şükela:  tümü | bugün
  • "edebiyatçı işini bitirdiğinde, geriye açıklanamayacak bir gizem duygusu kalmalıdır.” diyen müthiş yazar. ellerinden öperiz.
  • flannery o'connor öyküleri, "hiçbir iyilik cezasız kalmaz" öyküleri. güney gotiği diye adlandırılan tarzın alabildiğine tutucu, cahil ve ırkçı karakterleri. cehalet, tutuculuk ve ırkçılığın korkunç birleşimine sahip karakterlerin, en basit günlük olaylarda bile nasıl bir yıkıcılığa sahip olabileceklerinin tasvirleri. her bir öykünün, öykü ne kadar rahatsız edici olursa olsun, gülümseten bir afallatıcılığa sahip olan sonları. şiirsel adaletler ve güney gotiğinin hakkını veren günlük hayatın şiddet kapasitesinin sonuçları. tekinsiz atmosferler ve ustaca kurguyla yetkin bir üslubun birleşimiyle yazan flannery o'connor biraz daha uzun yaşasaymış, kimbilir ne başyapıtlar çıkaracakmış dedirtiyor. metis'ten çıkan iyi insan bulmak zor ve her çıkışın bir inişi vardır adlı öykü derlemelerini okurken, öykülerin sarsıcılığı, mutlaka sıcak bir içecek eşliğinde okumalıyım dedirtir size.
  • "a good man is hard to find" baslikli bir okuyusu vardir, okurken insanin kani donar. bir de bu oykuyle ilgili "a hard man is good to find" diye kelime oyunu yapan terbiyesiz insanlar vardır.
  • öykülerinde mükemmele yakın kurgularıyla insana julio medem sinemasının tadını verir. kısa yaşam süresi ona daha fazla yazma fırsatı vermemiş. ne acı keşke daha çok yaşasaydı ve daha çok yazsaydı. ama o dasein'e ve dolayısıyla martin heidegger'e inanıyordu. ölüm varoluşun tamamlanmasıydı.
    (bkz: mystery and manners)
    (bkz: a good man is hard to find)
  • metis yeni kitabını bastı, iyi insan bulmak zor. tekinsiz hikâye sonları için okunası yazar.
  • mayıs 1993 tarihli varlık dergisinin 1028. sayısında yer alan “o'connor: bir tanrı yazar” başlıklı tomris uyar ve fatih özgüven söyleşisi:

    tomris uyar: yıllar önce f. o'connor'ın birer öyküsünü çevirdiğimizde, aklımıza düşmüştü bir kitabını birlikte hazırlamak. belki biraz da çevirinin gerginliğini bölüşmek için.

    fatih özgüven: onu bana sen tanıtmıştın: ben de iyi adam zor bulunur’u* çok sevmiştim. oldukça uzun olmasına rağmen, üstelik çeviri süreci insanı pek mutlu etmemesine rağmen. evet, böyle bir mesele var flannery o'connor'da, değil mi? çevirirken birlikte çok mutlu yaşanmayan yazarlardan biri.

    tomris uyar: haklısın. bir kere onun yarattığı dünyanın havasına iyice gömülüyorsun. galiba erdemi de bu, bir ölçüde kusuru da bu denebilir. ilk bakışta kolay gözüken bir üslup tutturmuş, ama öykülerinin dünyası çok karmaşık. o dünyadan çıkıp başka bir yere kanalize olmak güç geliyor. çeviriye ara verip yeniden başladığında da sil baştan etmiş oluyorsun. ayrıca, tekrarcı. her öyküden iki tane yazıyor sanki. "yuvanın nimetleri" ve "her çıkışın bir inişi vardır”* gibi ana-oğul sürtüşmelerini ele alan öyküleri örnek verebilirim.

    fatih özgüven: benim çevirdiklerimde de var o tema. hatta fark ettim, birindeki oğulla öbüründeki torunun isimleri bile aynı: wesley. doğrusu ben, flannery o'connor'ın "karanlık"ından biraz şikâyetçiyim. okurken çok güzel, çok zekice gelen o "karanlık", çeviri sırasında -ne de olsa on beş-yirmi gün biriyle yaşamak gibi bir şey- insana iyi gelmiyor.

    tomris uyar: üstelik öykü başına on beş-yirmi gün... bir de, okurken, dilinin akıcılığı, konunun çekiciliği, çoğu öyküsünün kesin bir sonuçla bitmesi sürükleyici geliyor da, çevirirken ingilizcedeki ince ince betimlenen hareketlerin türkçede karşılığını bulmak güç.

    fatih özgüven: doğru. ingilizcede hareket ifade eden kelimeler çok daha fazla, hareket nüansı ifade eden. ama asıl, o'connor'ın öykülerinin atmosferinden konuşalım istersen. çok kötücül mü buluyorsun onu?

