şükela:  tümü | bugün
  • hüseyin avni bey* ekseninde istiklal savaşı dönemi ankara' sını islamî cepheden***anlatan tarık buğra romanı. romandaki psikolojik tahliller gerçekten başarılıdır. özellikle romanın kötü adamı ali yusuf bey' in iç dünyasının tasvir edildiği bölüm hârikadır.
  • firavun imanı , tarık buğra ’nın sakarya meydan muharebesisonrasında kurtuluş şavası nın seyrini anlattığı romanıdır. romanı gerçekte de yaşamış kişiler aracılığı ile anlatır. bas kahramanlar. mehmet akif, hüseyin avni ulaş, hasan basri çantayetrafında onların fikirlerini, çabalarını anlatarak ilerler. buğra’ya vatanseverlikleri hiç bir şüphe götürmeyecek bu insanlar memleketin kurtuluşu ve yeniden kuruluşunu “türk-islam” geleneği etrafında şekillenmesini isterler. bu aslında çok doğaldır. çünkü bu toprakların aslı bu değerler ile yoğrulmuştur. lakin durum zamanla umdukları gibi olmaz. destek verdikleri uğruna epeyce tehlikeler göğüsledikleri ankara zamanla halifeye sırt çevirir. bu minvalde daha önceden var olan söylentileri ciddiye almaz bu ekip ya da “söz konusu vatan ise gerisi teferruattır” derler.. zaten romanda sıklıkla 1. meclisin çeşit çeşit insandan oluştuklarını, tek ortak yanlarının behemehal istiklale kavuşabilmek olduğunu buğra bize hatırlatır.

    1. dünya harbinden daha çetin zamanların asıl zafer alındıktan sonra, kişisel iktidar savaşlarının başladığını, ve bu sefer bir zamanlar aynı safta olanların birbirlerini yeri gelince acımadan feda edeceğinin resmi mehmet akif, hüseyin avni ulaş, hasan basri çantay gibi zamanla tüm hasletlerine rağmen gerekince muhalefet şerhi düşen değerli insanları tarihi seyirde bir aklama girişimidir.

    bu gerçek kişilere karşı buğranın sanırım direkt isim vermek istemediği için sembolik olarak oluşturduğu “ali yusuf bey” diye de bir adam vardır ki bu gayr-i meşru bir evlilikten doğmuş hayatında yediğini sandığı kazıkları gelecekte misli ile çıkaran, hiçbir ahlak normu olmayan, hayatı başkalarının ayakları kaydırmak üzere planlanmış, omurgasız bir heriftir. geçmişinde tefecilik, andaçlık, gazetecilik, yayıncılık yolu ile istanbul’da bir çok kişinin açığını arşivlemiş ve bunlar vasıtası ile zamanı geldikçe rant elde etmiştir. yaptıklarından aklanıp ne zaman yeni bir hayata başlamak istese geçmişi onu hep takip etmiş, çok sevdiği nişanlısından bile bu yüzden ayrılmak zorunda kalmıştır. ve bir şekilde-ki bu zile’de sahte bir isimle kendisinin başlattığı isyanı bastıran akif, hüseyin avni, hasan basri ekibinin bu becerisini kendi üstüne almayı başarıp takdir alması ile olur- ankara’da mustafa kemal paşa’nın güvendiği adamlar arasına girmeyi başarır. ankara hükümetinin rusya ile olan ilişkilerini düzenler. bu düzen ilk zamanlar çift taraflı çalışmak üzerinedir. ve buğra ali yusuf gibi bir çok insanın aslında böyle ihanet ettiğini, kendilerini sağlama almak pahasına nasıl fırıldaklar çevirdiklerini, daha da önemlisi okucuya “ size anlatılan o dönem insanlarının siz menem insanlar olduğunu biliyor musunuz” mesajları devamlı hatırlatılır. buğra’nın ali yusuf’u 225 sayfalık kitabın neredeyse 50 sayfasında anlatması bu sembolik kişiliğe dikkati çekmek istemesinden.

    yer yer de küçük ağa’da oluşturduğu karakterlere de atıf yapar tarık buğra ki bu okuyucu için güzel-belki de nostaljik-bir supriz olur. herkesin bir şekilde dirsek temasının olduğu, kimin tam olarak ne olduğu belli olmayan bu dönemde küçük ağahala akşehirli hoca’dır ve bursa’da ankara hükümetinden saklanmaktadır. ve yavaş yavaş fikirlerini değiştirip kuvvacı olma yolunda evrilmektedir. tarık buğra bu evrimle esnasını ve mekanını- yanlış hatırlamıyor isem- küçük ağa romanında bir kelime ile de olsa açık etmez okuyucuya. hoca yeni evli bir de bebeği olmasına rağmen ortadan kaybolur. herkes onun canınden endişe ederken o sahneye “küçük ağa” olarak çıkıverir. firavun imanı meraklı okuyucuya hoca’nın akibetini fısıldaması açısından da önemlidir yani.

