şükela:  tümü | bugün soru sor
  • "komik hikâyelere imza atan yazar aziz nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin kahramanı oldu. sivas"ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu yoğun tahriklerle meydana geldi."

    (zaman, 4 temmuz 1993)
  • bak fehmi!
    önce sana şunu belirteyim;
    öyle bir yalan söylüyorsun ki!…
    bu yalanın hiçbir dayanağı olmadığı gibi, akıl alacak gibi de değil…
    be! fehmi…
    insan önce bir düşünür…
    burak akbay'ın isviçre'de okuduğu yıllar 1990-1994 yılları arası…
    (okuduğu üniversitenin adını ve diploma törenini daha önce açıklamıştık. şimdi de, ikamet ettiği iki yerin de resmi kontrat adreslerini belirten belgenin fotokopisini ekte yayınlıyoruz…)
    25 yıl kadar önce, hem de isviçre'de cemaat evleri ne gezer ki…
    türkiye'de bile, o yıllar cemaat evleri var mıydı, yok muydu onu ben bilemem.
    ancak, fetö'yü ilah yapan sen ve senin gibiler bilir…
    zira, zaman gazetesi'nin kurucularındansın.
    daha düne kadar, fetullah'ın türkiye-pensilvanya arasında postacılığını yapıyordun.
    amerika'ya her gittiğinde de fetullah'ın evinde kaldığını, bilmeyen yok.
    şimdi, kalkmışsın, benim ağzımdan çıkması imkansız olan, kuyruklu bir yalanla oğluma iftira atmaya kalkıyorsun.
    bunu takma adınla yazdığında sana telefon edip iftiranı düzeltmeni istedim.
    ama sen oralı bile olmadın.
    bunun üzerine, seni mahkemeye verdik…
    sana söyleyecek kelime bulamıyorum.
    çünkü ağzımdan çıkacak!!! her…… yeterli olmaz.
    böyle bir…….olmaz.
    demek, içinde öyle büyük bir korku taşıyorsun ki!
    hedef şaşırtıp masum insanlara çamur atmaya kalkıyorsun.
    sende, kenarda köşede kalmış hiç vicdan da yokmuş meğer…
    bunu da bırak…
    fetö davalarını sulandırıp ülkeye, iktidara zarar veriyorsun.
    türk adaletini yanıltmaya çalışıyorsun…
    benim en çok üzüntüm de bu…
    şimdi gelelim, bu iftiranın nasıl çıktığına…
    yıl 1996…
    günlerden 12 aralık…
    o zaman başbakan olan tansu çiller'le birlikte brüksel'deyiz.
    fehmi koru da var.
    zaten, fehmi ile birçok seyahate birlikte gittiğimiz için eski yıllara dayalı bir arkadaşlığımız bulunuyor.
    o gece de…
    brüksel'in en lüks lokantalarının, barlarının bulunduğu grande place meydanında bulunan bir mekana fehmi koru ile birlikte gitmiştik.
    garson bizi yan masadaki iki güzel kızın bulunduğu bir masaya oturttu.
    boyuna, posuna bakmayın!
    meğer, fehmi benim diyen çapkınlara taş çıkartacak kadar çapkın ve centilmenmiş…
    bunu da o gece öğrendim.
    adamda bir ingilizce var ki, sormayın. ingiliz sanırsınız.
    hemen kızlara aksanlı ingilizcesiyle iyi akşamlar, dedi…
    kızlar gülümseyince de fehmi hemen atağa geçip, bir sakıncası yoksa birlikte otursak nasıl olur, dedi.
    kızlar da;
    -why not, deyince ilk golü atmış olduk.
    kızlar gerçekten çok güzeldi…
    hele, fehmi'nin üzerine çalıştığı annette bir içim suydu.
    fehmi kızlara ne içersiniz, diye sorunca;
    -kırmızı şarap, dediler.
    -fehmi ben de şarabın kırmızısını çok severim, deyip garsona bir şişe şarap getirmesini söyledi.
    garson getirdiği büyük bir şarap şişesini kızların ve fehmi'nin bardağına döktükten sonra…
    benim bardağıma da dökmek isteyince;
    -içki içmiyorum. bana su koyun, dedim.
    bu arada fehmi kızlarla kadeh tokuşturduktan sonra, kadehini bir yudumda boşalttı.
    gözlerime inanamıyordum.
    şaşırıp kalmıştım.
    fehmi'ye;
    -sen ne biçim dindarsın. nasıl şarap içersin, deyince…
    -bu üzüm suyu, ne var bunda, dedi. sonra da, esprili bir şekilde gülerek…
    bunu yurt dışında içiyoruz. yurt içinde içersek günah olur.
    yurt dışında da bunu içmezsek gazımızı! çıkartamayız.
