şükela:  tümü | bugün
  • büyük üstad hakkında ilginç bilgiler

    - gitar soloları muazzamdır ve albümlerinde özellikle doksanlı yıllarda çıkan albümlerinde sound değişikliğine giderek klasik gitarla bestelerini yapmıştır...gittin o gidiş, kanayan gül, içim yanar ve dönebilsem bilinen en muazzam örnekleridir...kendisi james hetfield'a taş çıkartmasa da kendi çapında elektro gitar'ı saz kıvamında çaldığı da olmuştur:) işte o canlı performanstan ufak bir kesit...

    https://www.youtube.com/watch?v=-2tm9_yddp4

    - huzurum kalmadı bestesi 1977'de tutmasına rağmen şarkıyı seneler evvel yapmıştır. 72 yılında falan olması lazım...demekki demlenmesi gerekiyordu ortaya çıkması için.

    - adana'da sayısız yardım kuruluşlarına bağışı vardır ve hiçbirinin ortaya çıkmasını istememiştir. çukurova tv'de ya ortaklığı ya da bizzat tek başına kendi hissesi vardır.

    - ülkede muadillerine nazaran yani orhan, müslüm, ibo'dan farklı olarak türkü kasedi çıkarmamıştır. salt arabeskin yansımasıdır.

    -gülhane konseri rekoru daha kırılamamıştır...200 bin kişiydi sanırım guiness rekorlar kitabındadır hala.

    - 250'yi aşkın bestesi vardır ve ortaklaşa yaptıkları bestelerde kendisinin adını kullanmaz beste ortağının adını verir mesam'a.

    - marmaris'te koy satın alabilecek kadar da bu işten para kazanmıştır...hakkıdır.

    -klasik ve elektro gitar haricinde piyano ve bağlama çalmayı da bilir...işin mutfağında bulunur ancak bu müzikal bilgisini pek lanse etmez...

    - 250'ye aşkın bestesi olan bu insan sapına kadar alaylıdır...okuma-yazmayı hamaldan öğrenmiştir:)

    -müslüm gürses'in bizzat hastane masraflarını karışılamak istemiştir.

    ailemden kalan yegane unsurdur ferdi tayfur...14 yaşında ağlamazsam uyuyamam dinlenen bir evde aşık olmadan aşk acısı çektiren, fadimenin düğünü ile kente göçün saçma sapan sonuçlarından mizahi bir dille ve kilple bahseden bu yüce gönüllü insana allah uzun ömürler versin.

    gelen mesajlar sonrası edit: debe'ye ikinci siradan girmesi çok şaşırtıcı oldu ve tonla mesaj geldi geri donemediklerim kusura bakmasınlar...bunlar sadece buzdaginin görünen kısmı part 2 en kısa zamanda gelecektir.
  • bir dönem, bir daha kimseye kolay kolay nasip olmayacak çok büyük bir şöhret yaşamış, milyonlarca albüm satmış büyük bir stardır. sesi çok güzeldir. özellikle 70'li ve 80'li yıllardaki sesi 100 yılda bir gelir denecek cinsten güzel ve harika bir sestir.

    ferdi tayfur'un ferdi tayfur olduğu yıllar tam manasıyla 1975-1985 yılları arasına denk gelir. ilk albümünü yaptığı 1968'den sonra, özellikle 1975-76 yıllarından itibaren iyice zirveye çıkmış, büyük bir popülarite ve şöhret yakalamıştır.1985 yılında kadar çeşme, huzurum kalmadı, ben de özledim, sende mi leyla, son sabah, batan güneş, derbeder, yaktı beni, durdurun dünyayı, nisan yağmuru gibi hit parçalara imza atmıştır. eserlerinin, başta yukarıda saydığım hit parçaları olmak üzere yüzde doksanı da kendi bestesiydi. sesinin ve formunun zirvede olduğu zamanlar.

