şükela:  tümü | bugün
  • haslet, hassa, hilkat, tiynet, meşrep gibi eski kullanimlari vardir.
  • yaradılış, bir şeyin yaradılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu anlamına gelen eski dilde kullanıldığı söylene ama hala sıkça duyduğum bir kelime.
  • tabiat, mizaç, huy, kişilik, yapısal (insani anlamda).
  • ''yaratılıştan gelen maya'' demektir.önemli bir kelime.
  • (bkz: seciye)
    (bkz: tıynet)
  • gelin cümle içinde kullanalım:

    "her insan islam fıtratıyla doğar ama daha sonra ebeveynlerinin ve diğer çevresel faktörlerin etkisiyle yahudi, hristiyan, putperest, mecusi ya da götün teki olur."
  • (bkz: #23188145)
  • kadın erkek eşitsizliğiyle ilgili bi tartışma olduğu an müslüman alimler(!) olayı fıtrata bağlıyor ya "fıtratınıza sokayım" diyesim geliyor o an!
  • fili el yordamıyla bulma niteliğidir; başlangıçta var olduğu iddia edilen ilahi özden ne ölçüde uzak düştüğünüz de fili neresinden tuttuğunuz ile anlaşılır.

    söz konusu olan bir inanç sistemi olduğunda dışarıdan sayılabilecek eleştiri merkezlerinin karşılaştığı 'beyhude yere uğraşma' ya da 'kendi çöplüğünde eşelen' serzenişleri söz konusu inanç sisteminin kapalı devre işleyen bir döngü olduğundan hareket eder. ancak gözden kaçırılır ki irrasyonel olanın varlığı aklın yokluğu ile değil sakat bırakılması ile ortaya çıkar. bu sebepledir ki 'kutsalıma dokunma' refleksiyle 'bırak bunların üzerinde durmayı, zaten mantıksız işte.' söylemi aynı pınardan beslenir. her iki durumda da 'dokunmama' eylemi rasyonel olanın alanını daraltan kurtarılmış bölgelerin varlığını tasdiklediği gibi onların yayılmacı eğilimini de görmezden gelir. dengesizlik hareketsiz kalamaz; yayılmak durumundadır.

    elbette bu durum ilgili inanç sisteminin tekil öykülerini masaya yatırıp 'hadi çelişkileri bulalım' oyununa bir davet değil. her şey bir tarafa mevlana 'aklını allah resulunün önünde kurban et' demişken tekil öyküleri ya da tanrı sözlerini mıncıklamanın inananlar üzerinde işlevsel sonuçlarının olmayacağı da açık. ne var ki akıl, içerikten önce şablonun tutarlılığını ölçmemiz gerektiğini söylüyor; içeriğe ilişkin unsurlar ancak şablonun çözümlenmesiyle anlaşılır ve aşılır. yani peygamberin uçmasını değil ama yetişkin bir insanın bu öyküyü nasıl rasyonelleştirdiğini düşünebilir, yorumlayabiliriz.

    söz konusu olan şablonu ve kategorilendirme işleminin dinamiklerini anlama çabası olduğunda da mevzuubahis inancın temel kavramları üzerinde durmak, rasyonel olmayanın anlamlandırılması ve içselleştirilşmesinde nasıl bir rol oynadıklarını tespit etmeye çalışmak rasyonel bir girişim olacaktır.

    insan türünün antik yunan sonrasında yeni bir şey söylemek yerine eski cümleleri sürgit yeni şablonlara giydirip çıkartma uğraşı verdiğini aklımızda tutarsak, fıtrat kavramının da aslında var olan bir zeminin yeniden kurgulanmasında ibaret olduğunu, bu kavramın aslında felsefenin en eski tartışma mevzularından 'insan doğası' meselesinin bir varyasyonu olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. fıtrat meselesinde söylenen hiçbir şey orijinal değildir ve olamayacaktır. bununla birlikte kavramın islam düşüncesindeki yerini anlamak da kaya değer bir girişim olacaktır.

    fıtrat kavramının islam bazında neye karşılık geldiğini en iyi anlatan cümle sanrım temel referans metnindeki şu kısımdır:
    --şu halde bütün benliğinle, varlığını her türlü sapmadan uzaklaştırarak tümüyle doğru ve asıl dine yönel. allah’ın fıtratında bir değişme göremezsin. işte gerçek hayat dini budur. fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar/bilincinde değiller.-- (rum 30/30).

    cümlenin kaynağını ya da içeriğin gerçekliğini değil de oluşturulma şablonunu dikkate alırsak, fıtrat, insanın allah'a en yakın durabildiği nokta denebilir. zaten iddia da her insanın bu noktada yaratıldığı ancak sonraki süreçte kayma yaşandığı şeklindedir. bu kaymanın da iki başlıca sebebi var: birincisi rab kelimesinden türemiş olan terbiye, ikincisi de adalet ki bu da fıtratın kişinin bulunduğu toplumda ne ölçüde korunabildiği, yaşanılabileceği ile ilintili görünüyor.

    yukarıdaki fil meselesine gelince .....

