şükela:  tümü | bugün
  • film izlemek isteyip de, akşam vakti loş ışıklı ortamda, malak gibi uzanmak suretiyle başlanan eylemin, bir süre sonra göz kapaklarının ağırlaşması neticesinde, "yok, uyumuyorum, gözlerimi dinlendiriyordum" ya da "ne dedi adam? kaçırdım ben" gibi cümleler eşliğinde dönüştüğü eylem. size olduğu kadar birlikte izlediğiniz kişiye de eziyettir.

    "hadi kalk, yerine yat"la son bulur.*
  • özellikle ağır tempoda ilerleyen filmlerde başıma gelen eylemsizlik momenti.

    filmi durdurup kaç dakika kaldığına bakmak, imdb'de puanına bakmak, sözlükte yorumlarına bakmak, eşşeğin sikine ve atın taşşağına bakmakla rezil olan bir film izleme sürecine girmiş bulunmaktayım. önceden sabahtan akşama kadar film izleyen bir sinefil olarak şimdiki düştüğüm durum içler acısı. interaktif gibi hiperaktif gibi bir şey oldum, öznesinin ben olmadığı hiçbir şeye katlanamıyorum. gelişen teknoloji mi bu benmerkezcil bir dünya yarattı, yoksa hayatın getirdiği hızlı yaşa temposu mu bilemiyorum ama bir filme sonuna kadar katlanamıyorum. teneffüs zilini bekler gibi filmin bitmesini bekliyorum. ara sıra on numara filmler geliyor, onları büyük keyifle izliyorum ama bir on dakika film canımı sıktıysa ileriye almak gibi bir hayvanlık yapıyor, test çözerken, kitabın arkasındaki cevap anahtarına bakan ortaokul çocuğu omurgasızlığında tüketiyorum film izleme serüvenimi.

    televizyonda zaten hiçbir filmi bitirememiş bir insanım ama sinema keyfi için büyük bir ekran, iyi bir ses sistemi, rahat koltuk aldım. ilk fırsatta yine filmden çıkıyor, aptal aptal msn listeme bakmaya başlıyorum. sevdiğim entryleri tekrardan okuyor, ördek gibi dolaşıyorum siteden siteye. youtube'a girip klip izlerken bilgi yarışması yapıyor, karnım acıkınca da dışarıdan yemek söylüyorum. bu kadar anlamsız tempo arasında film izlemek de aşırı konsantre gerektirdiğinden patates oluyor.

    godfather için iyi diyorlar, ben 15. dakikasına bile varamıyorum.
  • bir hastalık sanırım bu. psikolojik bir rahatsızlık. ben ki lise yıllarımda hayvan gibi film izleyen insandım. her gün en az bir, olmadı iki film izlerdim. evde yalnızdım, annem babamla samimi değildik. e arkadaşlarda akşamları pek gezme taraftarı değildi ve ben okuldan sonra bütün gün film izlerdim. seçerek, beğenildiğini duyarak aldığım filmlerin yanında şöyle bir düşünce yeşermeye başlamıştı bende; kötü film yoktur. ne kadar yanlış bir düşünceydi. ününü duyduğum ya da fragmanından etkilendiğim filmlerlerden dolayı sevmişim demek ki film izlemeyi. seçici olmanın verdiği bir hazmış. ama bu "kötü film yoktur" düşüncesinden sonra önüme gelen filmi almaya başladım. aralarında öyle iğrençleri vardı ki sonunu getirebilmek bir başarıydı. daha sonra lise bitti ve o dert, bu dert derken bayağı bir süre boş vakit bulamamaya başladım. sonra ne olduysa oldu, film hafızam silindi. izlediğim filmlerin hiçbirini hatırlayamıyordum. aşırı yüklemeden midir, tiksinmekten midir nedir bilemiyorum.

    ve ben bayağı bir aranın ardından ve şu son 2 yıldır inanılmaz boş vaktim olduğu halde film izleyemiyorum. internetin başında boş boş oturabiliyorum ama elim filme gitmiyor. sanki film izlerken hayatı kaçıracak gibi oluyorum. sanki yapacak, yapılabilecek o kadar şey varken uyumak gibi geliyor. halbuki hiçbir işim yok. ve bu boş vaktimde canım epeyce sıkılıyor fakat izleyemiyorum. dediğim gibi bu bir tür psikolojik hastalık sanırım. ve tahmin edebileceğiniz gibi tv de seyredemiyorum. yine lise zamanımda gece yarıları cnbc-e izlememle başlamıştı halbuki uykusuzluk problemim de. ama artık aşırı bir önyargı var üzerimde bu tür şeylere karşı.

    bir senede 4-5 film izleyebiliyorum ve aslında o kadar kötü birşey olmadıklarını anlıyorum her izleyişten sonra. sizi bambaşka dünyalara götürebiliyorlar. farklı şeyler düşündürebiliyorlar, bir an dertlerinizi unutturarak. fakat gel gör ondan sonra yine aynı zorluk, aynı isteksizlik.

    eskiden güzel bir film aldığımda annem ve babamla izlemek isterdim bazen. ama onlar istemezlerdi, film sevmezlerdi. nasıl derdim ya, nasıl izlemezler. "film izlemeyi kim sevmez ki?" derdim. "ben de büyüyünce acaba böyle mi olacağım" derdim. "öyle olursam oyun moyunda oynayamam ben o zaman" derdim. düşünür düşünür anlam veremezdim...