    1985'ten sonra 1992'ye kadar olan dönemde biraz ivme kaybetse de yine de bu dönemde de içimde bir his var, allah'ım sen bilirsin, naz etme, acılar, haram oldu, kurtuldum, hoşçakal leyla, bana da söyle gibi iyi satış rakamları yakalayan albümler yapacaktı.

    1989 yılına kadar 40'a yakın de sinema filminde oynamış, özellikle 70'li yılların sonu ve 80'lerin başlarında gişe rekorları kıran filmler yapmıştır.

    1992'de prangalar/emmoğlu albümü ile resmen 2. baharını yaşamış ve haftalarca zirvede inmeyen, milyonlarca satan mükemmel bir albüme imza atmıştı.
    sonrasında mor güller, dünya, of dağlar, kör talih, klasikler serileri, zengin olursam albümleri ile eski ferdi tayfur'u biraz aratsa da yine de sevenlerine yeni eserler vermeyi sürdürmüştür. özellikle 1994 mor güller ve 1997 of dağlar albümleri dinlenesi güzel albümler olarak dikkat çekiyordu.

    2000'li yıllarla birlikte gerek yaşının ilerlemesi, gerekse mp 3 dönemi ile birlikte albüm satışlarının dibe vurması ile birkaç albüm harici eski üretkenliği durdu.

    son 10 senedir ise sağlık sorunları ile uğraşmakta ve unutulmaz hit parçaları ile bir klasik olarak yaşamını sürdürmektedir. tabii bu arada tamamen boş durmamış ve yazdığı kitaplar ile sevenlerine ulaşmıştır.

    yaşadığı her güzelliği hak eden önemli bir sanatçı. o hiç unutulmaz.
  • türkiye'de o meşhur arabesk'i ilk icra eden arabesk babası. orhan gencebay olarak bilinen bu bilgi yanlıştır.

    ilk arabesk şarkıyı kayda geçiren yani plağa okuyan, "kalbimde bir ateştin - 1967" ile ferdi tayfur'dur.

    dolayısıyla diyebiliriz ki sıhhi açıdan zor günler geçiren bu abi, arabesk müziğin babasıdır. orhan gencebay, ferdi tayfur'un medyada hak ettiği ilgiyi görememiş olmasından faydalanarak ömrü boyunca kendisine orhan baba denilmesinden kasılıp durmakla ömrünü geçirmiştir. çıkıp da delikanlı gibi "arabesk müziği ilk ferdi yaptı" dememiştir, diyememiştir.

    orhan babaymış! ne babası ulan! gerçek baba, bu gibi baba sıfatını hiç mi hiç hak etmediği halde orhan gencebay'a aralarında sadece 1 yaş bulunmasına rağmen her zaman orhan abi diyip saygı duymuş olan alçak gönüllü, gönül zengini ferdi tayfur'dur.

    ferdi tayfur arka arkaya arabesk formunda 45'likler çıkarırken gencebay, ahmet sezgin, yıldız tezcan gibi türkücülerin saz heyetinde bağlama çalan, oyun havası plağından başka plak çıkarmamış olan orhan kencebay'dan fazlası değildi.
  • bu adam yüzünden babamdan 7 yaşında dayak yedim üzerine ricky martin şarkıları ezberledim.
    ilkokulda böyle dersin sonuna doğru çok sıkılır gibi olurduk da öğretmen tahtaya kaldırıp şarkı söyletirdi. cihan diye bi eleman vardı hep bu şarkı söylerdi. tayfun duygulu'dan falan bişiler.
    bi gün dedim bu söylüyosa, ben de soylerim sahne meraklısıyım zaten.
    geçtim tahtaya ne söylesem ne söylesem. aklıma bi ferdi tayfur'dan (bkz: emmoğlu) geliyor. çünkü bizim evin müzik anlayışı oydu o sıralar. güllü, cengiz kurtoğlu, orhan gencebay, ibrahim tatlıses, müslüm gürses. ben bunları dinleye dinleye büyümüşüm napayım.
    bi başladım emmoğlu diye. ateş ediyorum ama. bak 7 yaşındayım 40 kişilik sınıfı tavernaya çevirdim. ulan aksi gibi herkes de biliyor şarkıyı, nasıl eşlik ediyorlar. hani o gözleri kapatıp kafayı hafif hafif sağa sola sallayan mı ararsın, bi eli havada tribe girip emmoğlu diye höyküren mi ararsın. hepsi orda.
    şarkı bittiğinde sınıfın yaş ortalaması 45 oldu. sonrasında hadi resim çizelim kafanız dağılsın biraz dedi öğretmen, herkes koyunlu, yağmurlu, kara bulutlu dağ çizdi.

