şükela:  tümü | bugün
  • aynı sene gösterime giren mean streets ilk etapta bu filmin gölgesinde kalmış, seyircinin anlayamadığı bir dünyayı anlatmaya soyunduğundan, seyircinin daha rahat adapte olduğu five easy pieces daha çok rağbet görmüştür. scorsese biraz sitemkarlıkla bahsediyordu bir röportajında bu hadiseden.
  • ''yuvayi disi kus yikar'' tezimi dogrulayan, sarisin bir kadinin sarisin bir zekaya da sahipligini vurgulayan
    izlenmesi sart film.
  • jack nicholson'in enteresan bir karakteri oynadigi filmdir.. soz konusu karakter, gecmisiyle baglarini koparmis biridir..
    --- spoiler ---
    muzisyen bir aileden gelmektedir, fakat bu yasantisindan sıkıldıgından vakti zamaninda ailesinin malikasini terk etmistir.. gelin gorun ki bir zaman sonra babasinin hasta oldugunu ogrenir ve ailesinin yanina doner.. burada gecmisiyle hesaplasir, felcli babasindan ozur diler.. bu arada, kardesi carl'in sevgilisi catherine'e tutulur.. kisa sureli yasak bir ask da yasarlar.. velakin, catherine, nicholson tarafindan vucut bulan robert'a guvenmediginden bir iliskileri olamayacagini soyler.. ardindan da robert eski sevgilisiyle beraber yola dusurler.. bir benzin istasyonunda ara verdiklerinde, robert sessiz sedasiz yoluna devam edecek olan bir kamyona biner.. ve tabii ki yeni bir hayata baslar.. fakat dikkat edilmesi gereken bir nokta, robert'in kamyona binmeden once ceketini (mazisini?) mola verdigi yerde unutmasi (birakmasi?) ve cuzdanini (kimligini, gecmisini???) eski sevgilisine vermesidir..
    --- spoiler ---

    kisisel not: film, ankara'da bir cumartesi ogleden sonrasini hatirlatmaktadir*..
  • five easy pieces tek başına büyük bir film veya başyapıt sayılmaz ama 70'lerde amerika'da yapılan pek çok film gibi, onlarla beraber bir corpus'un parçası olarak daha anlam kazanıyor; ve bir karakter filmi olduğundan kelli robert dupea da aha şu şu etkilerin altında, gördüğümüz kimliğe sahip olmuştur gibi kolayca analiz edilemez gibi görünüyor. zaten dupea şu siyasi olaylar ve şöyle bir toplumsal yapı yüzünden bu hale gelmiştir denebilseydi film çok şematik, bunu söylerken biz de pek bir ukala olurduk. ya da biri çıkıp bu film alenen yabancılaşmayı anlatıyor dese gülünç olurdu. çünkü five easy pieces ne her sahnesi manayla dolu ve kesin bir meali olan, ne de hiç bir şey anlatmayan bir film. seyirciye ihtiyaç duyan, yorumlanıp üzerinde biraz kafa patlatmak isteyen, yer yer dupea'nın içinde olduğu boğuculuğu hissettiren garabet bir film.

    peki bu corpus nedir ve amerikan sineması için 70'ler neden bu kadar büyük bir san'at çağıdır? hemen dönemin diğer filmleriyle köprü kurmaya çalışırsak yaşanan iç boğuculuk biraz aralanabilir belki: one flew over the cuckoo's nest, taxi driver, the conversation, apocalypse now, the deer hunter, dog day afternoon, dirty harry... diye devam eden bir dizi filmde vietnam savaşı, watergate'in yarattığı daha önce benzeri görülmemiş bir siyasete güvensizlik atmosferi, çok alttan alta hissedilen bir ekonomik refah zemininde 68 kuşağı'nın özgürlük dalgasıyla buna tepki olarak doğan muhafazakarlığın yükselişi gibi artık dillere pelesenk olan pek çok toplumsal olayın etkisinde karakterler bir çıkışsızlık, robert dupea'nın jim carrey misali ara ara çıldırarak dışa vurduğu bir ruh anarşisi, yolda arabasına aldığı kadının her saniye pislik'ten bahsetmesine yol açacak raddede bir şeyler yığılması, bir ahlak sorgulaması, sorgulamaması, bir memleket nasıl kurtulur havası, bu ülkeden bir sik olmaz feryadı, bireysel kurtuluş için uzun tefekkürler gibi çeşitli ruhsal durumlara girip girip çıkarlar ve kendileri derin bir azap içindeyken kazanan sinema olur.

