şükela:  tümü | bugün
  • bu oyunu bilmemkacinci seyredi$imde vuku bulan bir olayi anlatmak isterim ustadin zekasini afi$e etme adina. kendisi oyunun unlu sarki sozu yazma kisminda sozleri soylemektedir.

    - bugun evden cikasim yok, caa cubbap cubbap cubaabi cubbap cubaabi
    - telefonu acaaasim yok, caa cubbap cubbap cubaabi cubbap cubaabi
    - acelem var kosaasim yok, caa cubbap cubbap cubaabi cubbap cubaabi

    tam bu sirada onlerde bir kadin ziplayarak "ben daha once bu oyunu seyrettim" vurgusu yapmak icin

    - rakimiz var iceeesim yok ekikieki der.

    ferhan sensoy kadina soyle bir bakar.

    - hanfendi cok guzel, adiniz nedir?
    - *isim soyad sallamadir* fahriye
    - fahriye cok guzel (daktiloda yazar) soyad?
    - tandoveroglu* (daktiloda yazar)
    - isminizi neden sordugumu biliyor musunuz?
    - hayir?
    - soyliim, simdi burda bir sarki sozu yaziyoruz malum, bunun da dogal olarak bir telif ucreti olacak
    - evet..
    - ben uc misra yazdim, siz de bir.. ben o telif ucretini alicam, siz de ucun birini.

    bu lafin ardindan salon yikilircasina kahkaya boguldu, ben kendisini ayakta alki$ladim.
  • şöyle bir bölümü vardır:

    "boris vian diyor ki,
    çok yararı vardır genç bir bayanla evlenmenin,
    çünkü bir bayanla evlenmenin yararı say say bitmez,
    bir evliliğin yararı say say bitmez,
    boktan taraflarını saymazsan…

    boris vian diyor ki,
    çok yararı vardır yaşlı bir bayanla evlenmenin,
    çünkü bir bayanla evlenmenin yararı say say bitmez,
    bir evliliğin faziletleri saymakla bitmez,
    boktan taraflarını saymazsan…

    boris vian diyor ki,
    özünde evlilik çok boktan bir şeydir,
    bir bayanla birlikteliği saymazsan…"
  • geçenlerde yeniden ses tiyatrosu'nda izlediğim oyun.

    daha önce 3 kez gitmiştim, bu kez ferhan abiyi çok bıkkın, yorgun, zayıflamış ve yaşlanmış gördüm. salonda toplam 50 kişi falandık. gösteri de eski heyecanından, coşkusundan ve kahkahasından çok uzaktı. ama ferhan şensoy ile yıllar sonra yeniden göz göze gelmek benim için çok güzeldi.

    eve gelince düşündüm üzerine, üzüldüm. bir devir kapanıyor gerçekten. buna bir dur diyen çıkmazsa ki çıkmayacak gibi görünüyor, bundan sonra böyle sanatçılar da yetişmeyecek. ferhan abi için yaşlılık, az seyirci sorun değil, o ölene kadar yapacak bu işi, 3 kişi gelse de yapacak. asıl bundan sonrası düşündürüyor insanı. istanbul'un kültür merkezi denen beyoğlu'nda tek tiyatro onunki ve sadece 50 kişiye oynuyor.

    bence eğer kendisini seviyorsanız gidin. alın bir de kitabını imzalatın oyun bitişinde.

    çocuğunuza ferhan şensoy imzalı bir kitap bırakmak bile bir mirastır.

    bundan sonra böyle büyük adamlar gelmez çünkü.
  • yıl 2011, aylardan eylül. ferhangi şeyler oyunu ankara'da. yer nâzım hikmet kültür merkezi açık hava sahnesi. ferhan şensoy'u çıplak gözle ilk görüşüm.

    yıllardır görüşmediğim arkadaşım dodo'yla birlikte gitmişiz. oyun sonrası kitap imzalatma sırasındayız. kuyrukta sohbet muhabbet hâlindeyiz. görüşmediğimiz yıllar geçiyor, sıra bize geliyor. sırası geleni sahneye çıkaran 3 basamak merdiveni çıkıyorum 85 diş gülerek. şensoy da bana gülüyor. önümdeki kıza gülmemişti, bu iyiye işaret. sahnenin ortasına yerleştirilmiş masaya doğru yürüyorum. bir adım sonra karşısındayım. bir adım sonra yanında. sonra yine karşısında. net bir konum veremeyişimin sebebi şensoy değil. o masada sabit, ben yerimde duramıyorum...