    ve şimdi, bol can sıkıntılı boş vaktime rağmen, ne film izleyebiliyor, ne tv bakabiliyor ne de oyun oynayabiliyorum. büyüdüm mü ne? ya da bir hastalık mı bu? ha, şunu da belirtmeliyim ki, bu film izleyemeyerek dolduramadığım boş vaktimi kitap okuyarak doldurabiliyorum. ki eskiden hiç okumazdım. şaşırıyorum şu halime ve bu beni ciddi ciddi düşündürüyor.
  • internetin yaygınlaşması ve hızlanmasıyla, arama motorlarının işlevselliğiyle, gülmek istediğimiz zaman 30 saniyelik kahkaha attıran videoların şıp diye önümüze gelmesiyle, ekşi sözlük vikipedia gibi bilgiye ulaşmada en kısa yolu yaratan sitelerin ortaya çıkmasıyla beynimizin zaman/kazanç toleransı öyle küçüldü ki artık filmlerde alışıla gelmiş olay örgüsü açıklamalarına tahammül edemez hale geldik.

    görselliğin her anının direk uçsal uyarım yapmasını bekler durumdayız. ileriye yatırım yapan durağanlığa katlanamayacak bir beyin alışkanlığına içine girdik. konu gelişimine, karakterlerin ruh halini ortaya seren diyaloglara eş zamanlı şahitlik yapıp onlarla birlikte yavaş yavaş yürümektense direk sonuca ulaşmakta ısrarcıyız. belki de bu yüzden film izleyemiyoruz artık.

    ama scrubs, house gibi dizileri, south park, futurama gibi çizgileri sıkılmadan izleyebiliyoruz. çünkü emek memek uğraşamayıp da hızlıca sindirmeye şartlanmış beynimize en uygun besinleri sunuyorlar.
  • torrent ve benzeri programlara bağlayınca meydana gelesi durum. kendimce dvd kolleksiyonum vardı ve dvd alır almaz filmi izlemem en fazla 2 3 gün aksardı. torrent sörfçüsü olduğunuz anda başınıza gelecek şey; aaa bunu indireyim bayadır izlerim diyordum bak, dur dur şu da varmış haa, üff şunu da indireyim dursun bi yerde derken elinizde 100ü aşgın izlenmemiş film ile kalırsınız. son dönemde bilgisayardaki filmleri cd ye mi çeksem diyorum belki bir faydası olur*.

    edit: imla. ha bu arada hala kıçımı kaldıramadım filmleri cdye yazmaya. galiba cd-rom teknolojisi böyle böyle yalan olacak*
  • benim içinde bulunduğum eylem tipi. maksimum yarım saat dayanabiliyorum arkadaş, sabit duramıyorum uzun süre, odaklanamıyorum filme. yanımda başkaları varken izleyebiliyorum ancak. bu bir yalnızlık sendromu falan olmasın.
  • bir tür hastalık.sinemada değilsem eğer bir türlü izleyemiyorum.dikkatimi toplayamıyorum sinemada bile ara ara sıkılıp telefonumu kurcaladığım oluyor şimdi de filmi durdurdum bu entryi giriyorum mesela.sırf bunun yüzünden nice filmleri heba ettim.inception'a 3 kere başladım hala sonunu getiremedim.derdim çok büyük sözlük dikkatimi veremiyorum yitti gitti yine bir film daha....
  • sonunu tahmin edip basarili oluyorsaniz etrafinizdakilerin sizinle film izlemek istememesi yuzunden gerceklesebilir. ne yapayim yani, en ufak bisi desem hemen "bi sus yaaa!!".
  • dışarıda çok gerçek bir hikaye var günlerdir... başrol oyuncuları ancak kırmızı halı üzerindeki fotoğraflarından görmeye alışık olduğumuz ünlü yüzler değiller. hepsi genç ve taze yetenekler, sinema diliyle; "umut vaat ediyorlar." sen gibi, ben gibi, biz gibiler, ama en çok da "bunlar" gibiler. bunlar bunlar'ı iyi bilir; rahatça aynı dili konuşabileceğin insanlardır onlar, anlaşmazlıklarda ise ortak bir dil yaratabilmek için çabalayacak insanlardır aynı zamanda. bunca zamandır zorla ezberletilen, saygısızca dayatılan rollere karşı çıkıp, kendi filmlerini kendileri yazıp kendileri oynamak için çıktılar bu yola. film bu ya; kötü adamlar bile var, hem de en sahicilerinden. öyle ki yalanlarının, oyunlarının ardı arkası kesilmiyor. ama tüm bu kötülüklere rağmen; bu hikayeyi yazanların elinden çıkan senaryolar, yarattıkları replikler, doğaçlamanın, yaratıcılığın ve mizahın en güzel örneklerinden. müzikleri ise yüzde yüz özgün, tamamıyla bu filme has. görüntüler montajsız, efektsiz olduğu halde nefes kesiyor; hem umutlandırıyor, hem sevindiriyor, hem kızdırıyor, hem üzüyor, hem hüzünlendiriyor... bin bir çeşit duygu bir arada. "bunlar ancak filmlerde olur" lafı çoook uzaklarda kalıyor sonunda ve bu filmde figüranlık rolü bile buluyorsunuz kendinize. hal böyle olunca; ekranda izlenmeye hazır duran kurgular, dışarıdaki gerçeğin yanında çok ama çok zayıf kalıyor.

    geleceğe not: uzun seneler sonra, buralar duruyor olursa hala, ve sen sevgili okuyucu bu yazdıklarımı okuyorsan, ve hangi günlerden bahsettiğimi merak ediyorsan eğer, her şey şöyle başladı; "28 mayıs 2013 taksim gezi parkı direnişi". daha fazla detaya ihtiyaç duyacak olursan da, aramanın gücüne inanmanı ve o gücün peşinden koşmanı temenni ediyorum. umarım gelecekte (de) görüşürüz...
  • favori oyuncu/yönetmen/film yoksa çöptür anlayışının getirilerindendir.

hesabın var mı? giriş yap