    five easy pieces da bu ahvalin de üstüne, mujik'in biraz abartarak çizdiği bir sınıfsal kriz içindeki robert dupea'nın ne baba ocağında ne yar kucağında, ne kendi evinde, ne müzük yaparken, ne işte ne alışverişte buhranından kurtulamayışından söz ediyor ve professione reporter'e orta yaparcasına öyle mahzun bir finalle bitiyor ki, yönetmen olun olmayın keselim diyorsunuz. öyle de güzel bir kare, öyle de bir hüzün.
  • hayatın ilkokul hayat bilgisi kitaplarındaki naiflikte olmadığı gerçeği, onun işleyişini başka kitaplarda, biz büyüyüp, koca adamlar olup üniversiteye gidince okuyacağımız kitaplarda bulabileceğimizi de garantileyemiyor maalesef. üniversiteye gidince ne yapıyoruz? ya, ilkokulda sahip olduğumuz iyimserliği de yitiriyor ya da ne bulduysak onunla yetiniyoruz: bilgi kitap şeklinde haplarla gelince oradaki teorilerin en zor denklemlerde bile bilinmeyenleri önümüze dökeceği gibi saf bir inanca kapılıp ciddi adam tavırlarına kapılıyor, bilgiyi kuşatmış bir müderris havasına giriyoruz. paradigmalar da böyle ortaya çıkar, bir meselenin çözümünde son derece iyi niyetlerle kullanılmaya çalışılan teorik enstrümanlar gün gelip uygulamada tekleyince bilimsel bir muhafazakarlığın savaş aletlerine dönüşebilir. bir zamanlar bir şeylerin idrakinde yardımcınız olmasını umduğunuz paradigma artık kıçıkırık, köhne bir zihniyetin sığınağı, dini imanı olur.

    sanat eserleri de böyle. sırf siz mektepte bazı teoriler okudunuz diye sanat istediğiniz mekanizmayla çalışmaya başlamaz. siz teoriyi doğru olduğu savıyla her yere uygulamaya çalıştıkça mecrasından sapan bilginiz artık öznelleşir, siz onun esnekliğine inanıp her şeyi o cendereye sokmaya çalıştıkça yaptıklarınız da bir aşırı yorumdan öteye gidemez. buna gelen eleştirileri de, bana abarttı dedi, bana hakaret etti, ben abartmış olamam, abartmam düşünülemez hezeyanlarına kapılarak karşılayıp karşı saldırıya geçer, belaltına vurmaya çalışabilirsiniz.

    böylece bir anda robert dupea'nın hangi koşullarda yaşadığı bir anda simüle edilmiş olur, karşısına oturduğunuz "entelektüel"in kofluğu, seviyesizliği ortaya çıkar, başınızı alıp gitmek isteyebilirsiniz.

    ama ben başımı alıp gitmek istemiyor, "sınıf" gördüğümüz her şeyde olduğu gibi five easy pieces'ın da birebir marksist terminolojinin kavramlarıyla, ya da elimizdeki örnekte bourdieu'nun moda kavramı habitus'la açıklanamayacağını iddia ediyorum. bourdieu sınıf kavramının üzerine niye yatmıyor da geliştirme gereğini duyuyor? demek ki sınıf demek, sınıf çatışması demek her şeyi açıklayamıyor da bourdieu habitus'u ortaya atıyor. habitus da işe yaramıyorsa? "işte o zaman sözlere direnme sanatını öğretmek yararlı hale gelir, sadece istenen şeyi söyleme sanatını. herkese kendi retoriğini kurmasını öğretmek kamu yararına bir hizmettir." (bourdieu) (bkz: #9340039)

    habitus da five easy pieces'ta açıklayıcılığını yitiriyor bence. mujik'ten alıntılar yapıyorum:

