şükela:  tümü | bugün soru sor
  • örnek:
    bir papağan varmış gıcık mı gıcık..
    bir gün sokak önünde solcular gösteri yaparlarken papağan var gücüyle cama doğru bağırmış: "kahrolsun koministler!"
    bunu duyan koministler evi taş yapmuruna tutup harabeye çevirmişler. papağanın sahibi çıldırmış, eğer bir daha aynı şeyi yaparsa kendisini kümese kapatacağını söylemiş.
    başka bir gün, bu sefer de sağcılar gösteri yapıyormuş sokakta. bu sefer papağan "kahrolsun faşistler!" diye bağırmış ve yine olaylar gelişmiş.
    papağanın sahibi çok sinirlenmiş ve papağanı kümese kapatmış.
    tavuklar şaşkın şaşkın papağana bakmışlar, 5 dakika falan gözlerini alamamışlar. en sonunda papağan rahatsızlanıp tavuklara bağırmış: "ne bakıyorsunuz ...spular! ben siyasiyim sizin gibi fuhuştan yatmıyorum!"
  • türk ve japon şirketleri arasında bir kürek yarışı düzenlenmesine karar verildi.

    her iki takım da, performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık döneminden geçti.

    büyük gün geldi ve iki takım da kendini hazır hissediyordu. japonlar yarışı bir kilometre farkla kazandılar...
    yarış sonrası türk takımı çok sarsılmıştı.türk şirket yönetimi yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verdi. yapılan araştırmalar, analizler ve uzun çalışmalar sonucu düzenlenen raporlara göre hata bulundu ve çözüm önerisi getirildi. japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu.
    türk takımında ise 2 kişi kürek çekiyor, 3 kişi şeflik 3 kişi müdürlük yapıyor 1 kişi de dümeni kullanıyordu.
    çözüm olarak yönetimdeki düzeni güçlendirmek için 1 genel müdür atandı, ve sandaldaki ağırlığı dengelemek için kürekçi sayısı da 1 e indirildi.
    japonlara yeni bir yarış teklif etme kararı alındı.
    9 kişilik türk takımı japonlarla bir yarış yapmak üzere yeniden yapılandı.
    japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu.
    türk takımında ise yeni yapılanma şekli şöyleydi,
    1 genel müdür
    3 bölgesel müdür
    3 dümen şefi
    1 dümenci
    1 kürekçi

    ikinci yarışı japonlar iki kilometre arayla kazandılar.tepesi atan türk şirketi yönetim kurulu hemen harekete geçti. yarışın kaybedilmesinden sorumlu tutulan kürekçi kovuldu, müdürlere ve diğer personele sorunun çözümüne olan katkılarından dolayı ikramiye verildi.
  • çocuguna babasi güzel bir is kurmak için paçalari sivamis. ancak oglan salak oldugu için hiç bir isi beceremiyormus. babasi ona ne is bulduysa hepsini elini yüzüne bulastirmis berbat etmis. en sonunda babasi komple bir sosis fabrikasi kurdurmus. çocugunu elinden tutup, bari isi ogrensin diye hemen fabrikadaki bir sosis makinasinin basina götürmüs.

    "bak oglum" demis. "burdan böyle öküzü yolluyosun... aha diger taraftan sosis olarak çikiyor, bu kadar basit anladin mi?". çocuk dinlemeden basini sallamis, sallamis ta... sonra babasinin yüzüne salak salak bakmis ve; "peki buba, burdan sosisi goysak,oteki taraftan öküz olarak çukar mu ?" diye merakla sormus.

    babasu hemen cevaplamis: "maalesef evladim, o teknoloji bir tek senin ananda var...
  • ne zaman biri fıkra anlatsa çocukluğuma giderim...

    anaokuluna gittiğim yaşlardayım. biraz da erken başladığımı düşünürsek 5 yaşında falanım. nasıl travmatik bir ruh hali içerisindeysem artık kendi kendime bir karar aldım. aldığım bu karar "komik olmak"! evet kendime bir prensip belirledim: "ben komik bir insan olacağım" diye... (neyine o yaşta komiklik senin, oyna oyuncağınla ama değil mi?) aslında ailemde, çevremizde komik olarak hatırladığım hiç kimse yok. iki apartman ötede oturan, beyaz saçlarını kınaya boyayıp turuncu yapan teyzeden başka ama onunki de komiklik sayılmaz. neyse...