    neyse geçtim oturdum yerime. ertesi gün öğretmen anamı-babamı okula çağırdı. beni de aldı görüşmeye. öğretmen babama sordu tabi.
    +ömer bey 7 yaşında bi çocuğun ferdi tayfur söylemesi normal mi sizce?
    babam burda gözlerini gözüme dikip kaş göz yapıyor tabi. eve gidelim ayaklarım ben seni der gibi. ben de mozaikleri inceliyorum tabi. kontak kurar mıyım ulan hiç.
    -valla hoca hanım biz evde ne dinliyosak bu da onları dinliyor haliyle. başka şeyler dinletmeye çalışırız
    falan gibi konuştu.
    akşam elinde bi kasetle geldi.
    ricky martin, go go go ale ale ale.
    öncesinde dayağımı yedim tabi sınıfta ferdi mi söylenir lan, ne yaşadın da ferdi söylüyon olm falan diyor. yahu adam sen ne dinletiyosan onu söylicem haliyle.

    neyse... sonra repertuar olduğu gibi ricky martin oldu zaten. nerdeeen nereye.
    edt.
  • bakın bakın ne anlatıcam

    ferdi tayfur, küçüklükten kafaya koymuş.

    şarkıcı olacak.

    bu uğurda daha 17'sinde adana'dan çıkıp konya'ya çalışmaya gidiyor.

    küçük işletmelerde çalıp, söylüyor.

    akşamları da bir otelde kalıyor.

    otelde, kendisiyle aynı yaşlarda bir kıza rastlıyor.

    kız konyalı, ailesiyle sorunlu.

    hemşire olmak istiyor, kardeşleri karşı çıkıyor.

    evden kaçıp otele yerleşmiş.

    ferdi ile aralarında bir yakınlaşma oluyor, bağzı şeyler yaşanıyor.

    genç ferdi ona hayallerinden bahsediyor, kız inanmıyor.

    nitekim, bir süre sonra ferdi tayfur konya'dan ayrılıyor.

    aradan 14 yıl geçiyor.

    ferdi tayfur hayalini kurduğu meslek ve üne kavuşuyor.

    kendisine ulaşan bir kadın, ferdi tayfur'a, konya'daki ilişkisinden bir çocuğunun olduğunu söylüyor.

    kadın, kendisini de tanıtıyor: sen giderken kız hamileymiş, senin gitmenden sonra doğurdu. ebeliğini ben yaptım. çocuğu bakmadı. bana bırakıp, yurtdışına gitti.

    ferdi tayfur hiç ikiletmiyor. zaten konya'dayken birlikte olduğu kızın, hamilelikten bahseder gibi olduğunu da hayal meyal hatırlayıp, sorgusuz-sualsiz, şeksiz-şüphesiz yavrusunu bağrına basıyor...

    13 yaşındaki evladının en iyi şekilde yetişmesi için bütün imkanlarını seferber ediyor.

    hem kendisi, hem diğer yakın akrabaları.

    hatta ferdi tayfur'un kız kardeşi, kendi kızını bu gençle evlendiriyor.

    ve bu olayın da üzerinden 42 yıl geçiyor.

    yaşlanan ferdi tayfur'un organları alarm vermeye başlıyor.

    hele böbrekler, işlevini yapamaz hale geliyor.

    doktorlar, tek çarenin böbrek nakli olduğunu söylüyor.

    testler yapılıyor, aranan böbrek ferdi tayfur'un yıllar önce sorgusuz-sualsiz bağrına bastığı evladında çıkıyor.