    ne var bunda?..
    arap şeyhleri de ülkelerinde içmiyorlar, dış ülkelere çıkınca içiyorlar.
    bunun günahı olsa! onlar içmez…
    -peki sen neden içmiyorsun?
    gençliğimde tek, tük içtim. ama, bağımlı olmadım.
    içkiye de bir türlü alışamadım. sevemedim.
    40 yıldır da hiç içki içmiyorum. çevremde herkes hiç içki içmediğimi bilir.
    spora düşkünüm. iyi bir sporcu da vücuda zarar verdiğinden, benim gibi içki, sigara içmez. ondan böylesine genç kaldım.
    -ya oğlun, dedi?
    sigara hiç içmez… ama, ancak sosyal yerlerde içki içtiğini biliyorum.
    ama, oğlum benim ve annesi gibi orucunu tutar…
    ailece de dini vecibelerimizi elimizden geldiği kadar yerine getirmeye çalışırız.
    bu arada şunu da belirteyim oğlum küçüklüğünden beri atatürk hayranıdır.
    işte!
    tüm gece fehmi ile aramızda oğlumla ilgili geçen konuşma anlattığım şekilde bir-iki cümleyi geçmedi.
    peki!
    fehmi neden olayı saptırdı?
    anlatayım;
    -sanıyorum, fehmi o gece çok efkarlıydı.
    kızlar da çok güzel olunca fehmi coştukça coştu…
    içtikçe içti… şişeler boşaldıkça yenileri geldi.
    meğer fehmi büyük bir şairmiş…
    ingilizce bir şiirler okudu ki, kızları mest etti.
    ne yalan söyleyeyim fehmi'nin ingilizcesine, şiir okumasına ve kültürüne hayran kaldım.
    gece yarısı olmuştu…
    kızlar hadi diskoteğe gidelim, dediler…
    fehmi de;
    ok, dedi.
    bardan yürüyerek 5 dakika uzaklıktaki “drug kulüp” adlı diskoteğe gittik.
    henüz bir masaya oturmadan fehmi annette'i dansa kaldırdı…
    baktım fehmi çalan hızlı müziğin temposunda kızı döndürmeye başladı…
    gözlerime inanamadım.
    ne yalan söyleyeyim fehmi'nin dansına hem hayran kaldım, hem de kıskandım…
    hızlı müzik bitmiş…
    slow dans başlamıştı.
    ben de dansa kalkmıştım. aradan, 5 dakika geçmemişti, annette fehmi'ye öyle bir tokat attı ki…
    ne oluyor demeye bile kalmadan kız koşarak diskoteği terk etti.
    arkadaşı françoise ile birlikte arkasından koştuk…
    kız hüngür hüngür ağlayarak, bize fehmi'nin kendisini
    taciz ettiğini anlattı.
    olacak şey değildi.
    ama, ben fehmi'yi ikaz edip;
    -bak fehmi çok içiyorsun…
    içme yeter artık… sarhoş oldun. bir olay çıkartırsın, diye de kendisini ikaz etmiştim.
    ama dinlemedi, içtikçe içti.
    sonunda da…
    güzel bir gece fehmi'nin tacizi yüzünden rezil oldu…
    * * *
    fehmi'yi sempatik bulurdum.
    her gördüğümde de birbirimize hatır sorardık,
    çevrem bilir…
    şaka yapmayı, takılmayı çok severim.
    bu olaydan sonra da fehmi'yi her gördüğümde bu brüksel hatırasını hatırlatıp ona takıldım.
    -bak fehmi! yazarım ha, diyordum.
    böyle deyince de fehmi'nin suratı kıpkırmızı oluyordu.
    ve bana;
    -yaz da görelim…
    sana ve çocuğuna öyle bir çamur atarım ki, altından kalkamazsınız, diyordu.
    sanırım…
    sözcü gazetesi çıkıp yükselişe geçince…
    fehmi, şaka takılmamı gerçek sanıp kendini korumaya almak istedi…
    bir bakıma;
    -bak yazarsan ben neler yaparım, diye gözdağı vermek istedi.
    bence oğluma yaptığı bu ………! iftirasının nedeni budur.
    bakın!
    53 yıllık gazetecilik hayatımda bir tek tekzip bile almadım.
    gölge adam adıyla ünüme ün kattım.
    bugüne kadar kimsenin özel hayatına girmedim.
    şahit olduklarımı da yazmadım.
    bu nedenle, fehmi'nin bu yaptıklarına gazetecilik prensibim nedeniyle değinmedim.
    yuvasını yıkmak…
    dindar çevresinde onu küçük düşürmek istemedim.
    ama her şeyim olan, her baba gibi uğruna canımı bile seve seve vereceğim…
    oğlum burak'a böylesine iğrenç bir iftirayı neden attığını da sonunda açıklamak zorunda kaldım.
    bu zorunlu açıklamam nedeniyle de, eşinden ve çocuklarından çok özür diliyorum.

