şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: albatros). bir okyanus kuşudur, bir kuşa yakışmayacak kadar kocaman gövdesi, uzun ve dar kanatları vardır. bu gövdeden beklenemeyecek kadar zarif bir süzülüşle uçar gökyüzünde. kilometrelerce yol kat eder, saatlerce havada kalabilir, gücü ve dayanıklılığı hayranlık vericidir. bir çok öyküye, resme, müziğe esin kaynağı olmuştur.

    ilginç bir özelliği var fırtınakuşunun ; bu gövde, o güçlü kanatlar, olağanüstü dayanıklılık bir fırtına çıkmadığında hiçbir işe yaramaz. uçamıyor albatros fırtına çıkmadığında, bir fırtınayı arkalarına aldıklarında saatlerce kanat çırpmadan uçabilirken, rüzgar yoksa yerlerinden kıpırdayamıyorlar bile!
  • hydrobatidae(fırtınakırlangıçları) familyasından bir tür kuş. lat. hydrobates pelagicus
  • çok aptaldırlar, kendi seslerine benzeyen sesi çıkaran her şeyi kontrol ederler. taklit eden bir insan olsa bile.
  • hamdullah suphi'nin mustafa kemal'e hitaben yazdığı, aslında kurtuluş savaşı'nın şifrelerinin de verilmiş olduğu, harikulade yazı..

    "onu ilk defa meclis'in önünde ve kürsüde görüyordum. eski anadolu, onun davetine, her şekilde, her kıyafette birtakım adamlar göndermişti. bektaşî şeyhleri, konya çelebileri, medrese uleması ayaklarında eti çarıkları, asurî kılığında, şarklı ağalar toplanmışlardı. okulun yetiştirdiği kimseler, dağın, kırın ve geleneğin yetiştirdiği kimselerle birlikte toplantı halindeyiz. kürsüye çıktı ve davasını açıkladı. bugünkü türkiye, iyi söylenmiş bir söz üzerine kurulmuştur.

    fırtına kuşu, elinde kendinden başka bir kuvvet olmaksızın karşımıza çıktığı vakit, ona kim inanırdı; eğer sesinde büyük iman olmasaydı. kelimeler ağzından çıktıkça arkada bir şey kurulduğunu anlıyorduk. konuşuyor ve bir şey bina ediyordu. her kelime kayaların içine oyulmuş çukurlara temel taşları gibi iniyordu. kumral adamın mavi gözleri ara sıra dinleyenlere bakıyor.

    aramızdaydı, sesinde, eski bir milletin en iç kuvvetleri coşuyordu. dinlemiyorduk, görüyorduk; konuşuyordu, yapıyordu. mücadele kuşu kayanın üstünde kanatlarını açmış, iki gök parçası gibi bakan gözlerini süzmüş, haykırıyor. bu ses, ruhu derhâl etkisi altında bırakıyordu.

    söz adamı, fiil adamının yollarını açtı. memleketi kurtarmadan önce kalpleri yeisten kurtarmak lâzımdı. fırtına kuşu en evvel kalpleri kazandı.

    memleket kurtuluşunun başında bir hatip vardır; onun askerî, teşkilâtçı, ıslahatçı... bütün diğer kuvvetleri, hatibin inandırdığı ruhlar üzerinde çalışmak imkânını buldular.

    felâket günleri içinde, o, çerçevesi uçurumdan ibaret bir kürsünün üstünde konuştu. o, cihan karşısına bir davacı gibi çıktı. aynı kürsü üstünde o, bir gün hükümlerini verdi. o gün, o, bir hâkimdi. bir gün verdiği hükümleri yürütmek, tatbik etmek için icra vazifesini üzerine aldı, topladığı orduların başına geçti..

    önümüzde giden kuş, kılavuz kuş! hepimizin kalbinde senden gelen bir ışık, yeni ufuklara arkandan akıp gidiyoruz."
  • [cin korkunç bir sesle bağırır: "cezamı çektim ve intikamım alınacak*! ben yüce ve güçlü merkür ciniyim ve sen şimdi ödüllendirileceksin. her kim beni serbest bırakırsa onu boğazlamalıyım". bunun üzerine çocuk korkar ve hemen bir hile düşünerek cine şöyle der: "önce senin şişeye kapatılan o cin* olup olmadığından emin olmalıyım". bunu kanıtlamak isteyen cin şişeye geri döner. (...) bu kez cin eğer kendisini serbest bırakırsa çocuğa onu cömertçe ödüllendireceğini söyler. (...) aslında şişedeki cin diğer çoğu masaldaki şeytan gibi davranır: adi metali altına dönüştürerek servet bahşeder ve tıpkı şeytan gibi o da kandırılır. (...) simyanın altın çağı xvi. yüzyıl ve xvii. yüzyılın ilk yarısıdır. o çağda gerçekten bir fırtına kuşu, iblislerin hapis olarak hissetmiş olacakları ruhani bir kaptan kaçmıştır. söylediğim gibi bütün simyacılar merkür'ün kaçmasına izin verilmesine karşıydılar. onu dönüştürebilmeleri için şişede tutmaları gerekiyordu.] carl gustav jung - aspects of the masculine