    "merhaba" diyor. "merhaba"sını "merhaba"sız bırakıp kitapları masaya seriyorum. selamlaşma fonksiyonum aktif değil. o anki yaşım sıfırbeş. elim kolum bana fazlalık, nereye koyacağımı bilemiyorum. beynimin ön lobu "o eli bi' indir" diyor, arka lobu "sen naber la yeğenim" diye cevap veriyor.

    ferhan abi kitapları imzalayacak, ismimi soruyor. neydi ki benim adım? dodo sufle ediyor. söylüyorum bu sahnedeki tek repliğim olan adımı. sormak istediğim onlarca soru, konuşmak istediğim binlerce konu var ama senarist benim için imzalı kitaplarını alarak sahneyi terk eder yazmış. merdivenleri inerken her basamakta 5 yıl yaşlanarak fiziki yaşıma dönüyorum. selam vermeden sahneden çıkan mutlu bir figüranım o gece...
  • - doktorla aramızda bu sigara muhabbeti med cezir halinde sürmekte, doktor bana diyor ki "içkiyi sigarayı tamamen bırakırsan ömrün uzar" , peki doktorcum , içkiyi sigarayı bırakırsam siz bana ömrümün uzuycaanı garantiiii edebilir misiniz? "tabi sen içkiyi sigarayı bıraktıktan sonra günler sana o kadarrrr uzun o kadar uzuunnnn gelir ki..."

    kasetlerini dinlerdim.
  • oyundan oyuna değişiklikler olsa da, genel çatısı aynı kalan 2 saatlik sürükleyici ve harikulade monolog. bir örnek:

    özür dilerim değerli izlemeciler, beklettim sizi!.. ben aslında oyun başladıktan sonra böyle ağır aksak gelen izleyicilere kendim acayip gıcık olurum, işte bu akşam başıma geldi. alma geç kalanın ahını, çıkar matine suare. çok çok özür dilerim efendim. ancak elimde olmayan nedenlerle geç kaldım, saatlerdir yoldayım. bizim taksi durağına telefon ettim, yanıt yok!.. yola ineyim, yoldan geçen bir şeye binerim n'oolcak dedim, yola indim, yol susuz!.. "olsun, ben yürüyeyim, bir şey çatar." dedim, nitekim ben yürümeye başladıktan sonra arkamdan, değişik yerlerinde değişik ışıklar yanıp sönen, bangır arabeski taa ordan bana ulaşan taksi-disko bişiy göründü. ben genellikle böyle airport taksilere fazla yüz vermiyorum fakat tiyatroya geç kaldım endişesiyle el etmiş bulundum, o da durmuş bulundu, binmiş bulundum. taksinin içinde feryat figân bir arabesk!.. kulak, kulağı görmüyor!.. galatasaray diycem, onun duymasına olanak yok. küçük bir kâğıda galatasaray yazdım, dikiz aynasından gösterdim şoföre. şoför bana dikiz aynasından gözümün içine pis pis bakarak ön camdaki bir yazıyı gösterdi. aa, bir baktım ön camda "en büyük feneeerrrr!.." yazıyor. altında şeytan rıdvan'ın resmi... yanında salman rüşdü, rıdvan ayetleri... "tamam kardeşim, en büyük fener olsun; ben taksiye binip birdenbire 'cim bom bom!!!' demedim ki, muhit olarak galatasaray!.." böyle kafadan bir ters elektrik alış verişi oldu ya aramızda, ben artık "şu müziği kısabilir miyiz?" deme yürekliliğini gösteremiyorum. zaten göstersem de kısmayacak, dalaşacağız, bari dayanayım, elimi şoföre bulamayayım diyorum. camı açma eğilimi gösterdim, camı açması gereken kol yerinde yok. öbür cama yöneldim, aa, o kol da yok!.. bilinçli olarak çıkarılmış kollar, camların açılması istenmiyor: çolak taksi!..

