şükela:  tümü | bugün
938 entry daha
  • ''tanrı'yla bir görüşme yaptım. arkasındaki duvarda diplomaları asılıydı. tanrı bana dedi ki: 'neden?

    neden bu kadar acıya sebep oldun?

    her birinizin kutsal, eşsiz bir kar tanesi olduğunu anlayamadın mı? eşi bulunmaz eşsizlikte, eşsizin de eşsizi bir kar tanesi olduğunu göremedin mi?

    hepinizin sevginin tezahürleri olduğunu anlayamıyor musun?'

    karşımda oturmuş, bir not defterine bir şeyler karalayan tanrı'ya baktım. ama tanrı bu meselede tamamen yanılmaktaydı.

    bizler eşsiz değiliz.

    süprüntü ya da pislik de değiliz.

    biz sadece biziz.

    biz sadece biziz ve hayatta başımıza gelenlerin bir nedeni yok.

    tanrı diyor ki: ''hayır, bu doğru değil.''

    peki. öyle olsun. neyse ne. tanrı'ya akıl öğretmek bana kalmadı ya''

    mükemmel olamayanların, mükemmellik ile hiçbir bağ kuramayanların verdiği dövüşün kulübü aslında fight club.

    ''ben pisliğim. senin ve bütün dünyanın gözünde ben pisliğin, iğrencin, ruh hastasının tekiyim. nerede yaşadığım, ne hissettiğim, ne yiyip ne içtiğim, çocuklarımın karnını nasıl doyurduğum ya da hastalandığımda doktor parasını nereden bulduğum senin umurunda bile değil. ve evet, aptal, bıkkın ve güçsüzüm; ama gene de senin çözmen gereken bir sorunum'' diyebilenlerin kulübü; sabunlar, havalı dövüş sahneleri ve zekice yazılmış birkaç satır show'un bir parçası sadece; sanki bir bilgi kırıntısı, buz dağının tepesi, minnacık bir bilgi, yani, ağzına çalınan bir bal; resmin gerisini kafanda tamamlıyorsun, tamamlayabilirsen elbette.

    sıra dışı bir eseri yorumlarken kaybeden güzellemesi ile mahvetmek istemiyorum yazdıklarımı, sakın ait olmadığım bir alana çekme beni, beat kuşağı sıçmıklarına hayran olduğumu filan düşünme.

    benim için özel bir yapım, bunu anlamalısın.

    defalarca izledim fight club'ı, on kez belki de.

    çözümlemesini yaptım, her sahneyi ve repliği ezbere biliyorum; birçok sahneye birden fazla yorum getirip david fincher'in yakalamaya çalıştığı detayları yakaladım. belki de hepsini.

    bahsettiğim ayrıntıları yazıp konuyu dağıtmak istemiyorum, bunu başka bir gün konuşalım; şimdi edebiyat ve sinema evrenlerini kıyaslayarak bir şeyler anlatmak istiyorum sadece.

    kitaptan uyarlanan filmleri bu zamana kadar hep başarısız buldum ben. fincher'in de chuck palahniuk'u sollayamadığını düşünüyordum, kıyamıyordum bir yandan kitabını okumaya; bir his geldi sonra ve iki gecede bitirdim.

    bambaşka gerçeklikler elbette ama bir ''the voice''karakteri varsa, orijinal metinlere yaklaşmak daha mümkün oluyor sanki.

    filmde de edward norton aynı zamanda bir ses karakteri olduğu için yazılı metin hissini yakalayabildiğimizi düşünüyordum.

    ama itiraf etmeliyim ki, film kitaptan çok daha başarılıymış, bırak aynı hissi yakalamayı.

    öncelikle, dengesi, ayrıntıları iyi ayarlanmış bir kitap değil bence dövüş kulübü.

    karakterler silik ve iddiasız.

    tyler'ı okurken brad pitt kadar <i>kırmızı</i> ceketli ve yakışıklı hayal edemiyorsun mesela, havalı bir karakter izlenimin pek olmuyor; gerçek kimliğinin tamamen zıttı bir zihin düşüncesi yaratabilmek için birkaç kere zorlama satırlar çarpıyor okurun gözüne.

    karakter bölünmesini işlerken bir beceriksizlik hissediyorsun, yetkin olmadığı alanda konuşan birini dinliyorsun gibi.

    çok sarsıcı bir temeli var aslında kitabın ama fikrin geliştirilerek bir büyüye dönüştüğünü hiç hissedemedim ben.

    marla, helena bonham carter kadar sıra dışı değil, sinir bozucu ve fevri ya da siyah değil. seksi değil, sigarayı o kadar güzel içmiyor. ühühü

    gerçek karakterimiz edward norton kadar sünepe değil, patronundan dayak yediği bölümü canlandıramıyorsun filmdeki kadar güzel bir şekilde.

    oyuncular filme nasıl hazırlandı bilemiyorum elbette ama, bu metin üzerine çok katlı bir bina yapmışlar karakterlerine, kendileri yükseltmiş her bir katı, chuck değil, kesinlikle değil.

    izlediğimiz ve hayran kaldığımız bir gerçeklik varsa bu sinema sanatının sayesinde özetle.

    kitabın kronolojik sırasındaki hatalar filmde yok mesela, marla'nın söylediği şarkı etkisiz değil; tyler ile seviştikleri sahneden sonraki replik beceriksiz değil. kitaptaki etkileyici satırları daha etkili bir vurgu tanıştırıyor seni.

    chuck'ı yer yer başarısız bulduğumu hatırlatmalıyım.

    beş yıldızlı bir gösterge hayal et, okurken beşten üçe kadar düşüyor ve tekrar toparlanıp dört yıldızda takılı kalıyor gibi gibi...

    ne kadar kötülesem de, dört yıldız ama, anlatabiliyor muyum yazarın bende yakaladığı hisleri?

    sikişmeyerek türünü tükenmeye mahkum eden her pandanın ve pes edip kendini karaya atan her balinanın, her yunusun alnının ortasına bir kurşun da ben sıkmak istiyorum çünkü.

    melih gökçek'in yeni müzesini yakmak istiyorum, şehirdeki transformers heykellerinin önüne sıçmak istiyorum; üçüncü havaalanına da öyle.

    ben joe'nin bu ülkede sıkışmış kalmış hayaliyim ve sabah kalkıp küçük hayatımı yaşayacağım.

    ancak peynir satın alıp televizyon seyretmeye yetecek kadar para kazandıran boktan bir düzenim olacaksa, ölürüm daha iyi.

    ''hiçbir zaman tamamlanmış olmayayım, nolur.

    hiçbir zaman halimden memnun olmayayım.

    hiçbir zaman kusursuz olmayayım.

    kurtar beni tyler, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar.''
3 entry daha