    "kahramanimiz, ailesi ve sinifsal kokenleriyle kavgali" (bkz: #9553083)
    "robert bey’in davranışlarının sınıfsal kökeniyle ilgili olduğunu anladık. burjuvaziyle bir sorunu yoktur" (bkz: #9850449)

    ya da

    "ilk anda, proleter hayat tarziyla gayet uyumlu, araziye uyum saglamis bir goruntu çizmekte. fakat, zorunlu bir nedenden dolayi baba evine geri donmesi gerekince, halinde vuku bulan bir takim transformasyonlara tanik oluyoruz." (bkz: #9553083)

    ilk alıntılar alenen çelişik, çünkü dupea'nın sınıfsal kökeniyle çatışmalı olup olmadığını anlayamıyoruz. burjuvaziyle bir sorunu var mı, yok mu belirsizleşiyor. ama burjuva habitusuyla yetiştiği için yeri gelince alt sınıflara karşı düşmanlaşabiliyor demek istiyor mujik. ama son alıntıya bakınca habitus'un sadece ailesiyle birlikte olduğunda açığa çıktığını belirtmek istediğini görüyoruz. yani alt sınıfa karşı sadece eve dönünce bir tepki gösterebilir hale geliyor olması gerek. o zaman, henüz ailesinin yanına dönmeden yol kenarındaki kafeteryadaki garsona neden aynı sınıfı paylaştığı "ezilmiş", mazlum biri gözüyle bakmayıp hasmane davranıyor ya da yolda rastladığı alaska'ya iş bulmaya giden alt sınıftan bir kadını neden yol ortasında bırakıyor belli değil. hani ailesiyle bir araya gelince alt sınıflara tepki duymaya başlayacaktı? aynı dupea için "işçi sınıfından arkadaşlarının bayağı sohbetlerinden buyuk bir zevk almakta, onlarla televizyon izleyip, birasını yudumlamaktadır filmin giriş sahnelerinde." deniyor. burjuva habitusu işçilerle ilk beraberliklerde neden patlak verip bir uyumsuzluk yaratmıyor peki? bu nasıl bir habitus? sadece işimize geldiğinde mi ortaya çıkıyor yoksa?

    belli ki habitusla işler yürümüyor, o zaman ben devam edeyim: dupea burjuva bir aileden gelen ama kendi ayakları üzerinde duramayınca işçi oluvermiş bir adam. sosyal mobilite hep yukarı doğru işlemiyor işte, bazen düşüşler de olabiliyor. ama dupea bu mobilizasyondan, mağduriyetten daha büyük bir bıkkınlık yaşıyor. seksî bir sevgili buluyor, yok. işçi olmasına rağmen maddi bir sıkıntısı yok, adamın arabası var, ı ıh. bir tatmin yaşayıp sıkıntısını üzerinden atamıyor. çünkü dupea beat kuşağını yollara döken, çiçek çocuklarını isyana sürükleyen bir çizginin devamında, önceki entryde saydığım politik nedenlerin de etkisiyle amerikan tarzı bir varoluşçuluğun mağduru. bu yüzden kafede müşteriye yemeğin yanında ekmek verilmesini yasaklayan saçmasapan kuralları bir bezginlikle bertaraf etmeye uğraşıyor, bu yüzden artık kafa sikme noktasına gelen bir otostopçuyu arabasından atıyor. parası da dahil her şeyini geride bıraktıktan sonra da guguk kuşu'ndaki hastanenin yolunu tutabilir ya da professione reporter'de italyan usulü bir varoluşçuluğa devam edebilir.