    55 yaşına gelen hayırlı evlat timur, tıpkı babasının yıllar önce yaptığı gibi sorgusuz-sualsiz, hiç düşünmeden böbreğini bağışlıyor, 73 yaşındaki babasına can veriyor.

    hayat sen nasıl bir şeysin?

    olayın ferdi tayfur'un ağzından kısmen anlatımı da burada dursun
  • kendisi , nasıl olduysa 2000'li yıllardan itibaren kademeli bir şekilde alelalade bir şarkıcıymış muamelesi görmeye başladı.orhan gencebay yüceltildi,ibrahim tatlıses yüceltildi,peşine müslüm gürses yüceltildi,ferdi tayfur sürekli kenara itildi.halbuki aktif olarak müzik yaptıkları dönemde,hiç biri kendisine rakip olamamıştı.

    orhan gencebay 60'ların sonu 70'lerin başı piyasada tek başına takılırken 70'lerin ortasında ferdi tayfur müzik piyasasına bomba gibi düşmüş ortalığı sallamış , zirveye çıkmıştır.onun getirmiş olduğu bu rüzgar,diğer sanatçılara bu müziğin icrasını mümkün kılmıştır.ferdi tayfur'un sahip olduğu şöhretin ne denli büyük olduğunu bilmeyenler,o zaman ki dönem filmlerini izlesinler.film içinde filmleri konu olmuş,şarkıları çalınıp söylenmiş,duvarlara posterleri asılmış bir isim.kendisinin konu olduğu filmlerin başrol oyuncuları ise,kemal sunal,türkan şoray gibi isimler gerisini siz düşünün artık.
    hınca hınç dolu yurt içi ve yurt dışı konserleri,hasılat rekoru kıran filmleri,haftalarca liste başı kalan plak,albüm ve şarkıları ile ferdi tayfur hem orhan'dan hem de müslüm'den çok öndedir.ama her nedense bu durum pek dillendirilmez.
    sadece müzisyen yönüyle değil sinemaya olan katkısı da yadsınamaz.onun filmleri sayesinde bir çok şarkıcının film çekmesine kapı açmış bir sanatçıdır.hiç bir şeyin kıymetini bilmediğimiz gibi onunda kıymetini bilmiyoruz.

    belki de ferdi tayfur diye birisi olmasaydı,ibrahim tatlıses türkücü olarak kalacak ve izzet altınmeşe olmaktan öteye geçemeyecekti.orhan gencebay rakipsizlikten sıkılıp iyi eserler üretemeyecek kariyerine virtüöz olarak devam edecekti.müslüm gürses mahalli bir sanatçı olarak kalacak belki de bir çoğumuz ismini bile bilmeyecekti.ibrahim tatlıses , emel sayın , gülden karaböcek , nazan öncel , nilüfer gibi isimler arabesk şarkılar seslendirdilerse bu ferdi tayfur'un sayesindedir.

    kim ne dersin desin ferdi tayfur türk müziğinde bir mihenk taşıdır.
  • ablam beni pek sevmezdi, ama üzerime alınmıyorum ben. (valla alınmıyorum... gülüyorsun ama gerçek aşağıda.)

    hem bir sürü kardeş geçmişti benden önce elinden, hem de onun genç kızlığına denk gelme talihsizliğine uğramıştım. annem çoğunlukla beni başından savar (dört çocuktan sonra o da artık sıkılmıştı galiba bu işlerden) ablama havale ederdi giderilmesi gereken ihtiyaçlarımı.

    sabunu kafama vura vura yıkardı beni ablam, ekmeğin arasına toz şeker serper sokağa salardı. geceleri cinler yüzünden uyuyamayıp yanına sokulduğumda öyle terslerdi ki beni, sonunda cinlerle yaşamak daha makul gelirdi bana.

