şükela:  tümü | bugün
  • walter benjamin'in das passagenwerk'inden:

    "cadde, flâneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam, kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa, flâneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. onun gözünde emaye kaplı parlak firma tabelaları, aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlıboya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar, not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; café’lerin balkonları da, işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır. yaşam bu çokyönlülüğüyle, değişikliklerden yana bütün zenginliğiyle ancak kurşunî parke taşlarının arasında ve despotizmin oluşturduğu bir arkadüzlemin önünde göverebilir."
  • walter benjamin'in baudelaire den esinlenerek ortaya koyduğu, paris sokaklarını arşınlayarak gerçeğe dönüştürdüğü figür. flaneur modern çağın bir karakteridir. bugün var olup olamayacağı tartışılır. eğer tartışırsak da bu tartışma bugünün artık modern değil post-modern zamanlar olduğu veya olmadığı tartışmasından kaynağını alır.
  • şehrin sokaklarını flu görmeye çalışandır.
  • gezerken seyreden, kösnül ve karamsar tabiatını sınırsız sorumluluğa lehimleyerek yaşamdan gerekli hazzın alınması gerektiğini düşünen ama bunu yaparken de özündeki bilgelik vasfından uzaklaşmadan atavik dogmalardan arınmış bir özbenlik ile kutsal sırrı kozmopolise açıklama derdine düşmüş yaşam acemileri için söylenegelmiştir çoğu kez.

    les fleurs du mal gibi kült bir eserin yaratıcısı charles baudelaire için bir ön ad olmaktan çok bir altkimlikt olan flaneur; allen ginsberg, gary snyder, william burroughs, jack kerouac, neal cassady gibi beat generation azaları için de söylenegelse de, en çok arthur rimbaud'a yaraşır nezdimde. öyle ki; dağınık saçlarla "dünyanın anasını ben siktim, babası da alkışladı" minvalinde adımlamak yaşamı kolay iş değil. en tâbi haklardan biri olan "tembellik hakkı"nın kullanım limitini geniş tutmak gerek en başta, pervasız olmak ama kopuk kalmamak, bilmek-yorumlamak ama irdelememek gerek.. birazcık dünyanın anasını sikmek lazım sözüm ona.

    walter benjamin yazın literatürüne bu sözcüğü kazandırdığında yusuf atılgan'ın aylak adam'ından bihaberdi elbet.. on the road, her ne kadar bir flanör miti olsa da benim gözümde turist ömer kadar etkili olamadı. ama yine de bu, "türkten flanör planör olmaz ulan, ne o öyle, karı gibin" fikriyatından uzaklaşmam için bir neden olamazdı elbette: haksız olmadığımın farkındalığına nailim çünkü bizden flanör çıkmaz. delikanlımız, aylağımız, serserimiz var bizim. ucuz şarap şişelerinde balık olan ayyaşlarımız, zom gezen delilerimiz, uçurtmaları elektrik tellerine takılan çocukluklarımız falan var: aylaklık bizim içimizde her zaman var. seviyoruz gezmeyi dolaşmayı, "uyumuyoruz ulan" demeyi, "ilk uyuyan ibnedir"leri. "alkolizm engellenmez"leri unutamıyoruz. unutmak için hatıra defterlerimizi yakalı çok oldu.

    çünkü biz, içimizdeki serserinin sigarasını hâlâ yakamadık. yakamadık.
  • 21. yüzyıl türk sinemasındaki temsili için: (bkz: kaybedenler kulübü)
  • münzevi kent gezgini.
  • işi gücü, işsizliktir. ona göre insanın avarelikle edindiği şeyler, çalışmakla kazanabileceğinden çok daha değerlidir.