    o yıllarda komiklikten anladığım bir tek şey var: (onu da yanlış anlamışım, sonradan fark ettim) fıkra anlatmak! yani fıkra anlatacaksın ve komik olacaksın. ben bu düstur ile yola çıktım ama çocuk aklı işte. insanların anlattıkları fıkraları kendilerinin uydurduğunu zannediyorum. yani bir fıkra yazıyorsun kafadan, sonrasında onları millete anlatıyorsun, herkes gülmekten ölüyor. (millet de kimse, anaokulunda annemi isterim diye ağlıyan, hatta bazen altlarına kaçıran çocuklar)

    ben de koyuldum bir fıkra yazmaya. ama konsantre olmam lazım. o zaman oturduğumuz ev kibrit kutusu büyüklüğünde olduğundan ben salonda yatıyorum. annem yatağımı hazırlamış, ben yatağa girip yorganı kafama çekiyorum. annemle babam televizyon seyrediyorlar. ben yorganın altındaki karanlıkta tam bir konsantrasyonla fıkramı yazıyorum. ilk masterpiece'im. zannediyorum ki, yıllar sonra herkes benim bu fıkramı hatırlayacak. "ahhaa ne kadar komik değil mi, gülmekten gözümden yaş geldi" diyecek ve ben ülkü anaokulunun en popüler çocuğu olacağım... bir yandan bunları düşünüp, bir yandan da içimden fıkramı anlatma denemeleri yapıyorum ve deliler gibi kikirdiyorum yorganın altında. çünkü yazdığım fıkra çok komik, şimdiye kadar duyduğum en komik şey.

    annem dayanamayıp soruyor; "pişşt minik fare ne kıkırdıyorsun, gelip yerim ayakparmaklarını" diyor. (evet bu bi sevgi ifadesi, sanırım neden travmatik bi çocukluğum olduğunu anladınız sevgili okuyucu) ben dünyanın en mağrur ifadesiyle fıkra yazdım diyorum. annemin de babamın da suratlarında garip bir ifade oluşuyor. o zaman o ifadenin bir hayranlık olduğunu düşünmüştüm ama şimdi şimdi korkudan başka birşey olmadığını anlıyorum elbette. babam kekeleyerek "eeh anlat bakalım" gibi birşeyler geveliyor. annemin elini tutuyor o sırada. (eh tabi kolay değil insanın ilk ve o sıralarda tek çocuğunun daha 5 yaşında balatayı sıyırdığını görmek) ben önceden provasını yaptığım şekilde başlıyorum fıkrayı anlatmaya:

    "bir tane ali varmış (temel diyecek kadar taklitçi değilim tabi) ali bir gün bakkala gitmiş. -bakkal amca bir şişe süt, bir de ekmek, demiş. bakkal da aliye süt ve ekmeği uzatmış. ali - kaç lira diye sormuş. bakkal amca da - 3 lira demiş. ali cebinden 3 tane pil çıkartıp uzatmış. bakkal - bu ne? diye sormuş. ali de - pil! demiş."

    ben fıkrayı anlattıktan sonra kahkahalara boğulmuştum ama kendime geldiğimde annemle babamın suratında zoraki bir gülümseme vardı o kadar. bir daha da bu fıkra konusu hiç açılmadı. bu da hayatımda yazdığım ilk ve tek fıkra oldu.

    edit: böyle yazınca pek komik olmadı ama anlatınca harbi komik bi fıkra...
  • "fıkra, yaşamsal olaylardan hareketle anlatılan, anlatılanlardan bir sonuç çıkarma amacında olan, nükte, hiciv, mizah unsuru barındıran kısa sözlü ürünlerdir.

