şükela:  tümü | bugün
  • kackinlardan bir (ve maalesef elimde kalan tek) hikaye :
    gecenin çökmesini bekliyordum. kendimi hapsettiğim bu evden, karanlığın yardımıyla kaçacak, içimde bir çocuk yazısı gibi kargacık-burgacık, okunması güç sıkıntımın kaynaklarına doğru doludizgin gidecektim.

    "gece olunca insanlar fare deliği evlerine girer ve..."

    1.

    bir otobüse bindim. bir yığın insanın, insanın içine düştüm. sırtım sırtlarına, kollarım kollarına sürtünüyordu. bu bende ürperti uyandırıyordu. solukları dayanılmaz bir koku taşıyordu. pis. İçlerinin, beyinlerinin, düşüncelerinin kokusu. kurtulmak için çabaladıkça etleri etlerime daha çok yapışıyordu. etleri... kadınların ve erkeklerin. erkeklerin beyaz etleri. bayılacak gibi oldum. İnerken geçkin bir kadının kıçına dirseğimle vurdum. kafasını çevirip bakmadı bile. özdekleşen kinimin tekmeleriyle, bu insan tünelinden geçtim. dışarıya attım kendimi.

    daha evden çıkarken nereye gideceğimi biliyordum. uzun zaman tenha sokaklarda dolaştım. yusuf'u düşündüm. gözlerimi kırpıştırdım, bir yığın belli belirsiz görüntünün içinden onu bulup çıkardım. yanımdaymış da birbirimize yaslanıp yürüyormuşuz gibi oldum. cam bir şişe gibiydi karşımda. bakışlarını yüzümde duyduğumda, dayanamamış, gözlerimi çinko tezgahın üzerinden ayırıp ona çevirmiştim. elideki şişeden bardağımı doldurdu. ürperdim. bir şişenin canlanması, bu yeşil gözlerle, sarı uzun saçlarla bezenip, bir anda hiç konuşmadan, gizlisiz, saklısız önümde soyunması. karşısında kıvrandım mı? yoksa...

    sokaklardan, sokaklardan, sokaklardan geçtik. tahta eski bir evin küçük bir odasına girdik. bu ışıksız odada ince kız elleriyle sarıp uzattığı cigaranın ateşinde, yüzünü, soyunuşunu, bedenini izliyordum.

    herşeyin bir sonu vardır. yaşamım boyunca yalnız bunu öğrendim. herşeyin bir sonu vardı. söylene söylene, kendi kendimle anlamadığım bir dille konuşarak yürüyordum. sokaklardan, sokaklardan, sokaklardan geçtim. yalnızdım. yusuf'un evinin çevresinde dolaştım. kapıyı vurup sormaya çekiniyordum. uzaktaki kırımsı yere çöktüm. cigaramı sardım. az sonra bütün insanlardan uzakta olurum. onların üstünde, bir kule gibi, bir kule gibi yürürüm. onların ayakları yerde. üstlerinden uçarcasına geçerim. herhangi birini tırnaklarımın arasında ezebilirim. hiçbirinden hoşlanmıyorum.

    "haydi kalk yürü evine artık. yapacak..."

    hiç görmediğim renkte sulardan, tepeciklerden geçtim. eve vararken ayaklarım yere değdi. sallana sallana içeri girdim. sessiz bir mekanın içinde, eşyalar sanki biçimlerini değiştirmiş, sofaların, odaların sınırlı boşluğunu doldurmaya çalışıyordu. çokluk bunları birbirine çarpıp kırasım gelirdi. bu nesneleri. cansız. bu iğrenç nesneleri. sendeledim, düşer gibi oldum. havları iyiden iyiye dökülmüş halının ortasına çöktüm. perdelerin arasından ışık sızıyordu. beni gözlüyorlardı. bütün ev halkı uykularını bırakmışlar. öyle sandım.

    yusuf'un uzun, ince kemikli parmaklarıyla, tütünlerin yarısını dökerek cigaramı sardım. bu iğrençliğin içinde, bir cigaranın dumanından, bir içki şişesinden elde etmeye çalıştığım avuntunun anılarıydı bunlar. cigaramı yaktım. dumanı içime çektim. uzun zaman tuttum içimde. cigara parmaklarımı yakıyordu. yaksın, dedim içimden. yanayım da. İşte yeniden ayağımın kayması, uzun ayaklarımın... bu düşlediğim sessizlik içinde, dipdiri yaşayan ben, benim kuş misali hafifliğim, başkalığım. bir dağın tepesine oturmuş, ayaklarımın dibinde oynaşan pirece küçük insanlara hükmediyorum. yeryüzünde denenmemiş işkence araçlarını akıl almaz bir buluşla ortaya koyuyorum. İnsanlardan herhangi birine uyguluyorum. dayanabilene aşkolsun. İşi bitenin yerine bir yenisi, bir yenisi, bir...