    ama sadece sınıflarla ya da habitusla açıklanabilecek bir derdi yok. çünkü sınıf üzerinden işe girişmek bahsedilen dönemin filmlerine konu olan pek çok çaresiz adamın büyük resmini (scarecrow'da nerden gelip nereye gittiği bilinmeyen al pacino ve gene hackman'ı hatırlayalım en azından) açıklamakta zorlanıyor. beat kuşağını yollara döken burjuva kökenli proleter oluşları değildi, keza 68 kuşağını da. diyelim bunuel'in burjuvazinin gizli çekiciliği derken elini belli edip kodlarını açıkladığı gibi sınıfsal bir vurgusu yok bu filmin zaten. bir vurgu varsa o da yönetmen rafelson'ın 68 kuşağı kökenli ve easy rider gibi bir filme fikir babalığı yapacak bir formasyona sahip olması olabilir.

    o halde, bu büyük resmi anlamlandıran şeyler "liseden kalma tarih bilgisi" olmaktan çıkar, her derde deva sanılan kavramların bir obskurantizm hırsıyla kullanılınca ayaklarının yerden kesildiğini, artık ayağa düşmüş bir "ben böyle görüyorum, sen böyle görüyorsun" göreceliğini alımlama estetiği şekline sokup her yanlış değerlendirmeyi o kılıfla meşru hale sokamayacağımızı da anlarız, mukadder yakupoğlu tarzı, böyle şeyleri yeni duyuyorum bunlar da ne şeklinde gülünç çıkışlar da yapmayız belki.

    çünkü sinefil olmak için sadece hep film izlemek yeterlidir ama sosyolog olmak için sadece sosyoloji okumak yetmez.
  • filmin sınıfsal tahlili için harcanan emeği takdir etsem de, bu öyküyü dönemsel ve dönemin mutlaka şart koştuğu üzere bireysel -yani bireyin birey oluşu ve içerisine girip çıktığı insan topluluklarından kendisini bir tarafa koyuşu- bağlamında tahlil etmeyi daha faydalı buluyorum. zira, öykünün kahramanın dertleri içerisinde doğduğu toplumsal sınıftan kendisini ayırmadan önce başlamış -öyle olmalı çünkü kendisini sınıfından bu nedenle koparmıştır- ve bir o sınıfa bir bu sınıfa geçip dururken de dinmemiş tam tersine şiddetlenmiştir. bence öykünün anahtarı, kahramanın "o kadar da iyi" bir müzisyen olmaması ile alakalıdır, bu nedenle "o kadar iyi" bir müzisyen olsaydı, -burjuva yahut değil- kendisine tabiatın sunacağı, hatta bu durumda sunacağı değil neredeyse şart koşacağı kaderi, yani bahsettiğimiz adamın doğası, mevcut durumunda, içerisinde doğduğu sınıf ve kendisine kültürü ve o kültürün imkanlarını devreden ailesi tarafından gümüş tepside sunulmuş olacaktı. kahramanımızın itirazı bu eksik tabiatına yani bir bakıma tabiatın kendisinedir.
  • sonda söylemem gereken şeyi başta söylüyorum (elimden gelenin en iyisi bu dostum, kızma) ben açıkçası bu filmin sınıfsal bir derdinin olduğuna inanamıyorum. inançsızlığımın temelinde sonlara doğru robert'in suskun babasına günah çıkardığı ve özür dilediği sahnede yer alan "ben çok dolaşırım bir şey aradığımdan değil, bir yerde uzunca bir süre kalınca bozulan durumlardan dolayı." deyişi yatıyor. bu öyle bir deyiş ki, 1969 yapımı easy rider'ı da dahil ediniz, 70'lerdeki neredeyse tüm jack nicholson filmlerine sirayet eden "küçük adamın, insanlık için küçük kendisi için büyük kayboluşu" şeklinde adlandırabileceğim o müthiş yalnızlığın tam ortasına kazığı yerleştiriveriyor. bu yüzden grapes of butcher'ın sınıfsal sıkıntının dile getirilişi ile stalker'ın kahramanın tabiata isyanı temalı tespitlerinden taşıp, bireyin kendisinin de anlamlandıramadığı yalnızlık durumunun ne denli "tek kişilik" olduğuna vurgu yapıldığını söylemek istiyorum.