    mizah sanatının en temel unsurlarından fıkralar, çok eskiden beri var olan edebi metinlere örnek teşkil ederler. türkiye özelinde fıkra, çoğu zaman şahıs, yöre, topluluk ile özdeşleştirilir, ve bu unsurlara ait güldürücü ögeleri hatırlatışı ile güç kazanır. nasreddin hoca fıkraları, karadeniz fıkraları, bektaşi fıkraları bunlara örnektir.

    fıkralarda siyasal ve toplumsal olaylar ele alınırken belgelere,kanıtlara,aşırı ayrıntıya yer verilmez iddalı ve ispatlayıcı yönü ağırlıklı değildir."

    bu da fıkradır, yukarıda mevzu bahis fıkra olup olmadığı ayrı konudur:

    rakı sofrası

    cindy crawford ve asım, bir vapur kazası neticesinde ıssız adaya düşerler. ne yapsınlar, can sıkıntısından sabah akşam seks yaparlar. ancak, bir süre sonra, asım, durumdan zevk almamaya başlar. cindy, çıldırır. asım'a, ne olduğunu sorar, ne isterse yapabileceğini söyler. her türlü fantaziyle ve herşeyiyle emrine amade olduğunu, nerede hata yaptıysa düzeltmeye çalışacağını anlatır.
    asım inatla cindy'ye "istediğim şeyi yapabilmen mümkün değil" der. cindy çaresizlik içinde ısrar eder ve herşeyi göze aldığını söyler. asım, en sonunda "bir denemeye" karar verir.
    önce cindy'nin saçlarını kısacık keser. sonra memelerini filan örtecek biçimde ceketini giydirir. kestiği saçlardan bıyık yapar. cindy, ne olduğunu anlamaya çalışırken, asım onu, mümkün olduğu kadar erkeğe benzettikten sonra akşam olunca sahile gelmesini söyler. akşam olur ve cindy erkek kılığında sahile gelir bakar ki asım mükellef bir rakı sofrası hazırlamış ve masayı mezelerle doldurmuştur. asım ve cindy masaya otururlar ve asım elini kanka modunda cindy'nin omzuna koyar ve şöyle der: "ulan kazım, bir aydır kiminle sevişiyorum, söylesem inanmazsın!"
  • hmmm şimdi, sinyor carlo italya'da, fiat fabrikasinda işçi olarak çalişmakta... bir gün amerika - italya dostluk ilişkileri sirasinda kennedy geliyor fabrikaya, gezerlerken birden bağiriyor "vay, carlo! sen burada misin?" diye... carlo da selamliyor, cool bir insan carlo çok sırnaşmıyor, kennedy çok ilgi gösteriyor carlo'ya, tabi fabrikanin sorumlu adami da bozmuyor hiç, sahipleniyor carlo'yu, "carlocan sevdiğimiz bir işçimizdir, yakında müdür olacaktır" falan filan diyor... neyse, kennedy gidiyor sonunda, herkes carlo'nun başina üşüşüyor, "sen amerika başkanını nerden taniyorsun?" diye soruyorlar, carlo anlatiyor, "gençken ben amerikadaydim, başim biraz derde girmişti, bu da benim