şükela:  tümü | bugün
  • sosyolog ve yazar.
    yeni bir kitabı çıktı timaş yayınlarından. adı otobüsname.
  • yeni şafak'ta yazdığı yazıları epey güzel ve etkileyici olan bir yazar.

    bunlara, bir tanesi bağlantı olmak üzere, iki örnek verelim:

    "helal yaşamak isteyenlere haramzadelerin hazırladığı afet

    kadıköy-maltepe hattı. kıştan bahara geçişin 12 saatte tamamlandığı bir zaman diliminde insanlar ziyadesiyle şaşkın. 13-14 yaşlarında iki delikanlı biniyor minibüse. "abi" diyor kumral olanı 600 bin liramız var olur mu?" cevap koyu bir susuş oluyor. bu koyu sükûtun içinde şoförün suratının ne kadar asılmış olduğunu, paranız yoksa binmeseydiniz o zaman manasına gelen bakışlarını dikiz aynasından görüp anlıyor çocuk. ama belki de yanlış anladı şoför. ikisi için 600 bin lira teklif ettiğini zannetti.

    "bir kişi 600 bin lira. zam geldiğini bilmiyorduk da."

    şoförün yüz ifadesi rahatlıyor. 'ne olacak 200 bin lira eksiğin lafı mı olur?' gibisinden, parayı gönder kıvamında dikiz aynasından bir göz hareketi çekiyor delikanlılara. kumral olan neşeyle, esmer olan bir hayli utanmış olarak parayı gönderiyor.

    birkaç dakika geçiyor aradan. kumral olan sanki kalbine bir kıymık batmış gibi "helal et ama abi!" diyor.

    minibüsteki herkes bu çocukluk ile gençliğin eşiğindeki delikanlının bütün samimiyetiyle helallik dilemesi karşısında yoğun bir ürperti yaşıyor.

    13-14 yaşlarındaki çocuğun eksik kalan 200 bin lira için minibüs şoföründen helallik dilediği saatlerde, bingöl bölge yatılı okulu'nun 11 kız öğrencisinin 11'i de göçük altından cansız çıkarılıyordu. kimi, "deprem dede"nin dediği gibi ayaklarını karnına çekmiş, elleriyle başını korumaya çalışmış bir anda yakalanmıştı ölüme. kimi seccadesinin üstünde. başında namaz örtüsü. gecenin o saatinde uykuda değil de seccadesinin üstünde olan o küçük kız, ya geç vakte kadar dersini çalışmış yatsı namazı kılıyordu, ya da kimbilir hangi acı ve aşk ile gece namazına kalkmış dua ediyordu. göçüğün altından beyaz namaz örtüsü ve seccadesiyle ismi bile bilinmeyen mevta olarak çıkmış o küçük kız, helalinden temiz bir hayat istiyordu. o binayı yapan koca adamların yürekleri küçük kızın yüreği kadar temiz olabilseydi, genç bedenlerin sahipleri, göçük altından değil, hayatın içinden çıkıp gelecekti.

    düşünce suçluları zindanlarda çürüyor da binlerce insanı evsiz-barksız, istikbalsiz ortada bırakan soyguncular olmayan yüzleriyle ortalıkta dolaşıyor. genç bedenlere okul niyetine mezar hazırlayanlar ortada dolaşıyor. kemal tahir hayatının en verimli yıllarını zindanlarda geçirmişti. suçunu hatırlayabilen var mı?

    geçen hafta kemal tahir üzerine konuşulduğu için aklıma kemal tahir geldi. karıncayı bile incitmemiş, düşünce suçlularından bir nefesle bir liste sunabilirim yoksa... " ( http://www.yenisafak.com/…yis/09/fbarbarosoglu.html )
    ....