    camlar tabii açılamayınca o müzik benim iki kulağımın dibinde dinamit gibi patlamaya başladı. kulaklarım zor durumda; başladı benim östaki borularım zangır zangır titremeye, hayır, kulak zarlarımın bekareti tehlikede!.. öyle ya, "ulan!.." dedim, "kulağım kötü yola düştükten sonra n'oolcak?!?" yanaştım onun namuslu kulağına doğru, "şu müziği biraz kısabilir miyiz?" dedim; "ne bağırıyorsun laaan?!?" dedi. durup dururken, taksinin içindeki sinirsel katsayı anlamsızca yükseldi. ortostatik hipo sinir, ınını nııııım!.. "kapat ulan şu müzik sandığın şeyi!!!" dedim; "in ulan!!!" dedi, gaarç bi fren! ben arka koltuktan deli gibi fırladım, ön camı paraladım ama tam delemediğim için tekrar ön koltuğa düştüm! geldik gırtlak gırtlağa. bu arada bizim ani freni hiç beklemeyen, arkadan gelen taksi de bize "gaaaaaarrrççç!.." diye, dokanmasın mı? dokansın, yani allahtan dokandı ki, şoför beni öldürmekten vazgeçerek birdenbire "oooh my god!!!" diyerek taksiden dışarı fırladı; nasıl becerdiyse arkadaki taksinin şoförünü camdan çekti aldı!.. girdiler birbirlerine, ben de kavgayı ayırmak eğilimiyle indim, girdim aralarına. ancak ayırmak ne mümkün, arada hampadan dayak yiyorum. hatta öyle bir an geldi ki, bir baktım ikisi de yalnız bana vurmaktalar!.. bu arada kavgayı uzaktan gören ve 12 eylül'den beri kavga özlemiş bir grup da geldi, kavgayla bütünleşti. onları gören başka taksi şoförleri daldı kavgaya. yolun ortasında durup dururken başladı mı size, kim kime düm teka bir meydan muharebesi?

    hayır dövücem hepsini... fakat bunlar döv döv bitmeyebilir?! tiyatroya geç kalırım endişesiyle sıyrıldım o kavgadan, baktım ileride bir taksi var. boş mu diye ona seyirttim, boş. bir sevinç bindim taksiye, oh diyeceğim; ohluk bir durum yok! taksi şoförüyle öyle aynada göz göze kalakaldık. taksi şoföründe pis sakal burda... kafada beyaz ticani takke, aynada tespih dingirdemekte!.. ticaniciğim de beni kendi neşriyatından tanımış olacak ki aynadan gözümün içine rabıtalı rabıtalı, muzır müzikal muzır müzikal baktı. ben de kendisine acımayla nefret arası bir duyguyla elektrik kontağı elektrik kontağı baktım. aramızda başka bir rabıta olmadı, lap indim taksiden, laik bir taksi beklemeye koyuldum. ondan sonra her taksiye yüz vermiyorum, hatta taksi müşterisi değilmişim de kaldırımın o noktasının mühendisiymişim gibi gelen geçen taksileri irdeliyorum; sakıncasız bir şoför bulursam el edeceğim. nitekim bir kaç tane sakıncalı geçti, daha sonra bir rabıta taksi daha geçti. çok var bu rabıta taksilerden bu ara her nedense?!?

    daha sonra genç temiz yüzlü bir arkadaş direksiyonda; el ettim durdu; durmakla yetinmedi, ordan uzandı arka kapıyı açtı, "buyur ağbi!.." gibisinden bir de insanca yaklaşım gösterince, ben bu kez bir keyif bindim taksiye. baktım taksinin içinde pikap yok, arabesk yok. "oh!.." dedim kendi kendime. "ne tarafa ağbi?" dedi, "galatasaray canım kardeşim!" dedim, bir itiraz yok! a taksi yoluna koyuldu, taksimetre normal çalışmasına koyuldu, ben de onun anormal sevinciyle bir sigara yaktım. ancak sigaramdan daha bir nefes almamıştım ki birdenbire "ne tarafta oluyor ağbi bu galatasaray?"

    hafif iç geçirmişim... "siz nerenin taksisiniz kardeş?" "bolu abant taksi ağbi."

    başladı yol tanımlamaları. ordan sapılmaz, oraya dönülmez, orası tek yön, burası tercihli!.. ona tercihli yol kavramını anlatmak da çok güç. "evet ağbi, ben de tercih ediyorum!.." diye daldı tercihli yöne!.. tercihliden zar zor ekip marifetiyle tirbüşonlandık ve kendimizi boğazkesen'in dibinde bulduk. yokuş diyince kaptırdı, italyan yokuşu'ndan kendimizi cihangir'in ortasında buluverdik. "tamam dedim kardeşim, endişelenme. az ileride turşucu var, turşucudan saparız." turşucunun yanından, çukurcuma bit pazarından, galatasaray lisesi'nin arkasından gerilla beyoğlu denenecek. fakat bizimkisi sapılması gereken turşucuyu geçti, cihangir'de fırının orda tıkandık kaldık. üç yönden gelenler, birbirine bir sinir, bir klakson halindeler. feryad ettim, "oyunum var, çok geç kaldım, insanlar bekliyor, ayıp oluyor!.." dedim. bana acıdılar, bize ilk yardım yanından tek arabanın geçebileceği bir acilci yol açtılar. biz o acilci yol kanalıyla tekrar sıra selviler sıfır anne cadde düzeyine çıktık. "bak kardeşim, burdan düzayak taksim, ordan düzayak tarlabaşı, anladın mı?" dedim. artık benden korkusundan, anlamadığı sıralarda da anlamış gibi baş sallamakta fakat gözler soru işareti, surat aptal bakmakta!..