    İşte: bu kendi katıma yücelttiğim kadını ellerimle soyuyorum. uyarıyorum. İsteklendiriyorum. beyaz, duru teni altında gizli kadınlığı. o bir istek kasırgası içinde kıvranırken, ben yatağıma uzanmış onu seyrediyordum. şaşkın. umduğunu bulamama. titriyor. eşyalara sarılıyor. o iğrenç nesnelere...

    üşüyerek uyandım. başım dönüyordu. midem kazınıyordu. beyaz, yapışkan bir çamur yığınının ortasından, bütün dikkatimi kullanarak, daha çok bulaşmamak istercesine doğruldum. burnuma nerden çıktığını bilmediğim pis bir koku geliyordu. midem bulandı. bir ara bu kokunun kendi kokum olduğunu, artık etimin, kemiğimin kokmaya başladığını düşündüm. dışarı fırladım. yarı belimden aşağısı çıplaktı. geri döndüm. pantolonumu ararken gözlerim karardı. sandalyenin yanına çöktüm. kusacağım. ağzımdan yeşil, acı sular geldi. ne kadar zaman geçti bilmiyorum. ayağa kalkabilecek gücü bulunca, sandalyenin hasırına geçen parmaklarımı kurtarıp, ayağa kalktım. pantolonumu giydim. sofaya çıktım. duvara tutunarak banyoya yürüdüm. İçerden kilitledim. burasının iç açıcı bir serinliği vardı. soğuk su dökündüm. kurulanırken, vücudumun burnuma değdirebileceğim yerlerini kokladım. sanki koku alma duyularım yitmişti. banyodaki aynada kendimi gördüm. çıplak kendimi. yusuf'u düşündüm. traş olup deniz kenarına gideyim. belki açılırım, dedim içimden. kendim toparladım. usturayı aldım. yağlı kösele parçasının üstüne sürttüm. yüzümü sabunladım. gözlerimi aynaya diktim. İyice baktım kendime. her hücreme ayrı ayrı baktım. bir an elimdeki usturayı... böylece sonumu, gerçek sonumu görecektim. fışkıran kan aynanın üstünde bir leke oluşturacak, evdekiler banyonun kapısını kırıp girdiklerinde... al bir saçmalık daha. usturayı yerine koydum. aynada yeniden kendime baktım. dayanılmaz bir acı. kafamı duvara çarpmaya başladım.

    2.

    İyileşmem için hastahaneye yatırdılar. on gündür boş bir odada yalnız sabah akşam gelen doktorla, hastabakıcıyı görüyorum. İlaç veriyorlar. karşı koymadan içiyorum. İğne yapmamalarını söyledim. doktor nedenini sormadı. peki, dedi. geldiğimin ikinci günü kitap istedim. hastahanenin kitaplığından gelişigüzel iki kitap getirdiler. saçma sapan şeylerdi. okumadan geri gönderdim.

    dışarıdaki hayatımı irkintili, tedirgin hayatımı özlüyordum. o akıp giden kalabalıkları. bu özlemimi açıklayamıyordum. dışardayken bucak bucak kaçtığım bu sıkıntımın kaynaklarını burda.... gün geçtikçe sıkıntının benim bir parçam olduğunu anladım.