    http://www.yenisafak.com/…ran/06/fbarbarosoglu.html
  • 1962’de afyon’da doğdu. orta eğitimini lise son sınıfa kadar istanbul’da sürdürdü ve orta eğitimini afyon lisesi’nde tamamladı (1980). istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi felsefe bölümü’nü bitirdi (1984). aynı bölümde “türk-islâm felsefesinde tasavvufî eğitimin değerlendirilmesi” başlıklı teziyle yüksek lisans eğitimini tamamladı (1987). i.ü. iktisat fakültesi sosyal yapı-sosyal değişme anabilim dalı’nda “modernleşme sürecinde moda-zihniyet ilişkisi” başlıklı teziyle sosyoloji doktoru oldu (1994). söz konusu tezi, moda ve zihniyet (iz yayıncılık, 1995) adıyla neşredilmiş ve büyük ilgi görmüştür. akademik çalışmalarının yanısıra edebiyat ile de meşgul olan yazar, hikâyelerini acı deniz (iz yayıncılık, 1996, ikinci baskı 1998) adlı kitabında toplamıştır.

    eserleri:modernleşme sürecinde moda ve zihniyet, acı deniz, sözün ve sükutun renkleri iz.y.
  • yazar hakkinda fazla bir sey bilmiyorum ama 2002 yilinda mail yoluyla elime gecen asagidaki yazisi calisan anne olan tum arkadaslarimi sabaha kadar aglatip, yureklerini+burunlarinin direklerini sizlatmisti... bu kisa oyku "sevgi bekler çocuklar" ismiyle geldi ama dogru mu bilemiyorum:

    anne bagirir :

    "cabuk ol servisi kaciracaksin!"

    baba kukrer :

    "ne yatmasini biliyorsun, ne kalkmasini!"

    sabahlari gunesin dogusunu bilmez cocuk. hic aydinlanmadan kalkar ici. taze bir sabah, bayat bir gunun devamidir cok zaman.

    her sabah adina yuva denen, adina kres denen o yere birakilir.baskalarinin annesinde, kendi annesinin hasretini ceker gunboyu. sabahin korunde "benim annem ne zaman gelecek" diye gozyaslari çeker solgun yuzune dizi dizi.

    aksam ne uzundur. yuva nice gurultulu.
    sevgilerini konusurlar efkarli saatlerde.

    "benim babam beni cok seviyor."
    "hayir, benim babam beni daha cok seviyor."
    "hadi ordan, beni hem babam hem annem daha cok seviyor."

    baskalarinin babasi kendi cocuklarini cok severse, sanki kendi babalarinin sevgisi azalacakmis gibi kavga ederler. en cok sevilen olmaktir tutkulari. her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatini yapmaya koyulurlar.

    "benim babam beni hamburger yemeye götürdü."
    "biz hem hamburger yemeye gittik, hem de luna parka gittik."
    "n`apalim. benim annem beni sinemaya götürdü. arslan kral filminde agladik annemle birlikte."
    "kizlar aglar zaten. aglamanin neresi eglenceli?"
    "biz babamla mac ettigimiz zaman cok egleniyoruz."
    "benim babam benimle degil, arkadaslariyla mac etmeye gidiyor."
    "bak demek ki benim babam beni daha cok seviyor. bi kere biz ikimiz, yani babamla ben, mac ediyoruz."

    pazartesileri hep böyle gecer.
    herkes kendi babasinin en sevgili baba oldugunu ispat! etmeye calisir. öteki cocuklar yeni sevgi ispatlarini ortaya koydukca icini bir urperti kaplar. baskalarinin babasi cocuklarini daha cok mu seviyordur acaba? o reklam gelir aklina. kahrolasi reklam. "evinizi seviyorsunuz, arabanizi seviyorsunuz... beni sevmiyor musunuz?" inanmak üzeredir onu sevmediklerine. arka koltuga gazoz döktü diye ne cok
    bagirmisti babasi. ama olsun, arkadaslarina bunu anlatmazsa eger, babasinin arabasini kendisinden cok sevdigini nereden bilecekler.
    keske her pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydi. bunun icin pazartesileri hep hasta numarasi yapmasi.
    uyanamamasi. en sevilen cocuk olmak yarismasi, bilseniz ne kadar zor
    diyebilse bir gün, her sey ne kadar kolay olacak. oyunu degistirebilirdi. bu oyunun maglubu oldugunu arkadaslari ögrenecek diye her pazartesi karanlik bir kuyu olmazdi o zaman. herkesin annesinin ve babasinin ne kadar iyi anne baba oldugu, cünkü onlara ne cok pahali oyuncak aldiklarinin konusulduklari bir sira,