    gazali fıtrat ve değişimi üzerine düşüncelerini ünlü fil meseli ile anlatır. öyküde ilahi hakikati bir fil simgelerken insanları ise üç kör adam temsil etmektedir. filin çevresinde dolaşan körler nihayet bir tarafından tutmayı başarırlar ancak herkes kendi el yordamıyla yaptığından bu işi, hepsi başka bir yerinden tutar hayvanın. biri kuyruğundan, diğeri kulağından sonuncu da hortumundan yakalar. hepsinin tuttuğu aynıdır ama her birinin tuttuğuna ilişkin ayrı bir tarifi vardır. bu öykü fıtratın gösterdiği değişimi anlatır kısaca. ancak asıl önemli nokta filin sabit durumda olmasıdır; fıtrat insandan değil filin varlığından kaynaklanır.

    aynı hikayenin bir çeşitlemesi de ibn-i tufeyl'in hayy bin yakzan isimli hikayesinde bulunur. asıl kahraman hayy his yoluyla hakikate ulaşırken ikincil karakterimiz absal ise akıl yoluyla ilerlemeye çalışır. geri kalan insanlar salamanlardır ve onlarda hakikat algısının yerini sosyal pratikler almıştır. sabit noktası yine hakikattir ve değişken olan insandır.

    bahsedilen üçlü kategorik anlatım antik yunan düşüncesinden islam felsefesine aktarılır ancak öykünün temel dinamikleri yeniden kurgulanıp islamlaştırılır. zaten hayy bin yakzan öyküsü de eski yunan mitolojik anlatımının yeniden elden geçirilmiş bir versiyonudur.

    söz konusu olan rasyonel olanın mevzilerini koruma iştiyakı olduğunda inancın tekil öykülerine yönelik çelişki arayışı ne kadar işlevsizse, rasyonel olanın alanını daraltan düşünce pratiğinin nasıl içselleştirilip sahte bir rasyonel kabuğa büründüğünü sürgit deşifre etmek de o kadar gerekli bir eylemdir. aksi halde araya çizilen ve her iki tarafın geçmemek üzere uzlaştığı bir çizgi ancak rasyonel olanın kitlesel düzeyde sakat bırakılma çabasına meşruluk kazandırmaktan başka bir işe yaramaz.

    eldeki örnek islam düşüncesi olduğunda fıtrat kavramı etrafında her ne kadar üçlü bir opsiyonel katmanlaşma, farklılığa açıklık görünüyor olsa da, temelde rasyonel olanı kategorik olarak dışlayan bir düşünce biçimi üretiliyor. meselenin can alıcı noktası yaratıcıdan çok yaratıcının vasfında temsil edilen bilginin, hakikatin bir ön belirlenim ve sabit noktası olarak orada duruyor olmasıdır. yani, islamda fıtrata ilişkin üç anlamlandırma derecesi aynı zamanda hakikate, bilgiye ne ölçüde ve nasıl ulaşılabileceği hakkında da bir yargıda bulunuyor. burada sabit bir bilgi ancak sabit olmayan bir alıcı kitlesi var. sürecin sonunda salamanların sayısal çoğunluğunun da etkisiyle sosyal baskın grubun eğilimleri fıtratın tezahürü olarak pazarlanabiliyor. zira hakikatin ne olduğuna ve nasıl belirleneceğine ilişkin genel kabul yalnızca inancın ilahiyatını ya da ibadet pratiğini şekillendiren bir unsur olarak kalamaz. hakikat algısının sabit bilgi üzerine tanımlanmış olması söz konusu bilgiyi içerdiğine inanılan kaynağın etrafında statik bir halka olarak toplanılmasına yol açar. var olan her durum bu statik noktaya ne ölçüde uzak düştüğüne bağlı olarak anlamlandırılır. bu tanımlama sistemi bir grubun tarihsel arka planı ve sosyal dinamikleri ile birleştiğinde, daha kötüsü kitlesel psikoloji ile sarmalandığında rasyonel düşünce tümüyle uykuya yatma eğilimine girecektir. günün sonunda hakikat politik bir tavırdır ve iktidar olanın meşruiyet algısınının temelinde yer alır; fıtrat, çoğunlukta olanın ortak eğilimlerinin bir yansımasına dönüşür. kitlesel olanın kendinde olan yanılgıyı kabul etmesi mümkün olmadığından kendinde olanı fıtratın görünür yüzü olarak kabul etme eğilimine girer. hem fıtratın meşruiyetine hem de iktidara sahip olan bırakın filin varlığından bağımsız olarak bir yaşam biçimi ya da düşünce çizgisi geliştirenleri, filin bir başka yerinden tutanları bile nefessiz bırakır.

    bilginin sabitliği yerinde saymaya, hakikatin sabitliği ise ona uzak ya da ters düşeni rızası olmasa bile yola sokmaya çalışanların varlığına kapı açar.

    mesele filin var olup olmaması da değil esasında; sorun, körün her elini attığında bir fil bulma hevesiyle hareket edip her tuttuğunu fil sanmasında; körler toplanınca az biraz görenin de körlüğe yatırım yapmasında.