    yüzü hiç gülmezdi. durmadan ev işi yapar ("kalk oradan evi süpüreceğim!", "daha yeni süpürdüm evi, sakın kalkma oradan!", "somyaya oturma yeni düzledim!", "mutfağa gitme, tuvalete sıçma, yeter lan!!!) abimin almanya'dan gönderdiği kasetçalarda ferdi tayfur şarkıları dinlerdi.

    mahalleden birine aşıktı. adam da ona karşı boş değildi tabii. kara kuru, kısa boylu bu kayaş çakalı boyundan büyük acı çekiyor, geceleri zil zurna sarhoş bir halde sallana sallana giriyordu sokağa. "merak etme sen!" diye bağıra bağıra şarkı söylüyordu evimizin önünden geçerken.

    ben merak ediyordum, acaba annem bu adamdan neden hiç hoşlanmıyordu? defalarca ailesini gönderdi ablamı istemeleri için, ama annem her seferinde kovmaktan beter etti o insanları.

    sorun büyüdükçe evdeki ferdi tayfur dozu artıyordu: "nisan yağmurları", "sende mi leylalar", "durdurun dünyaları" istila etmişti evi.

    kafama yediğim sabun darbelerinin şiddeti her geçen gün artıyor, ekmeğimin arasındaki toz şekerler tedirgin edecek ölçüde azalıyordu. bir şeyler yapmalı, bu duruma bir son vermeliydim; çünkü artık nerdeyse hiç sütlaç yapmıyordu ablam. pencerenin önüne oturuyor, ağlayan bir ses eşliğinde benim göremediğim uzakları izliyordu. (göremediğim uzakları izlemektense hemen yanımızdaki mutfağın nimetlerinden faydalanmak gerektiğini düşünecek kadar iyimserdim o zamanlar.)

    anneme, ablamın bu adamla evlenmesine izin vermesi gerektiğini söylediğimde sadece on yaşındaydım ve o ana kadar hiç bu kadar şiddetli bir tokat yememiştim.

    "bana ne!" dedim sonra, ne halleri varsa görsünler.

    işler artık tamamen arapsaçına döndüğünde abim, yanında iki çocuk, bir kadın, bir betamax video ve bir sürü filmle kesin dönüş yaptı almanya'dan.

    abimin ilk işi ablamın durumuna el atmaktı, benim ilk işimse almanca dublajlı star wars'ı bir mucizeye tanıklık eder gibi izlemekti. ruhumdaki köleyi keşfetmiştim, darth vader'ı gördüğüm her sahnede gözyaşları içinde secdeye kapanıyor, söylediği şeylerden tek kelime anlamasam da hayranlıkla hak veriyordum.

    annem de abim karşısında neredeyse aynı tepkileri veriyordu; yıllardır kapısına gelen "dünürcüleri" (ne tuhaf bir kelime!) kovan sanki kendisi değilmiş gibi abimin bir sözüyle eve kabul etmiş, kabul etmekle kalmayıp ablamı kendi elleriyle onlara teslim etmişti. (hayatım boyunca bir sürü lokum yedim, ama ablamın istenme töreni esnasında mutfakta ağzıma tıkıştırdığım o lokumların tadı hala damağımdadır.)

    evdeki ferdi tayfur etkisi azalmıştı. ablam neşeyle çeyizini hazırlıyor, ben de kendimden geçmiş bir halde almanca dublajlı rambo serilerini, süpermanları, yalnız kurtları (chuck norris) filan izliyordum.

    sonunda gitti ablam. o günlerde popüler olan bir dizi vardı, (mardin-münih hattı) ablamın yokluğunu nedense hep o dizideki bir replikle hatırlarım: (bu replik dizinin neresinde, ne zaman geçiyordu bilmiyorum bu arada.)