    "beni anneannem cok sever" diye bagiriverdi. sustu arkadaslari. soyleyebilecek bir sey bulamadilar bir an.

    akin boynunu bukup "benim anneannem yok" dedi.

    uzuldu o zaman. ama geri donemezdi. "benim anneannem beni cok sever. masal anlatir bana. yaramazlik yapinca dayinda boyleydi der gulerek."

    arkadaslari ne kadar dinliyor diye sustu birden.
    kendisine dogru yonelmis merakli bakislari keyifle seyretti.

    agizlari acik "ee sonra?" diyorlardi.

    "sever beni. masal anlatir. hic susturmaz beni. ben konustukca guler.
    hay cocuk der. sen beni guldurdun. allah da seni guldursun, der."

    herkes bir masal buyusu ile dinlerken onu, anneannesini oteki cocuklarla paylastigini dusunup susuverdi.

    usteledi arkadaslari. "hadi anlatsana!" dediler.

    top havuzuna dogru kosup "herkesin anneannesi kendine"
    diye bagirdi.

    akin itiraz etti. hic olmazsa arkadasinin anneannesinde tatmadigi bir
    duyguyu tadacagini düsünürken ne diye oyunbozanlik yapiyordu. kizdi.

    "herkesin babasi kendisine` demiyordun ama!"

    duymazliga geldi. anneannesini hic kimselerle yaristirmak istemiyordu, iste o kadar. aksam cabuk oldu. bu oyunu kazanmisti. muzaffer bir komutan edasinda dolasti butun gun. artik annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemedigini anlatabilirdi. yorganin altina saklanmazdi bundan böyle. her pazartesi anneannesinden bir demet yapip gotururdu.

    kapidan iceri girer girmez neseyle bagirdi :

    "anne biliyormusun bugun yuvada ne oldu?"
    "gormuyor musun? telefonla konusuyorum."

    hic kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. annesi telefonu, babasi arabayi seviyordu. hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu oldugunda. bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hic yer kalmiyordu. nerelere gitsindi? annesi kapatti telefonu. mutfaktan tencere kasik sesleri geliyordu. kosarak yanina gitti.

    "sana yardim edeyim mi?" dedi en sevimli halini takinarak. annesi manali manali bakti.

    "hayirdir. bir yaramazlik filan. bak bir de seninle ugrasmayayim. cok
    yorgunum zaten."

    yorgunluk nasil bir seydi. bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda
    anneannesi oyuncagi yavasca elinden alir "nasil yorulmus yavrucak. uykunun gul kokulu kollari sarsin seni" diyerek alnina bir opucuk konduruverirdi. yorgunluk gul kokulu bir uykuya dalmaksa eger, ne diye annesi kendisiyle böyle kizgin kizgin konusuyordu.

    "annecigim yoruldugun zaman gul kokulu uykulara dalarsin. anneannem oyle soyluyor."
    "uykuya dalayim da gül kokulari kusur kalsin. yorgunluktan oluyorum."

    bu kelimeden nefret ediyordu. yorgunum. yorgun oldugumdan. böyle yorgun yorgunken...

    "annecigim sen yorulma diye..."
    "yemekte konusuruz cocugum. bankada isler yetismedi.baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim. hadi sen oyna biraz."
    "hani siz yoruluyorsunuz ya..."
    "eeee...."
    "ben de oynamaktan yoruluyorum."
    "ne yapayim?"
    "bilmem..."

    yapilmamasi gerekenleri biliyordu da buyukler, yapilmasi gerekenleri hic bilmiyorlardi. isiklar sondu birden. annesi ofkeyle söylenmeye basladi.