    ertuğrul akbay
  • annette konusunda kendisi adına çok üzüldüm. cesurca bir tanışma girişi, arkasından şaraplar ve şiirler ile klas bir bağlama, disko ve dans ile fiziksel temas diye güzel güzel giderken erken gelen bir kulak yalama veya göte pandik gibi taktiksel hata nedeniyle büyük bozgun...

    yalnız bu genç fehmi bu cevvallik ile bırakmamıştır işin peşini. muhtemelen ertesi gün ertuğrulu kitleyip diğer kızın numarasını almıştır, oradan "dolaylı olarak özürlerimi ilet zırt pırt" diyerek tekrar buluşup makbule yemişlerdir annette abla ile. afiyet olsun.
  • beyaz trençkotu var. önünü açık bırakarak yürüyor. gözlerini uzaklara dikip manalı manalı bakıyor. manasız da bakıyor olabilir. uzaklara bakıyor dediysem de çok uzaklara, tam olarak mesafeyi kestiremiyorum. eğer o kadar uzaklara bakmasaydı karşısından gelen beni görür ve üstüme çıkmaya teşebbüs etmezdi. önüne bak fehmi koru!!
  • ahmet hakan'ın bugün hakkında yazdığı yine bir zamanın kandırılan saf masum siyasal islamcı gazetecisi.

    "o fehmi koru ki…

    yıllarca fetö'nün yayın organının başyazarlığını yaptı.
    fetullah gülen'in sofrasında yemekler yedi.

    fetullah gülen'le fotoğraflar çektirdi.

    şu an fetö'den içeride tutulan alaattin kaya'nın baş dostu oldu.

    17/25 aralık'tan sonra bile 'fetullah hoca bu işlerin içinde yoktur' diye yazılar yazdı.

    ankara ile pensilvanya arasında postacılık görevini üstlendi.

    fetö'nün 'en kıymetlisi' muamelesi gördü.

    fehmi koru budur.

    ve fehmi koru, buna rağmen…

    fetö şüphelisi falan değil.

    gelgelelim…

    fehmi koru, fetö şüphelisi bile sayılmazken…

    fehmi koru'nun…

    'burak akbay'ın babası ertuğrul akbay, fi tarihinde benim kulağıma oğlunun cemaat evlerine takıldığını fısıldamıştı galiba' demesi…
    mahkemelerimiz tarafından çok büyük bir ifşa ve çok makbul bir şahitlik olarak kabul gördü.

    ve bu nedenle burak akbay hakkında fetö'cülükten yakalama kararı çıkarıldı.

    fehmi koru tanık… burak akbay sanık…

    fehmi koru tanık… ahmet şık sanık…

    fehmi koru tanık… kadri gürsel sanık…

    fehmi koru tanık… musa kart sanık…

    fehmi koru tanık… barbaros muratoğlu sanık…

    çıldır, çıldır, çıldırırsın vallahi…"
  • bugünkü yazısında başbakanı, tecavüzden kurtulmanın imkânsız olduğu kulampara sarması durumunda gösteren terbiyesiz yazar.