    "domuzları yendik!" (ne demekse!)

    aradan birkaç yıl geçti, ben biraz daha büyüdüm. ferdi tayfur hayatımın önemli bir parçası değildi uzun zamandır. yokluğunu da hissetmiyordum doğrusunu isterseniz.

    bir sabah çift kasetçalarlı müzik setimizden duyduğum bir sesle uyandım. aynı odayı paylaştığım abim, yatağında oturmuş "içimde bir his var" diyen bir adamı dinliyordu. yeni uyanmış birinin durgunluğu ile aşık birinin dalgınlığı arasında gidip gelen bir hayaletti. kısa bir süre sonra durumu anladım: mahalleden bir kıza aşık olmuştu, mahalleden bir kıza aşık olmuş her insan gibi ferdi tayfur dinlemeye başlamıştı o da.

    onun hikayesi ablamın hikayesi gibi mutlu bitmedi. çok sevdi ama -başka bir sürü sebep yüzünden- bir başkasıyla evlendi. o evlenene kadar ben bir sürü ferdi tayfur albümü ezberledim tabii.

    aradan yine yıllar geçti. bir sabah uyandım, kasetçalarımın düğmesine basıp favori şarkımı seçtim ve yatağımdan kalktım. "bana sor" diyordu ağlamaklı bir ses, "yalnızlığı bana sor." yüzümü bile yıkamadan pencereye koştum ve o evi izlemeye başladım. sonra perde hafifçe aralandı ve ilk aşkım neşeyle gerindi araladığı perdenin gerisinden. uzun süre şaşkınlıkla ve hayranlıkla seyrettim onu. sonra şarkı bitti, koşa koşa müzik setinin yanına gittim ve başa aldım kaseti: " uykusuz gecelerin sabahını bana sor, yarım kalan aşkımın acısını bana sor."

    bana sormadı ilk aşkım, uzak dağların ardına gitti. ben de bıraktım ferdi tayfur dinlemeyi, miras bırakacağım bir kardeşim de yoktu zaten.

    şimdi, yıllar sonra, gecenin köründe bu adamı hatırlayıp bir şeyler yazmak güzel, ama karım elinde battaniyeyle bana bakıyor. "cennetten kovuldum" sizin anlayacağınız, "ya benimsin ya toprağın'ı dinleyip kanepemde sızacağım.
  • müslüm gürses'i, orhan gencebay'ı, cengiz kurtoğlu'nu vs. kişi kendiliğinden sevebilir, dinleyebilir, kısacası tercih edebilir fakat ferdi tayfur, babadan, amcadan, dayıdan miras kalmıştır. siyasilerden ecevit'i, takımlardan beşiktaş'ı tutmak gibi bir şeydir bu...
  • bebeğim lana del rey konserine gidelim diyorsun da, önce bir beni dinle de hele. sonra gideriz elbet. kaçmıyor ya konser. ''zizek'e gidelim mi?'' diye sorduğunda ''zizek benim taşşağımı yesin'' demiş olabilirim. evet. ama bu sefer öyle değil valla bak.