    tamam, h. m. benshoff ve s. griffin'in america on film: representing race, class, gender, and sexuality at the movies adlı eserinde (p.187, wiley-blackwell, 2004) bu film, kapitalizminin işe yaramazlığına ve amerikan rüyasına kapılıp giden insanların ne denli sıkıntılı durumlara düştüğüne ilişkin eleştirel yapımlar arasında sayılmış (filmleri kitaplardaki özetlere ve açıklamalara bakıp yorumlamak da ne pis bir şeymiş; alın işte filmdeki sevişme sahnelerini eşcinsellik açısından değerlendiren bile çıkmış: http://books.google.com/…_4zqepk0iqw6vf4aps3q&w=800). ama yine de aslolan, amerikan rüyasının ya da kapitalizmin içi boşluğundan ziyade, insanın "artık susmuş olan" (eski idealist) babası karşısındaki hezimete uğramış/uğratmış oğulluğudur. bu film bunu yüze tokat vurur gibi değil, hayalara tekme atar gibi veriyor. haya diyorum bakın, yine eril. çünkü bahsi geçen ikili, baba ve oğul. anneye neredeyse hiç vurgu yok, o kadar sevişme ya da kadın-erkek ilişkisi üzerine başka türden sahne var idiyse de. temelde yalnızlıksa konu edilen, o da erkeğin yalnızlığı olmuş filmde.

    aslına bakarsanız buradaki yalnızlık teması, robert'i merkez edinmiş gibi dursa da, her biri yaşam bataklığına farklı farklı imkânlar dahilinde "kendince" batmış karakterleri sarıyor. rayette dipesto'yu o alt sınıf bataklığından alıp, biraz yukarı çıkardığınızda en entelektüel saldırganlığın ortasında "burada televizyon var mı? bazen televizyonda güzel şeyler gösteriliyor" deyiveriyor. bataklık değişiyor ama bireyin iç kazıntısı devam ediyor. altta ya da üstte olmak fark etmiyor, yanlış insanla sevişiyorsanız. yanlış insanla sevişiyorsanız, yanlış insanla sevişmiş oluyorsunuz. filmin sınıfsal iç huzursuzluklarla ilgili bir derdinin olmadığını, neredeyse her karaktere bir cehennem hayatı atamasından anlıyorum. bu cehennem hayatının herbirinin kendince nedenleri elbette vardır ama film bize bu nedenlere dair en ufak bir ipucu vermiyor, verse de bunu kısık sesle dile getirdiği için, onu daha da belirli kılacak eklemeleri biz yapmak durumunda kalıyoruz. bu sefer yorumlarımız sırıtmaya başlıyor. o sırıtan yorumlardan birini yapayım; örneğin ben robert'in, yol-üstü lokantasında önceden hazırlanmış olan/deterministik menünün dışına çıkamayan garson karşısındaki hak arayışını ve belirli/işe yarar katı kuralların dışına çıkmak isteyişini one flew over the cuckoo's nest'in (1975) tümüne sızmış olan, işe yarar kuralların da pörsüyebildiğine, bu yüzden esne(til)mek zorunda kalabildiğine dair yapılmış eleştiriyi yeniden gördüm. ama bu eleştiri sadece o sahnedeydi, sonra biz hayatın pisliklerle dolu olduğuna ve bu yüzden en temiz yer olduğunu düşündüğü alaska'ya gitmek isteyen saplantılı karakterin aktivist söylemlerine geri döndük.