    "mum da yok" diye diye karistirdi dolaplari el yordami.

    cocuk sirtustu yatip, anneannesinin koyunu dusundu. gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini. deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gozlerinin önüne. anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret
    parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. "bak deli tavsan" diyerek parmaklarini oynatti. yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol acti. tavsan alabildigine hur dolasti sagda solda. otlarla kuslarla konustu. sonra yorgun dustu. duvardaki goruntu o minik avuclarin acilmasiyla kayboldu. kolu yavasca kanepeden asagi sarkti.

    neden sonra isiklar geldi. kadin cocugun hic konusmadigini akli etti
    birden. kanepeye kostu. kucucuk dizlerini karnina dogru cekerek uykuya dalmisti.

    masanin ustundeki dosyalara bakti igrenerek. dindirilmez bir pismanlik doldurdu icini. uyandirmaktan korka korka kucuk alnina bir opucuk kondurdu.

    cocuk sanki bu opucugu bekliyormuscasina,

    "isin bitince beni sever misin anne ?" dedi.

    kadin, sevilmek icin randevu alan cocuguna bakarak sabaha kadar agladi....
  • kocasi yurtdisi santiye stajimi yaptigim projenin proje muduru olan gazeteci yazar.
  • picus'un şu an piyasada olan sayısında (haziran-2005) baki koşar kendisiyle olağan üstü güzel bir röportaj yapmış... röportajın başlığı ise şu: "acıdan ölmemek için yazıya sığınıyorum..."
  • imaj ve takva, hiçbiryer, otobüsname, ramazanname, ahir zaman gülüşleri, iki kişilik rüyalar kitaplarının yazarı.
    ayrıca nazife şişman' ın kendisi ile yaptığı röportajlardan oluşan bir kitabı vardır: kamusal alanda başörtülüler.
    toplum analizleri çok başarılıdır. edebi yönü çok güçlüdür. ayrıca çok zeki ve esprilidir. yeni şafak gazetesi'nde haftada iki gün yayınlanan köşe yazıları okunasıdır. ele aldığı konular gündemdeki popüler konular değildir. ama o, günün içinde yakaladığı bir ayrıntıyı, çarpıcı tespitleriyle okur için şaşırtıcı derecede önemli hale getirebilir.

    özellikle genç entelektüeller tarafından çok sevilir, bağımlıları vardır.
  • an itibariyle son yayınlanan kitabı'nın adı: şov ve mahrem'dir.
  • ünsal oskay kadın ve müslüman olsaydı fatma karabıyık barbarosoğlu'na benzer biri olurdu gibi gelir bana hep.

    cultural studies departmanım olsa ilk teklif götüreceğim kişilerden fatma hanım.

    (bkz: gün akşamsızdır)
  • 21 mart 2006 tarihinde yeni şafak gazetesinde aşağıdaki paragraftaki cümleleri kurmuş kişi.

    "bizi biz yapan kendimize anlattığımız hikayedir. kendimize anlattığımız hikaye hep değişir. kierkegaard'ın ifadesiyle mutlu zamanlarda anlattığımız hikaye ile mutsuz zamanlarda anlattığımız hikaye farklıdır. onun için, mutsuzun dünyası mutlunun dünyasından tamamen başka bir şeydir. ama kendimizi mutlu etmek için anlattığımız hikayede, kendimizi ironik bir kahraman olarak kurguladığımızda ciddi bir sorun var demektir. yanlış anlaşılmasın kişinin kendisiyle dalga geçmesi, kendi kusurlarını görmesi erdemdir elbet. ama bu kusurunu meziyet ve başarı unsuru olarak ortaya koymaya kalktığında durum değişir."