avukatliğimi yapmişti" diyor, carlo'nun cool olduğunu söylemiştim zaten... neyse, zaman geçiyor, bu muhabbetler unutulmuşken bu sefer fidel castro geliyor italya'ya, niye geliyorsa pek bir komünist fidel kastro sanayi, son hızla kapitalleşmekte olan italya'ya, neyse, geliyor, adet olduğu üzre de fiat fabrikalarını geziyorlar, fikralarda bir pattern oturtmak şart olduğu için de fidel de bağiriyor, "vay carlo, amigo" falan diyor heralde, yine kisa muhabbetler, övgüler falan, fidel gidiyor, herkes şaşkin tabi carlo'nun çevresinden, "castro'yu nerden taniyorsun?" diyorlar, o da diyor "ben gençken amerika'dan ayrılınca yolum bunlarla kesişmişti, sempatik devrimcilerdi, bir süre takıldımdı" diyor carlo, cool'luğun kitabini yaziyor yani :) neyse, sonra pattern'i takip ederek biri daha geliyor carlo'ya, kim geliyor? charles de gaulle geliyor sayin fransadan, cezayir sorununu yeni çözmüş demek ki, böyle dişarilarda gezebiliyor... "fiat fabrikasindan başka gezecek ilginç birşey yok mu italya'da?" dersen, var birüsü ilginç şey, ama işte carlo fikranin kalbi, carlo orada, mecburuz... neyse, diyor de gaulle "mon cher carlo, comment ca va?" diyor, bununla da muhabbet ediliyor, bu da gidiyor, soruyorlar yine carlo'ya, "peki de gaulle?" carlo diyor, "fransa işgaldeyken bu çocuklara yardım etmiştim biraz, charles'i da orda tanidim" diyor, sub-zero carlo :) etraf artik senin gibi böyle oha oha diyor, "amma adam taniyorsun" diyorlar, hatta müdür sazan çikiyor, diyor ki "nerdeyse papayi da tanirim diyeceksin" diyor, neyse sub- zero carlo da diyor ki, "jean paul benim iyi dostumdur" diyor, müdür "sallama ulan carlo!" diyor, carlo diyor ki "sana mi salliycam ulan gak desem fransa başkanı benim için bu fabrikayi satin alir" diyor, hayir böyle demiyor, ama ben olsam böyle derdim :) neyse, sonuçta bunlar anlaşiyorlar, gidelim bu pazar görelim diyorlar... carlo, müdür, müdürün yaveri gidiyorlar vatikan'a, kapıda hakikaten carlo adamlara bişeyler diyor, içeri giriyor, papanın özel dairesine, ve sonra da papa'nin yaninda ayine çikiyor... oradan bir bakiyor ki, müdürü bayilmiş, yaveri onu ayiltmaya çalişmakta, "bir dakka izin ver bana" diyor papa'nin kulağina, iniyor müdürün yanına, "nesi var?" diyor yavere, "beni papayla görünce mi bayildi?" diye soruyor, yaver de diyor ki, "hayır, sizi papayla görünce çok şaşırdı, ama arkadaki japonlar 'ya bu bizim carlo da yanındaki takkeli adam kim?' deyince bayildi" diyor, nokta.