    şöyle demiş: "şimdi olan da hiç kuşkunuz olmasın iktidar partisi ile lideri tayyip erdoğan'ı köşeye sıkıştırma, mümkün olursa yerlerinden etme, önümüzdeki seçimlerde ortaya çıkması muhtemel sonuçları tersine çevirebilme amaçlı bir kumpastır... (...) hayatı hep siyasetin içerisinde geçmiş önemli biri, 'kulampara sarması' benzetmesini kullanmıştı yapılanı iyi anlatabilmek için... bir kere çark dönmeye başladımı, kurtuluşun adeta imkânsız olduğunu anlatmak amacıyla..."

    başbakanın kulampara'nın elinden kurtulması için yapılması gerekenleri anlattıktan sonra da şöyle bitiriyor: "kulamparaları hayal kırıklığına uğratmanın yolu budur..."

    bir başbakanı kulamparaların (gulamperest=oğlancı) tecavüz etmesinden kurtulmanın neredeyse imkânsız durumda bulunduğunu yazmak ne kadar terbiyeli bir üslup sayılır bilemedim doğrusu. üstelik muhafazakâr star gazetesinde. (belki de bu deyimi "para"yla ilgili sanıyordur)

    iki gün önceki taha kıvanç takma adıyla gene muhafazakâr yeni şafak'ta yazdığı yazısının başlığı da şuydu: kulampara sarması.

    allah ıslah etsin. amin.
  • demiş ki;
    -cemaat beni iyi bilir.
    cemaat de cevap vermiş:
    -evet iyi bilirdik. gömün gitsin!
  • %49 almadı mı 2011 genel seçimlerinde ak parti?
    cb seçimlerinde %51 almadı mı nasıl olur da tayyip erdoğan koalisyondan bahseder diyor kendisi bugün yazısında;
    http://www.internethaber.com/…im-yazisi-782591h.htm

    gel ben sana anlatayım koru kafa; http://secimharitasi.com/…etvekili-dagilimi-hesapla
    chp en son ne almış oy; %29. chp den iktidara kayma bekliyor muyuz hayır? oy düşse de mhp veya hdp ye gider.

    mhp ne almış; 15? düşüş bekleniyor mu? hayır. aksine milliyetçi oylarda artış var

    bu oylarla ak partiye ne kalıyor? %45

    ama chp 25 e düşer ama mhp 18 e çıkar bilemem. neticede %45 oyla çıkarabildiği mv sayısı bu simülasyonda 275-280 arasında.

    yandı mı gülüm keten helva. tutuştu mu senin uzun adam? yanıyor mu yeşil köşkün lambası yar.
  • hürriyet'in kelebek'ine verdiği röportajda abdullah gül ile arasında şöyle bir soru cevap diyaloğundan söz ediyor:

    --- spoiler ---

    - peki tape’lere inandı mı?

    - inanmadığını söyledi. bana “sesler sanki gerçekmiş gibi geliyor ama arada boşluklar var. o boşluklar birileri tarafından teknik olarak doldurulmuş olabilir mi” dedi.

    --- spoiler ---

    17 aralık sabahı ve günün geri kalanı boyunca zanlıların kendi aralarındaki panikli, örtbas gayretli ve bu sakat tufadan nasıl yırtarız hesaplı telefon konuşmaları da gerçek zamanlı olarak kayda alınmıştı. after the fact diyebileceğimiz veya cnn'in as it happens diyeceği o konuşmaları da birilerinin senaryo olarak kurguladığını ve montajladığını mı düşündü gül ve koru? düşünsene, mali şube 17 aralık sabanı evinin kapısına dayanmış, berat albayrak adamı ve medet nabi yanık hangi marka evrak imha makinesi alacaklarının münakaşasını yapıyorlar telefonda. çok güzel hareketler bunlar ekibinden daha beter diyaloglar dönüyor patronla kapıkulu arasında.

