlerinde ilk 10 içinde olur.
    film kategorisinde müthiş bir film. kötü eleştirilere kesinlikle kulak asılmamalı, zira adına hitap eden harika bir kurgu ile film çekilmiş. eğer ki özellikle "baba" figürüne karşı bir duyarlılığınız, eksikliğiniz var ise tam isabet bir dram veriliyor. bunu verirken de ağlak bir senaryo ile vermiyor. kesinlikle baba-kız ilişkisini ilmek ilmek işliyor oyuncular. içinde öyle derinlik var ki çoğu sahnenin, duygusal anlamda katı bir tutumdaysanız bunu algılamamanız normal. son yıllarda basit bir konu ile "aşk" temasının domine etmediği müthiş bir dram filmi olmuş. bu kadar az oyuncu ve mekan ile çekilebilecek en iyilerinden.

    gabriele muccino, the pursuit of happyness'ı çektiğinde de bu konuda eleştiriler almıştı zira kendisi hep aile dramları çekip seyircinin hassas noktalarına oynuyor. bu doğru bir eleştiri hatta ben bir arttırıyorum ve kendisi özellikle "baba" figürüne oynuyor. ama bu onu kötü bir yönetmen yapmıyor. kaldı ki kafasındakileri sade bir dil ile, büyük prodüksiyonsuz sahneliyor. bu filmde de beğenilecek bir yöne girmiş. iyi toparlamış. ben bu adamın yönetmen dilini seviyorum. sade ve basit. gözünüze sokmadan, alttan veriyor tüm duyguyu.

    ancak bu filmin en büyük eksikliğinden birisi, flashbackler ile günümüzü ayırt edilemeyen görüntü yöntemi. sahneler iç içe çekilmiş ve renk açısından da bir fark yok. bu sebeple flashback sahnelerinin hemen ardından kesintisiz günümüz sahneleri geldiğinde, konuya bir an vakıf olamıyorsunuz. bu filmdeki tek kargaşa. bu sahnelerde mutlaka renk ile, mekan ile ya da yıl bilgisini bir şekilde göstererek sahneleri ayırt etmeliydi.

    filmde jake davis'i kim oynar diye sorsaydık russel crowe derdim. gerçi russel crowe'un gladyator'den şimdiki zamana gelişteki bu fiziksel değişimi içler acısı ama adam o kadar iyi girmiş ki role. filmde en ufak bir şüphe duymadım ne yazar haline ne de geçirdiği depresif ataklarına. bu konuda filme verebileceği en iyi etkiyi vermiş. bayıldım oyunculuğuna, yine. amanda seyfried takipçisi değilim. les misérables'da seyretmiştim. twin peak dizisininde de oynuyormuş sanırım daha iyisi olabilir miydi? -evet. çünkü filmin ana karakteri katie için günümüz sahnelerinde eksik kalmış ve filmin ana düşüncesini vermesinde sorun olmuş. bu yüzden de sürekli katie ile ilgili sorular dönüp duruyor kafada. hah, aaron paul'u bir filmde ilk defa izledim. özlemişim yo! :)

    --- spoiler ---

    öncelikle film için en büyük eleştiri katie neden bu şekilde bir nevrotik oldu, ne kendisi tetikledi, babasının ölümünden şimdiki zamana geçişinde neler hisseti, bunu vermiyor şeklinde olması konusu. yani daha çok günümüz katie sahnelerinden tam olarak alabileceklerimizi alamamız. ben bunu daha çok oyuncunun yetersizliği gibi düşünüyorum. çünkü filmin adı "babalar ve kızlar". bu sebeple katie'nin günümüzdeki hayatına çok kanalize olmadan bir baba ile kızının, aralarındaki ilişkinin şekillenmesini, bir kız çocuğunun babasını neden kahraman ilan ettiğini, yalnız bir babanın kız çocuğuna olan bağı ve sevgisi ve nasıl onunla onun dilinden konuşabildiğini görmemiz gerekiyor. yönetmen günümüz sahnelerini de aynı yoğunlukta verdiği için bu ana fikirden uzaklaşıyoruz. katie hakkında yeterince bilgi alamadığımız için ve filmin kurgusundaki geçmiş-günümüz sahnelerinin iç içe olması, filmi izlerken meseleyi anlamamızda ve sorular sormamıza sebep oluyor. halbuki bir babanın kızından asla vazgeçmediği ve onunla olan içsel ilişkisini görmemiz gerekiyor. russel crowe'lu bu sahneler inanılmaz güzel çekilmiş. o ev, daktilo sesi, yanyana durdukları, küçük kızla olan elektriği.. müthiş. bir an o küçük kızın yerinde olmak istiyorsanız, o kadar trajedi yaşamasına rağmen. zira kaç kız çocuğu babasıyla bu kadar yoğun ve samimi ilişki yaşamıştır ki?

    yönetmenin yarattığı o dünyaya bir şekilde siz de giriyorsunuz ve film bittiğinde, üstünüzde duygusal anlamda bir yük hissediyorsunuz. anlatımında da çok trajik bir dil kullanmıyor ki aslında, jake davis'in psikolojik atakları sebebiyle çok da trajedi sahneleriyle olayları körükleyebilirdi. sanırım bundaki en büyük şansı russel crowe olmuş. o kadar güzel giymiş ki adam "baba" rolünü, en ufak şüphe duyulmuyor kızına karşı olan sevgi ve bağlılığında.

    bir an, türk filmleri senaryosu hesabı, "o'nun iyiliği" kafası ile kızını teyzesinin velayetine verecek ve ona ağız dolusu küfredeceğim gibi hissetmedim değil, itiraf ediyorum. neyse ki o sahnelerde de bekleneni verip seyirciden + puanları topladılar.

    filmde sıkılıkla geçen ve kilit noktası olan şarkı close to you -richard clayderman söylüyor. ( şarkı the carpenters grubunun 70'lerdeki en popüler şarkısı ve çok da filmde soundtrack olarak kullanıldı)
    bir adet de michael bolton şarkısı var never say goodbye...

    diğer tüm şarkılar paolo buonvino'ya ait.
    --- spoiler ---