    p.s: ilvana'ya bir mesajdan alinti. benim her konuşmam böyle, evet.
  • istanbul'a tüp geçit yapılması için ihale açılmış.. amerika, japonya vs. hepsi teklif vermiş, 10 milyar, 20 milyar dolarlar... bizim temel'le dursun ise 10 bin dolarlık bir teklif getirmişler.. komisyon gitmiş trabzon'a; temel'le dursun'u görmeye.. demişler ki, "ihaleyi size vereceğiz, anlatın bakalım projenizi?" temel başlamış anlatmaya... - "ben gidicem anadolu yakasına başlıycam denizin altından kazmaya, idris de gidecek avrupa yakasından kazacak. denizin altında ortada buluşucaz." yetkililer sormuş: - "peki ya hiç buluşamazsanız ne olcak?" idris de bu sefer atılmış: - "o zaman bir tüp geçit fiyatına iki tüp geçit yaptırmış olacaksınız..."
  • bazı zamanlarda insanlara ders vermek için tek yöntemdir fıkralar.
    bir e mail den alıntı:

    imam ve tanri

    bir köyün camisinde, imam cemaate vaaz vermektedir.ansızın içeri dalan bir köylü, köyü sel basmakta oldugunu haber verir. bütün cemaat hemen kendilerini dısarı atıp kaçar. sadece imam, bütün ısrarlara ragmen köyü terketmeyi reddeder ve tanrı'nın kendisini koruyacagını söyleyerek camide kalır.
    kısa bir süre sonra sular camiye ulaşır, imam çaresiz minareye çıkar. sular minarenin ilk katına yükselirken bir tekne imamı kurtarmaya gelir. ancak dini bütün imam, tanrı'nın kendisini koruyacagını söyleyerek tekneye binmez. sular yükselir. imam ikinci kata çıkmak zorunda kalır. bir tekne daha gelir, ancak imam yine tanrı'nın kendisini koruyacagına inancının tam oldugunu söyleyerek tekneye binmez. sular iyice yükselir.imam artık minarenin en tepesindedir. bir helikopter yaklaşır. içindekiler, durumun kötü olduğunu anlatarak , imama helikoptere gelmesi konusunda ısrar ederler.imam helikoptere binmeyi de reddeder.bir süre sonra sular iyice yükselir ve imam bogularak ölür.
    kendisini ahiretin kapısında melekler karşılar.
    melek: 'hoşgeldiniz, buyrun...'
    imam: 'cennete girmek istediğimden emin değilim..'
    melek: 'neden?..'
    imam: 'tanrı'ya biraz kırgınım.'
    melek: 'ne oldu ki?.'
    imam: 'ben hayatımı ibadet ederek geçirdim, insanlara hep iyilik yaptım, günahtan uzak durdum. yaşadığım köyü sel bastı, herkes kaçtı ama tanrı'nın beni kurtaracağına inandığımdan ben kaldım. görüyorsunuz ki şimdi burdayım.'
    tam bu sırada yukarıdan tanrı'nın sesi duyulur.
    'salağa, iki tekne, bir helikopter gönderdik.. kurtarmak icin daha ne yapacaktik? böylesine geri zekâlının benim katımda da yeri yoktur..'

    mail ın altında da şöyle bir not vardı:

    yukardaki fıkrayı benim milletime uyarlamaya kalkacak olursak.
    muhtemelen tanrı o gün geldiğinde bu ülke insanlarına öyle seslenecektir;
    'ben bu ulusa örnek alsınlar ve onu izlesinler diye mustafa kemal'i gönderdim. müsibetlerden kurtuluş yolunu, onun eliyle bunlara göstermeye çalıştım. ama onlar halâ benden medet umuyorlar... eh ben daha ne yapayim? her kurtulus icin bir mustafa kemal gönderemeyecegime gore her biri bir mustafa kemal olmayi ogrenmeliler...'
    ne dersiniz o gün bu gün mü acaba?

    (bkz: elçiye zeval olmaz)
  • mail den alıntı:

    ateist bir adam bir gün ormanda geziyor ve etrafindaki güzelliklere bakiyormus. 'evrim ne güzellikler yaratiyor!' diye düsünüp mest oluyormus. birden arkasinda kocaman bir ayi belirmis ve onu kovalamaya baslamis. adam bütün gücüyle kaçiyormus ama her arkasina bakista ayinin daha yaklasmis oldugunu farkediyormus. dakikalarca süren bir kaçisin sonunda adamin ayagi yerdeki dala takilmis, ayi adamin üzerine atlamis, pençesini kaldirmis. tam vurmaya hazirlanirken adam 'allahim!!!' diye bagirmis. bir anda zaman durmus, ayi donmus, ormandaki nehir bile akmaz olmus. bir anda orman kararmis ve gökyüzünden bir isik hüzmesi adamin üzerine parlamis. çok derinden gelen ilahi bir ses adama: 'yillarca bana inanmadin, yaratilisi kozmik bir kazaya bagladin, sana bu durumda yardim etmemi mi istiyorsun? seni sevgili bir kulum mu saymaliyim?' demis. adam utanç ve inat içinde: 'biliyorum bunca yildan sonra dindar biri olmayi istemem haksizlik, ama belki ayıyı dindar yapabilirsiniz. ' demis.
    ses: 'peki.' diye karsilik vermis ve isik kaybolmus.
    nehir tekrar akmaya baslamis.
    hersey eski haline dönmüs.
    ayi pençesini indirmis, iki pençesini de göge dogru çevirmis, ve konusmaya baslamis: 'allah'im, senin rizkinla orucumu açiyorum, hamdolsun verdigin nimetlere.'
  • "sene 2013 mart ayinin 21 i gunlerden persembe. onbinlerce insanin katili milyonlarca yuregi yakan orospu cocugu terorist basi,ulkemizde adeta bir iyilik melegi,, bir baris elcisi.."