    "sen tarlabaşı'nı biliyor musun kardeşim? ya beyrut gibi bir yer var ya kardeşim? emir cemahel grayderle geziyor." fakat ben bir kaç gündür geçmedim tarlabaşı'ndan, bir kaç günde yine değişmiş tarlabaşı. artık yani tarla var da, başı yok!.. tabii biz tarlabaşı'nın başını bulamayınca, kendimizi birdenbire tepebaşı'nda bulduk. ben şimdi efendi gibi şişhane'den çıkarız diye düşünüyorum. "sen şişhane'de türk hava yolları'nı biliyor musun kardeşim?" dedim. thy, thy, anlaştık. thy'den yukarı. türk hava yolları'na geldik, yukarı sapacağına lap karşı sokağa girdi, deli gibi gidiyor!.. "nereye gidiyorsun kardeşim?!?" "geldik işte ağbi, işte galata kulesi!.." "kulesine değil, sarayına gideceğiz kardeşim!!!"

    bolu'nun ahçısı ünlü, şoförü ünlü değil tabii. neyse bolulu nasıl olduysa sonunda çaktı durumu, galata kulesi'nden u dönüş yaptık, tünel'e çıkma eğilimindeyiz. o yolda da sağlı sollu parketmişler, zar zor geçilirken, bizim önümüzden giden kamyonetle karşıdan gelen kereste kamyonu da burun buruna gelmişler, arabalarda bir devinim yok, şoförler direksiyonda ve fakat şoförlerde de bir devinim yok! birbirlerine pis pis bakmaktalar. cam ötesi göz göze şoför eziyeti!.. kimin gözü kimin gözünü dövecek!.. böyle bir beklenti başlamış, bolulu dedi ki "ağbi bunlar gözsel olarak çok fena kapışmışlar. bu elektrik kolay çözülmez, ben çok sıkıştım, bir çişşşşee gideyim geleyim." dedi. bolulu indi çişe gitti. o arada da klaksonlar başladı, bugün klakson mu ucuzladı nedir? ucuzlamış olmalı ki herkes yeni almış, tünel'de deneniyor. havalılaaar, havasızlaaar?!? tünel'de birdenbire böyle hafif şizo çoksesli klakson senfonisi. neyse aradan bir kaç sigara geçti, sonunda nasıl olduysa kamyonla kamyonet aralarında barış yaptılar. kamyon geri aldı, kamyonet geçti, kamyon şoförü bana bir sinir "hadi, gel, topla!.."

    nereye topluyorum? ben burda yedekte bulunuyorum. hayır şoförüm çişte!.. ama önüm açılıp da ben ortada kalınca yolu ben tıkıyorum gibi abukluk ortaya çıktı, sinirle klaksonlar bana çalmaya başladı!!! nitekim bir kaç tane dayı şoför geldiler, "niye gitmyosun, niye almıyossun, niye ilerrrrrrrrlemiyosun?!?" dedim "ulan benle öyle konuşmayın, ben şoför değilim!.." şoför değilim deyince "pardon ağbi." dediler, insanca görüşmeye başladık. ben durumu anlattım, kolay dediler, biri bizim arabayı itti, biri kaktı, bizi oradaki kaldırıma, darbuka sanayi'nin önüne aldılar. yol açıldı, herkes geçti, ben darbuka sanayi'nin önünde bolulunun çişten dönmesini bekliyorum. "niye bekliyorum ulan?" dedim kendi kendime, bu çok sayın ulanlı düşüncemden ötürü de kutladım kendimi. bırak parasını yürü. seğirtsem beş dakikaya tiyatrodayım diye düşünüyorum fakat cebimde bozuk para yok, taksimetre 6.500 lira yazmış, 6.500 yerine 10.000 bırakmaksa çağ atlamış bir delikanlılık olmayacak. n'apayım n'apayım derken birdendire kaldırımda üç çocuklu bir dilenci sanayi oluştu. üç çocuklu dilenci sanayine 10.000 lirayı gösterdim, bozulabilir mi gibisinden; dilenci sanayi olumsuz! enflasyon dolayısıyla 20.000'ler derlemiş, onları saymakta. neyse aradan bir kaç sigara daha geçti, bizim bolulu geldi, yanakları kırmızı.