    yani diyeceğim odur ki bu bademgillerin hepsi gayet iyi biliyordu uzun yıllardır dönen kriminal faaliyet çarkını, kamu kaynaklarından süregelen emişyonun hacmini ve millete giren borunun çapını. bütün soygunlara ve sınav skandallarından sahte belgelerle insanları yargılamaya kadar bütün kepazeliklere "dava" adına yapılıyor dediler sustular. üç yaşından itibaren aldıkları medrese eğitiminin tortusuyla dar-ül harb dediler göz yumdular. kimi yiyorlar? böyle uysallaştırılmış röportajlar ve katartik tell-all kitapları aklayamaz bunların hiçbirini. siz de yargılanacaksınız.

    .
  • sayın gül cumhurbaşkanlığından ayrılsa, "bir kaç ay benim yerime fehmi koru bakacak" dese, kimse yadırgamaz, o derece paraleller. evvelden beri bu böyle de, son dönemdeki yaklaşımları iyice paralelleşti. tarafsız değil, hükümete yardımcı olmak gibi bir kaygıları var. peki, gece gece nereden esti bu? şuradan:

    muhteremle yani cumhurbaşkanı adayı olarak gördüğüm koru'yla ilgili olarak "fehmi koru da ak parti'yi eleştirdi" diye bir haber resmi gördüm. genel çizgisini aşağı yukarı biliyordum da, yine de bakayım dedim. yanılmadım. baksanıza haberin içeriğine:

    "medyada son dönemde gezi kıyımı olarak tanımlanan işten çıkartmalar muhafazakar mahallenin kıdemli isimlerinden star yazarı fehmi koru'nun da tepkisini çekti. koru gazetesinde köşesine taşıdığı medya eleştirilerini habertürk ekranlarında tekrarlarken hükümete de önemli mesajlar verdi. gezi eylemlerinden sonra bir çok medya kuruluşunda yaşanan işler çıkartmalar sabah ve akşam gazetelerinde zirveye ulaşmıştı. konuyu köşesinden eleştiren fehmi koru, habertürk'te ece üner'in sorusu üzerine tekrarladı. hükümetin sözkonusu işten çıkartmalardan kendisini sorumlu görmediğini hatırlatan koru 'ama ortada bir vaka var' dedi ve 'basın özgürlüğü herkese lazım' mesajı verdi. 'yazmasa haberimiz bile olmayacak insanlar bu şekilde yazamaz hale gelince çok daha etkili hale geliyor' diyen fehmi koru hükümetin bunu görmesi gerektiğini vurguladı."

    özellikle de haberden alıntıladığım bu metnin son kısmına bakmanızı istiyorum. basın özgürlüğünü savunan ya da haberde onu savunuyormuş gibi lanse edilen koru, son dönemde işten çıkarılan basın mensuplarıyla ilgili olarak "yazmasa haberimiz bile olmayacak insanlar bu şekilde yazamaz hale gelince çok daha etkili hale geliyor" diyor. koru şimdi hükümeti eleştirmiş mi oldu, yoksa "yazmasa haberimiz bile olmayacak" şeklinde nitelediği insanları küçümseyip, bu tür gazetecilerin nasıl daha etkisiz hale getirilebileceğine ilişkin hükümete tavsiyede mi bulunmuş oldu?

    aslına bakılırsa koru'nun son kertede yaptığı şey bir hükümet eleştirisi ama bu eleştiri özünde hükümetin basını "iyi" susturamadığına, aksine "yazmasa haberimiz bile olmayacak" insanları dolaylı yoldan cilalayıp piyasaya sürdüğüne ilişkin, hükümet tarafından yapılmış bir eleştiri. hani kimi siyasî önderlerin asılmaması gerektiğini, asılınca kahramanlaşacakları argümanıyla savunanlar vardır ya, işte koru da ilgili durumda sergilediği retoriğiyle tam onlardan biri.

    benim için koru ve benzerlerinin bu halleri de problem değil, herkes herhangi bir tarafın nasihatçisi ya da azgın destekleyicisi olabilir. problem sapla samanı karıştırmak, elmayla armutu toplamak, koru'nun hükümeti eleştirdiğini ya da eleştirebileceğini sanmak.