    kamera öylesine robert'in penceresinden bakıyor ki, o da bir yalnız olan aktivist bayanımız konuştukça, hiçbirimiz onun derdine yanmadık. aksine onu yolda bıraktığımızda bile, "acaba gerçekten de aradığı mutluluğu/temizliği alaska'da bulabilecek mi?" diye düşünmedik. filmin sonunda, hamile olduğu söylenen rayette dipesto'nun robert olmadan ne bok yiyeceğini aklımıza getirmedik. partita dupea, acaba piyano tınılarının eksik olmadığı bu akıl hastanesinde tümüyle aklî yetilerini kaybeder mi diye tasalanmadık. herkesin müthiş yalnızlığında kahrolmaya yani çürümeye bırakıldığı bir yaşama alanında, robert'in cekedini bile almadan nereye gittiğini bile bilmediği bir kamyona atlayıp, yersizliğe yurtsuzluğa yelken açışını önemsediğimiz anda film bitti. klâsik bir söz ama tekrarı iyi gelir: ben ormana değil, ormanı oluşturan ağaçlara bakıyorum. the last detail'i (1973) izleyenler bilir, üç adamlık küçük bir film iken, büyük yalnızlığımıza ilişkin önemli tüyolar verir. bu filmde de böyle; her karakter öbüründen daha beter durumda; jack nicholson'ın 70'lerdeki filmlerinde bulunan neredeyse her karakter bir şekilde çıldırmaya bırakılmış gibidir. ya suçludur, ya kurbandır, ya akıl hastasıdır, ya ezilmiştir, ya aşırı fakirdir, ya kimsesizdir, ya alkoliktir, ya cinsî sapkınlıkları vardır. liste uzayıp gider. herbiri farklı kimlikler altında olmasına rağmen, felâket ölçüde tek kişiliği yaşamaya bırakılmıştır. umut deseniz yoktur. five easy pieces, işte olmayan bu umudun en sağlam itiraflarından biri gibi duruyor; sonunda o kamyona atlayıp, bir şey aramadan ortalıktan kaybolmayı marifet bilmeniz gerekiyor.

    benim için de tam cuk oturdu bu film. neden derseniz, detaylarını veremem. o kamyona binip gitmek ya da bir sabah sahil kenarında yerde yatarken uyanmak, üşümek, feribotla yalova'ya geçmek, belki geri dönmek belki dönmemek... bütün bunlar benim şu an için ne kadar anlamlı olduğunu tam ölçemediğim, karar veremediğim şeyler. robert'in de aynı şekilde karışık bir zihinle uzaklara kaçmak istediğini düşünüyorum. film bunu o jack nicholson deliliğiyle veriyor. ama vermeseydi de, olurdu; ama verdi, iyi oldu; bu konuda verebileceğimiz bir örneğimiz, ukalalık yaparken adını zikredeceğimiz bir filmimiz oldu. okumadığım için bir ahbabımın bahsettiği kadarıyla bildiğim, salman rushdie'nin öfke'sinde de benzer bir "erkek kaçışı" konusu işleniyormuş; onu bunu, her şeyi bırak kaç. arkanda bıraktıkların mutlu bir yaşama atılmış gibi düşünerek bırak kaç, bırak git; arkanda bıraktığın her şeydeki bozulmanın sorumlusu senmişsin, beyindeki ur senmişsin gibi bırak kaç. catherine van oost'un önem verdiği ne varsa, hepsini bırak kaç. çünkü bulunduğun her nokta, bir süre sonra tımarhaneye, eşin dostun da en büyük hücre arkadaşına dönüşüyor. çözüm mü? günah çıkaracağınız idealist kişinin susması, artık konuşamayacak ölçüde susması. işte film bunu veriyor.

    ben bu filme 10 üzerinden bir puan veremeyeceğim, kusura bakmayın. izlemeyen izlesin, kaçmadan önce izlesin, kaçmayı düşünüyorsa ama yapamıyorsa yine izlesin. yerinden memnunsa yine izlesin.
  • ünlü fizikçi richard feynman'ın mükemmel sadelikte bir dil ve müthiş bir özenle çok anlaşılır bir şekilde kuantum fiziği anlattığı, dünyanın pek çok üniversitesinde giriş düzeyindeki fizik derslerinde okulan kitabı.

    bunun bir de devamı vardır: (bkz: five not so easy pieces)
  • bir film böyle olmalı işte. bir yolda ilerler gibi bir aklın imgesinde devam etmeli