    "nerdesin kardeşim?!?"

    tuvalet ararken, kuledibi'nde genelevlerin kapısıyla burun buruna gelmiş... "ağbi ben orayı dün aradım aradım bulamadım, şimdi bugün böyle lap diye karşıma çıkmasın mı?!? hayır giremeden edemedim, afedersin ağbi!.." dedi yanakları kırmızı! bindi bir keyif, çalıştırdı arabayı yanakları kırmızı da geldik tiyatronun önüne yanakları kırmızı!.. yeniden özür dilerim değerli izlemeciler!.. ben bugün bolulu bir arkadaşı geneleve gezmeye götüreceğimi bilsem, sabah seher vakti çıkardım evden yanaklarım kırmızı!..
  • 1987'den beri sahneleniyormuş.

    küçükken kasetten dinleyip ezberlemiştim. "boris vian diyor ki, daktiloyla evlisin zaten!" ya da "ben ne güzel ben ne güzel işerim, sabah güneşe karşıııı!" diye mırıldanıp gezerdim anlamını bilmeden...

    üniversitede canlı izleme fırsatım oldu. ankara'da sanatolia sahnesinde.

    ve sonra tekrar, dün gece, nazım hikmet kültür merkezi'nde. üstelik açık havada...

    cem yılmaz'ı en ön sıradan izleyenler kaç para ödüyor bilmiyorum. ben 25 lira ödedim, 500 liralık bir oyun izledim. üstelik yarısını ezbere bildiğim bir oyunu izlerken hiç sıkılmadım bile...

    sonuna doğru ağlamaklı oldum. o kadar yaşlanmış ki ferhan şensoy... sanki salondan ayrılınca onu bir daha canlı göremeyecekmişiz gibi geldi. "ölmesin" dedim içimden, "bari o ölmesin..."

    velhasıl çok güzel bir oyundu, çok güzel bir geceydi. ferhan şensoy'a teşekkürü borç bilirim.
  • ferhan şensoy'un güzide eserlerinden bir tiyatro oyunu.

    ılk izlemeye gittiğimde hiçbiryerden araştırmamıştım ki spoiler olmasın diye. ve fakat;

    --- spoiler ---

    her oyununa geç kalır ve bahanesini sunup seyirciden özür dilermiş. fakat bu geç kalma aslında oyunun bir parçasıymış. ne gariptir ki, boş bulunup benim izlediğim oyunda uydurduğu izmir-istanbul ulaşım sorununu gerçek sanıp yemiştim.

    --- spoiler ---

    saygılar üstat!
  • yıl 2016, aylardan mart. ferhangi şeyler oyunu antakya'da. yer meclis kültür sanat merkezi. ferhan şensoy'u ilk görüşümün üzerinden beş yıl geçmiş. beş yıl öncesinin de beş dakika öncesinin de -di'li geçmiş olması resmen delilik.

    bayağı kalabalık gelmişiz. bir, iki, üç, beş... sayamadım, çoğuz. ben zaten tek başıma sekiz kişiyim, beni saymayın yine kalabalık gelmişiz. oyundan sonra arkadaşlardan müsaade alıp koca külliyatta imzasız kalmış tek kitabımı, kazancı yokuşu, imzalatmak üzere sahneye doğru seğirtiyorum.

    masaya yaklaşıp kitabı uzatırken "merhabalardan bir demet" diyorum, gülümsüyorum. başını kitaplardan kaldırıp "siz de kimsiniz?" diyor, gülümsüyor. varsayalım ejderha, a şapkalı olacak yalnız.

    turgut uyar diyoruz. ferhan abi zayıflamış. ses tiyatrosu diyoruz. ferhan abi yaşlanmış. galatasaray lisesi diyoruz. ferhan abi'nin gözleri yorgun bakıyor. masal müfettişi diyoruz. ferhan abi çok yaşasın. kavuk diyoruz. ferhan abi nice 2000 ferhangi şeyler oynasın. pardon diyoruz. ben bir ferhangi şeyler daha izlemeden ölmeyeyim...

    kitabımı uzatıyor. bakıyorum, a şapkalı. piyango günler ferhan abi. sen n'aber la yaşamak?
  • bir hamlet bir de bu, hic kendilerini yenilemiyorlar, yillardir ayni sey. tiyatro dunyasinda kabul gorebilmeleri ne aci.