    İçimdeki konuşmalar artmıştı. başımı yastığa koyar koymaz birkaç kişi içimde bağdaş kurup konuşmaya başlıyorlardı. uykumda da sürüyordu bu. konuştuklarının içinde bana yabancı gelmeyen olaylarla yüklü sözler de geçiyordu. benim bütün karşı koymam, onları susturmak için çabalamalarım hiçbir sonuç vermiyordu. onlara kendimce bir biçim de veriyordum artık. İçimden koparıp atmanın olanaksızlığını görüyor, büsbütün umutsuzluğa düşüyordum. başım bir mengeneye sıkıştırılmışçasına ağrıyordu. gözbebeklerime varan bir karıncalanmayla, yatağın üstünde oturmuş kendi kendime söyleniyordum. alışkanlıklarım tepiyordu. İçkim, ince kemikli parmakların sardığı cigaram. bu oda içinde yapabileceğim işler sınırlıydı. dolaşmak, yatmak, avluyu seyretmek, verilen cigaraları belirli aralıklarla içmek...

    pencerenin önüne gittim. avludaki büyük ağacın altında bir cenaze arabası duruyordu. hastahanenin hemen bütün pencerelerinden süzülen ışıklar altında, araba açılan demir kapıya doğru gitti. bu birkaç dakika süren olay beni çok ilgilendirdi. bayanamayacağım. dayanamayacağım. işığı yaktım. odanın içinde bir duvardan bir duvara gidip gelirken anlamsız, boş bir hayatı ardımda sürüklemekten ne elde ettiğimi sordum kendi kendime.

    3.

    geldiğinizden ne kadar başka çıkıyorsunuz, zaten söylemiştim...
    kurtuldunuz, kurtuldunuz, yeniden...
    gün geçtikçe o da kalmaz...
    karamsarlığınız....
    daha önünüzde....
    genç...
    kurtuldunuz, bu...
    umutsuzluk, görüyorsunuz ki...
    zaten öyle sanıyorum ki, öyle...
    san...

    dinlemedim, bu beyaz gömleğinin içinde, bana bir şeyler anlatmak isteyen, çırpınan, beceriksiz adamı. teyzem az ötede duruyordu. bana bakıp gülümsüyordu. birazdan dışarı çıkacağız... elini uzattı doktır. sıktım. bir sözcük olsın söylemeden arkamı döndüm dışarı çıktım. bir zaman dış kapıda teyzemi bekledim. geldi. konuşmadan yürümeye başladık.

    "kötüler de yaşar. kötüler de. ben de onlardan biriyim. herkes benden tiksiniyor. ben de tiksiniyorum. herkesten. ve kendimden. çaresiz kendimden. sürüp giden yaşamaktan. ah niçin o anda..."

    yüzüme bakmaktan çekinir gibiydi. bense gelip geçenlere, evlerin pencerelerine, katranlı yüksek duvarlara, afişlere bakıyordum. yeniden dışarda olmak...

    - şurdan arabaya binelim.
    - hayır ben yürümek istiyorum.
    - kendini nasıl duyuyorsun?

    İyi, dedim ona eve gitmesini, biraz dolaşmak istediğimi söyledim.
    annen biraz hasta, dedi. onun için seni almaya gelemedi.
    İyi, sormadım, dedim. onu bir arabaya bindirdim. elimdeki bavulu verdim.
    eve erken gel.
    cevap vermeden yürüdüm. sokaklardan, sokaklardan, insanların arasından geçtim. herbirini ayrı ayrı solur gibi... İnsan kokuları. sürüp giden, her gün aynı yükü taşıyan insanların kokusu. ama hiç de hastanadekilere benzemiyorlar. bir şarapçının kapısından geçtim. şarap kokusu midemi bulandırdı. İçeri giremedim. ellerim ceplerimde, caddede bir gidip bir gelerek, kararsız, - yusufa gidecek miyim? ama bu... - akşamın çökmesini bekledim.