    sonra küçük ağa’nın meşhur çolak salih 'i de görürüz bir ara sahnede. hüseyin avni zile’ye gitmeden önce birini araştırmak için çolak salih’i devreye sokar. buradan da okuyucu “iyi” adamların hep bir şekilde irtibatta olduğunu anlar ama tarık buğra burada bir şeyi gözden kaçırır. “ankara’da kendinden ayırmaz oldukları küçük ağa ile çalışmış bir kuvvacıyı, çolak salih’i bu işe koştu” demesi küçük ağa’nın henüz hoca ilen bir bursa gecesinde derin muhasebeler ile kıvrılıp saf değiştirmek üzere olduğu, henüz hoca olarak canından endişe ettiği ama “küçük ağa” olarak ortaya çıkmadığı dönemden epey öncedir.

    edebi yönden ise bence firavun imanı zayıf bir romandır. sanki biri buğra’yı bu konuda kızdırmış, o da bunu alelacele ayan etmek için çala kalem bildiklerini, aklına geldiği gibi düzene sokmadan, yukarıda da örneklediğimiz gibi bazı zamanlama karışıklıkları ile akıtıvermiştir kağıda.

    kişilerin düşüncelerini aktarımı, olaylar zincirini birden okuyucuya boca edivermesi, bir tezi savunurken kesip birden başka bir hava çalması küçük ağa, osmancık ve yağmur beklerken’in yazarının alışılmış leziz tadını aratıyor okuyucuya. dönem ile ilgilenen bir okur bu düşünce dalgalanmalarını atlatıp romanın tezine ulaşabilir lakin dönem okuması yapmamış bir okuyucuyu hayli zorlayan bir roman olmuş firavun imanı bu açıdan.

    ben kisaca ozetlemeye calistim. sonra hazreti google'dan da arattim. bir de söyle güzel bi yazi cikti. buyrun, afiyet olsun:

    http://www.millikultur.net/…e?t-firavun-man-88.html
  • (bkz: iman-ı yeis)
  • 3 gündür taksim'le ilgili tek satır adam gibi haber yapamayan ntv, cnn turk gibi kanalların polisin çekilmesinin ardından sözde!! haber yapmaya başlaması, taksim'de toplananlar için "halk" kelimesini kullanmasıyla içinde bulundukları durum. fayda etmeyecek ama.
  • nicedir yitirdiğimi sandığım vatan sevgisini içimde diriltmiş romandır.

    mehmet akif gibi ve bilhassa hüseyin avni gibi adamların hala varolduğuna, yaşadığına ve bir yerlerde -nedendir bilmem-sessizce olan biteni izlediğine inanmak istiyorum.
    gücünü bir tehdit gibi kullanan şehir eşkıyalarına inat, siyaseti paçavra zihniyetlerine örtü yapanlara inat, inanan ve inandığı gibi yaşayan, zerre fütur göstermemiş, “sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” diyebilmiş bu adamların yaşadığına inanıyor olmak beni hayata bağlayan zayıf bağ.
  • “kısa bir aradan sonra da tanrı’sına dert döker gibi devam etti:
    “ama, aramızda zaferi ve kurtuluşu, şu veya bu sonu, kendi çıkarları, kendi hırsları için isteyenlerin bulunduğunu da biliyoruz...
    bu da kalbimi korku ve umutsuzlukla titretiyor. kapıldığım tek korku ve tek umutsuzluk işte budur. bu, bana kesin yenilişle bir geliyor. ruhiyatçılar ortak tehlikelerin insanları birleştirdiğini söylerler. bu en büyük tehlike günlerinde darmadağın olan, her biri bir başka şeytanın ucunu gösterdiği bir cankurtaran simidine doğru atılan, hepsi de kendi seçtiğinin dışında cankurtaranların kurşundan olduğunu iddia eden, doğrunun kendisinde olduğuna inanan, bu inanışın karşısına çıkan bütün yorum, bütün iyi niyet ve açıklama çabalarını daha başlangıçta tepelemekten başka bir şey düşünmeyen bu insanlar, mehmetçiğin zaferinden sonra, hatta zafer ümidi belirince neler yapmaz, nasıl gaddarlaşmazlar?”

    romanın yazarı tarık buğra’nın mehmet akif’in ağzından bu sözleri bize duyurduğu kitaptan bu satırlar.
    ülkenin kaderi lanetli kalemle yazılmış gibi. tekrar ve tekrar ve tekrar.