    ben, ferdi tayfur şarkılarıyla büyümüş bir adamım. tam olarak büyümüş de sayılmam ama otuzuma geldim neredeyse. hiçbir çocuk, ferdi tayfur şarkılarıyla büyümek istemez. gel gör ki bizde aile baskısı daha doğar doğmaz başlamış. el kadar bebeğe ninni niyetine ferdi tayfur şarkıları dinletilir mi? benim babam dinletmiş işte. o babam ki, geceleri son ses ''sen de mi leyla'' şarkısını dinlediği için komşusuyla kavga etmiş adam. oğluna mı dinletmeyecek? hayır, işin kötüsü annemle evliyken dinliyor şarkıyı ve annem bir kere olsun '' kim lan bu leyla!'' diye sormuyor. neyse, ne diyorduk? heh, konser... bir pazar sabahıydı. akşamki konser için hazırlanmaya başladık. mangalıydı, semaveriydi, topuydu, tam takım çıktık evden. yükledik hepsini kartal'ın bagajına. bugün arabalara çocuk koltuğunu zorunlu kılanlar, biz kartal'ın bagajına tıkıştırıldığımızda neredeydiniz acaba? neyse, ne diyorduk? heh, konser. evet, o zamanlar konsere mangalla giderdik. sabahtan gülhane'ye gidilir. önce hayvanat bahçesi gezilir, sonra mangal yakılırdı. yemekten sonra içilen çaylarla da konser saati beklenirdi. biz de öyle yaptık. gerçi hayvanat bahçesi dediğime bakma. birkaç kuş türü, deve, at, kedi gibi birkaç hayvan vardı kafeslerde. kedi, evet. dışarısı kediden geçilmezken, bir başına içeride duruyordu garibim. asık suratlının da tekiydi. duruma nasıl bozulduysa artık. yalnızlığı ne olduğunu merak ediyorsan bir o kediye, bir de elindeki topla mahallede tek başına dolanan çocuğa bakman lazım. gerçi çocuk dediğin çok sıkılırsa alır topu, geçer duvarın karşısına, akşama kadar vur babam vur. çocuklar için yalnızlık o kadar da büyük bir mesele değildir, duvarı bile arkadaş edebilir kendine. gülhane'deki her iki ağacın arası kaleydi mesela benim için. bazen metin, bazen ali, bazen de feyyaz'dım şut çekerken... ne diyeceğim, sigaran var mı ya? gerçi yoksa da fark etmez. bir şekilde sigaradan bahsetmem lazımdı. içmesem de olur. babam da içmezdi zaten. karısının astımı olduğu için sigarayı bırakan adam ''seni seviyorum'' demese de olur lan! neyse, ne diyorduk? heh, konser... konserden önce bir çocukla tanıştım. tanıştım dediğim, adını filan sormadım. ben iki ağacın ortasına şut çekerken, bu da geçti iki ağacın arasına, kalecilik yapmaya başladı. ikimiz de birbirimizin adını sormadık. umurumuzda da değildi. bu tür şeyler büyüdükçe önem kazanmaya başlıyor galiba. adı, yaşı, etnik kökeni, dini inancı, politik görüşü filan. bu yüzden büyüdükçe yalnızlaşıyor insan. bu yüzden tüm çocukların gülümsemesi sahicidir. bu yüzden olmasa da bazı kediler kafestedir. neyse, ne diyorduk? heh, konser... mangalda tavuk kanatları kızarırken, yemeğe çağırıyor annem. oyunu bırakıp da yemeğe gitmek, arkadaşına yapılabilecek en büyük ayıptır. ama anneler çocuklarını doyurmak konusunda çok ısrarcıdır. arasına tavuk kanatları sıkıştırdığı ekmeği alıyorum annemden. ''bunu da arkadaşına ver'' diyerek bir ekmek daha tutuşturuyor elime. sen camın önüne gelip ''anneeeğğ! su sal!'' diye bağırırsın. o, sepetle bir sürahi, bir de bardağı salarken ''arkadaşına da ver'' demeyi ihmal etmez. ayrıca küçükken terli terli çok su içtim. hiç de bir şey olmadı. bir de bunun ''anneeeğğ! elli bin atsana'' versiyonu vardır ama o pek tutmazdı bizde. anneden para istenebilecek tek an, evde misafir olduğu andır. hani mutfakta böreğin, poğaçanın, kısırın, kekin eksik olmadığı o muhteşem an. katalitik sobasının üç gözünün de yandığı o sıcacık an. işte o an anneden para kopardın kopardın. gerçi o misafirin yanında gülümseyerek verdiği paranın acısını, akşama terlik ya da oklavayla çıkarır ama olsun. neyse, ne diyorduk? heh, konser... sahnenin önü geçen her saat biraz daha kalabalık bir hal alırken, biz bulunduğumuz tepede bulunmaya devam ettik. sahneye yakın olmak gibi bir isteğimiz yoktu. babam yeteri kadar ferdi tayfur'a benziyordu zaten. ondaki bu ferdi tayfur takıntısı da bu yüzden olabilir. gerçi, onur abinin babası da gençken ferdi tayfur'a benziyormuş. galiba bir dönem tüm babalar ferdi tayfur'a benziyordu. neyse, ne diyorduk? heh, konser...