    gideyim. o kahvededir gene. niçin gitmeyecek mişim? çünkü... kahvenin olduğu sokağa saptım. köşeyi döner dönmez yusuf'u gördüm. yanında bir adam vardı. rengi soluktı. sırtında açık renk yeni bir ceket vardı. yusuf! yusuf! hayır bağırmadım. geldiğim yoldan geri döndüm. başım dönüyordu. İçimde bir eziklik duydum. bir cigara yaktım. herkesin içtiğinden. adımlarımı yavaşlattım. birden kalabalığın içinden yusuf'u seçtim. önüne bakarak yürüyordu. demin konuştuğu adam da yanında yürüyordu. karşı kaldırıma geçtim. görmesin beni diye. ağzım apacıydı. bir mağazanın camında silik gürüntümü gördüm. eskisi. bir korkuya kapıldım. sanki kendimden... cigaramı bir duvarda ezdim. hiçbir şey istemiyorum. beynimi delen sorularla uzaklaştım. ne görünmek, ne lanetlenmek korkusu, hiçbiri, hiçbiri... saplantılarımdan arınmıştım. dudağımı ısırıyorum. kurtulmuşum. peki şimdi ne yapacağım? hastahaneye girdiğim ilk günden beri dışarda olmayı istemiştim. ama böyle bomboş mu? evet, bomboş. erkenden eve gittim. yemekte beni bekliyorlardı. hepsinin yüzünde anlayamadığım bir sevincin aydınlığı. kurtuldu, kurtuldu. artık o da bizim gibi...

    4.

    odama çekildim. pencerenin kenarına oturmuş, bütün bu olanları düşünüyordum. hepsi bana anlamsız geliyordu. İyileşmeden önce kendi elimle kendi ömrünü kısaltan bir adam olduğumu söylüyorlardı. şimdi bu sağlıklı ömrümde ne yapacaktım? İçimde uyanan isteklerden kaçmak... böylece kurtuluşumu, bu saçma kurtuluşumu sürdürmek. bir yalanın peşinde. gerçekten hayatım bir yalan olabilir. bir yalan mıyım? kendimi aldatmak. başkalarını. başkaları kim? ne yapacağım? çırpınıp durmak. hep böyle. her gün aynı. bu korkunç devam. bıktım. kafamdaki ses? bir tıngırtı artık. bir adamın bağırışını duydum. karşı evin kapısını tekmeliyor, yüksek sesle kapıyı açmalarını bağırıyordu. birkaç evde ışıklar yandı. pencereler açıldı. kim bilir ne bekliyorlardı? durum öğrenilince içeri girdiler, ışıklarını söndürdüler. o fare deliği yuvalarında. adam umutsuzlukla yere çöktü. bir yardım ummuyordu artık. birden ayağa fırladı. az sonra nerden bulduğunu göremediğim bir kazmayla gelip, evin zaten çürümüş olan tahtalarını sökmeye başladı. kazma sesleri kafamda çınlanıyordu. uyuyamayacağımı anladım. oturduğum yerden kalktım. başım dönüyordu. dışarda, gerçekten böyle bir adam varmış gibi sokağa baktım. sarı ışıklar içinde bomboştu sokaklar. sıkıntımın arttığını duydum. konsolun üstündeki sürahiden bir bardak su doldurdum.

    kurtuldunuz, iyi oldunuz artık, sürdürmek tabii, tabii... uyku haplarından iki tane aldım. bir an duraladım. şişeye baktım. doluydu. bütün hapları avcuma boşalttım. düşsüz, sıkıntısız bir rüyaya dalmak için. hiç ses olmayacak. kimse... çöken dünyamın yıkıntıları altında, kımıltısız, dümdüz, uzandığım gibi, öylece kokmamı bekleyerek, devinmesiz, ama gene de dolu dizgin gidiyordum karanlığın içinde...
  • kendisini tanıyan bir insan şöyle bahsetti onun hakkında; "hakkari'de bizim köyde öğretmenlik yapardı. okul dağın tepesindeydi. her sabah öğrencilerden önce okula gider, 5 metrelik kar temizlerdi okulun önünden."

    bu cümleleri işitince daha çok hayran olduğum insandır ferit edgü.
  • "umutlu değilim ama umutsuzluğu yendim."
  • "yoksa aşık mı oldunuz" dedi kibirli bir gülüşle.
    "sizinle bir ilgisi yok" deyiverdim telaşlanarak.
    sadece sevesim vardı.
  • sevimsiz, soğuk bir insan. yazmak eylemi isimli kitabı ise göz atılması gereken bir çalışma. istiklalde feci büyük bir evi ve içinde inanılmaz tablolar var. elini sağa atsan avni arbaş sola atsan abidin dino geriye atsan burhan uygur filan var. hem oldukça büyük ve güzel tablolar. tam soyulmalık bir ev.
  • oylesine uzak ki anlar
    bellek durdugunda
    oylesine yakin ki
    o geceki usumemi usuyorum simdi
    o geceki urperti su anda ihtiyar bedenimde
    ama gene de ayni usume, ayni titreme degil.
    eksik bir sey var.
    o aksam da eksik bir sey vardi.
    tum yasamim boyu eksik bir sey vardi.
    hicbir zaman bulup cikaramadim.
    hicbir zaman bulup cikaramadim,degil mi?
    bu eksikligi mi aramaya dondum bu eve?
    bu yastan sonra? bulsan ne cikar? bulsan da artik neye yarar?
    neyi doldurursun? hangi boslugu? bosluklardan hangisini?
    hangi bir boslugunu delik desik yasaminin?