    şimdi sen konser deyince, benim aklıma bunlar geliyor. mangal yapmadığın, top oynamadığın, şarkıları yayılmış bir şekilde çay içerek dinlemediğin konsere, konser mi derim ben be! vallaha bahane değil bak. sahnede lana del rey olabilir ama benim kulağımda hep aynı sözler hep aynı melodi...

    ''yavrunun anası gibi
    sevenin sevdası gibi
    derdimin dermanı gibi
    ben de özledim ben de...''

    (burak aksak)
  • merak etme sen' i kasetten dinledim bu kölnde bitanehala duran meşhur kasetçi var, orda rastladım. adam elazığlı mı ne kitap mitap da satıyor, kafam da güzeldi dükkana girmeden spielhallede 2 el batak oynayıp kanaklarla onların tabiriyle duman içmiştim. dükkandan içeri girdim beni tanıyor içerdeki. muhtevanın bütün temaşasına ayığım diye seviyor da. çünkü şikayet edebiliyor bana elazığlı kasetçi. yalapşap almancasıyla sövmeleri anti akp salvoları bitince"bugün ne dinleteyim" faslımız geldi. kaset,plak,cd çok ilginç bir arşiv var. burda bir parantez; insanlar sanıyor ki her şey bütün müzik tarihi internette var. aslında yok. herneyse.

    nedense ferdi istedim, baktım ama kasetlere.... özellikle cem karaca'dan kaçıyorum. cem karacaya ilginç bir önem veriliyor ama bana dokanan bir önem değıl. die kanacke albümü dolayısıyla burdaki alevi-demokrat-kürt tayfada bir gideri var cem'in ama bana füzyon gibi geliyor. bana damardan gurbet lazım. die kanacke albümü ile ilgilenmediğim su götürmez.

    ses sistemi cillop, kasetin bant kapı gibi, zaten hemen kartonete abanıyorum kartonet cam gibi kayıttaki bütün aksaklıkları duyuyorum. albüme adını veren şarkı ile başlıyor. yaylıların noise'ü ferdinin seksenler sonu damardan kadehleri vurduğu günler, gurbettekiler... bende kafa duman. bura gurbet. ora nere filan... bi keyifleniyorum abiyi de idare edemiyorum; dışarıyı gören hoparlörlere dönüp bir nevi bi; kendim ve ferdi ve ben ve o an kaçgeniyse kaçgeninde izole olmaya bileniyorum ama olana dek ferdi şiiire giriyor, şarkı bitiyor. sokaktan platin saçlı migrant orospular burunları lens gözleri kalkık kalkık yürüyor ben kopuyorum. başka da birşey olmayan buranın adını köln koyuyorlar. kasetçi diye tasnif ediyorlar. sokaklar paralel başka sokaklara çıkıyor ferdinin kara bağrı alev alıyor, biraz sonra gurbet ona mezar oluyor, çalgı çengi beni semiriyor daha da çılgın bedişe nasıl bağladıysam necla nazırı bile düşünüyodum. bi kapalı necla bi açık güzel necla... derken elazığlı abi geldi kolumu sıktı suratıma baktı. çok hızlı yaptı ya da ben kafa güzel ayıkmadım.. amk adam da bence iki kez bakmış oldu hatta ve gene baktı çok uzun bakktı baktı bir bok anlayamadı "niye bu kadar sevdin?" dediki bence başka birşey demişti öncesinde... anlatamadım kurduğum bağı. zaten pek anlatamazdım da. allahtan kafası güzellere hoşgörülü burdaki türkler. kahvede şarap içip okey oynayan amca var. ferdi var. evde açtım albümü. kahvede şarap mı içilir diyordum; çay da çay yapıyordum. çay faşizminin en kötü hali; kahvede bira içmek serbestken çay içip bira içenlere sövmekmiş. merak etme sen aşkın bana mezar olur bu gurbet gibi amk.

    -merak etme sen.. merak etme sen( ferdi şiiri tonunda)