    "kanca" hikayesinden
  • "...
    nerden geldiğini pek anımsamayan/ niçin burda olduğunu pek bilmeyen/ kendine oldukça bulanık geçmiş yakıştıran/ ve buna inanması gerekip gerekmediğini/ kendisi de bilmeyen biri/ bir gün/ kendini ararken başkalarını buldu.
    ..."

    ferit edgü*
  • aforizma makinesi.
    dakikada 300 aforizma püskürtebiliyor.

    ben de aforizmaya karşı olmayanlardanım ama şu cahil adlı son aforizma kitabını virgülüne bile dokunmadan ben yazıp yüz ayrı yayınevine götürsem birine bile yayımlatamazdım eminim ki... kitap öylece akla geldiği gibi boca edilivermiş, kıvılcımsız, tatsız tuzsuz, ışıltısız, sıkıcı söz öbekleriyle, cümlelerle dolu...

    vesileyle uzun zamandır bu yazarın yaptığı bir dil yanlışına da değineyim de öyle bitireyim lafımı:

    şimdi yazarımız yılların eninde sonunda'sını "önünde sonunda" diye yazıyor sürekli. oysa deyimimiz belli bir hikayesi, geçmişi olan ve bu yüzden de doğru yazılışı "eninde sonunda" olması gereken, yaşayan türkçemizin güzel deyimlerinden biri. -kökeni ekşi'de ilgili başlıkta gayet iyi anlatılmış. merak eden bakabilir.

    herhalde yazarımız yanlış bir sezgiyle bu kullanımın hatalı olduğuna hükmetmiş olacak ki kendince bir çözümle hatayı gidermeye karar verip her yerde "önünde sonunda" diye yazmaya başlamış. hatta türkçemize yaptığı bu önemli katkının es geçilmemesini istediği için olacak, olur olmaz yerlerde üzerine basa basa bu kullanımı gözümüze sokmaya gayret ediyor. en azından elli kere görmüşümdür deyimi bu şekilde yazdığını.

    gelin görün ki bu deyimi bir an için hatalı kabul etsek bile bu düzeltmenin mantığı yine yanlış ve türkçe yetersizliği izlenimi bırakıyor okuyanda...

    çünkü eğer deyimin "aşağı yukarı" türünden bir şey olduğunu varsayarsak sonun karşıtı olarak en'in yerine "ön" yazmak yine yanlış bir tercih olur. olsa olsa "baş" ya da "başlangıç" olur tercih edilecek sözcük. yani "başında sonunda" ....

    yok, eğer ille de "ön" olsun ilk sözcük diyorsanız o zaman da ikinci sözcük "arka" olur: "önünde arkasında" gibi.

    yani uzun lafın kısası yanlış zannedilen bir deyimi düzelteceğim, diye tutulan yol çifte yanlışa götürüyor işgüzar yazarımızı... adamın her yazdığında bir cevher görenler de bu yanlışı tekrarlayarak yaygınlaşmasına yol açıyor...

    neyse ya, memleket zaten cadı kazanına dönmüş, ben nelerle uğraşıyorum burada...
  • "en uzak yer varamadığın, varamayacağın yer değildir." der yazar. "en uzak yer senin ardında bıraktığın, bir daha dönmeyeceğin, dönsen de bulamayacağın yerdir." der. yine pek acı söyler yazar.
  • "ey çaresiz
    neyin çaresini arıyorsun
    neyin çaresi var, neyin yok
    yaz bunları bir kenara
    bir gün belki bulursun çareyi
    insanlar ölmesin demiyorum
    istediğim ölümsüzlük değil
    ne kendim, ne başkaları için
    istediğim, çocuklar ölmesin..." o, gömüş, syf.65