    tomris uyar: bence, cezalandırıcı bir yazar. eskilerin tanrı-yazar dedikleri türden.

    fatih özgüven: bence ahd-i atik'in tanrısı. yehova. intikamcı bir tanrı.

    tomris uyar. yalnız, daha çok yarım-inananları cezalandırıyor. çok ince intikamlar geliştirmiş, çok zeki.

    fatih özgüven: ben onun, biraz kötücül olduğuna, karakterlerine kötü sonlar hazırlamaktan zevk aldığına -ki bu da bir yazar için eğlenceli bir şey tabii- inanıyorum. dediğin gibi, yarı-inananları, kendi inançlarına fazlaca saplanmış olanları sarsalayarak cezalandırmaktan, gerekirse öldürme zahmetine katlanmaktan da çekinmeyen bir yazar.

    tomris uyar. ilginç yanlarından biri de, öykünün sonuna doğru, kişileri bize öyle değişik bir açıdan tanıtmaya başlıyor ki, başlangıçta sevdiklerimizi sonraları hiç sevemeyebiliyoruz; başta sevmediklerimizi biraz daha anlayışla karşılayabiliyoruz. hepsi yaşayan kişiler çünkü, prototip değil.

    fatih özgüven: ama psikolojik açıklamalarla donanmış kişiler de değiller, daha çok, onun kendi dünyasının bir nevi büyük kuklaları gibiler. bir değerler sistemi var ve herkes o değerler sistemine göre ya kazanıyor ya da kaybediyor, düşüyor ya da çıkıyor. o sistemi çok geçmeden kavrıyorsun, hikâye kişisinin başına neler gelebileceğini, sonunda ölüp ölmeyeceğini bile kestirmeye başlıyorsun.

    tomris uyar: yine de çok sürprizli, genelde "güneyli" kategorisine sokulabilse de bir o. henry, bir guy de maupassant tadı da var. o zengin edebiyat kültürünü, o küçük, içine kapalı yörede nasıl edinebilmiş, bilmiyorum. hem bu kültür onda iğreti durmuyor, yaşamına sindirmiş.

    fatih özgüven: kültür zaten büyük k ile yazılan bir şey değil, galiba oralarda. peki, güneyli bir yazar diyebilir miyiz ona rahatlıkla?

    tomris uyar: truman capote ya da william faulkner'a güneyli diyemeyeceğimiz gibi ona da diyemeyiz sanırım. ama kendisinin de söylediği gibi güneyde doğmak, bir anlamda o kültürün bir parçası olmak demek.

    fatih özgüven: sam shepard'a uzanan bir çizgi; "şiddetin şiiri" dedikleri şey. sözünü ettiğimiz kötücüllük, grotesklik, fiziki coğrafya üzerinde psikolojik bir coğrafya, bence "güneylilik".

    tomris uyar: yine de doğayı özel bir övgüyle anlatıyor bana kalırsa. groteski bir ağaçla, bir günbatımıyla, bir sessizlik anıyla yumuşatıyor.

    fatih özgüven: bana yumuşak gelmiyor işte onlar. belki o'connor'a bakışımızdaki farklılıktan. bana kontrastların sertliğinden bir parça gibi geliyor. ağaçlar, "açık bir yara", günbatımları "yangın" gibi vb. bence doğayı büyük bir tiyatro parçası gibi wagnerien bir biçimde anlatıyor. her an korkunç bir şeylerin olabileceği, bizim korkunç şeyler olmuyormuş gibi davranarak yaşamayı seçtiğimiz dünyayı... ben onun bu tedirginliğini çok modern buluyorum.

    tomris uyar: tabii, öykünün atmosferini kurmada yabanıl doğadan yararlanıyor ama sözgelimi kötü bir olaya tanık olmak için topluca bir araya gelmiş ağaçların güzelliğini tek tek övüyor, "en acımasızı bile ışıl ışıldı" diyor.

    fatih özgüven: sence dindar diyebilir miyiz ona? ben sanmıyorum, bütün ipuçlarına rağmen...

    tomris uyar: ben de hiç sanmıyorum. kendisi ara sıra sansa da.

    fatih özgüven: özellikle güneydeki din, herhalde onun sevdiği vahşi ve renkli şeylere, kontrastların çok sert olmasına yarayan bir şey. sanki bir dekor olarak kullanıyor dini. bir de şaşırtmaca yapmak, etik açıdan sağ gösterip sol vurabilmek için.

    tomris uyar: en azından, din adamlarına ya da kurumlarına ateş püskürdüğü kesin de, belki kendince inandığı bir imge var.

    fatih özgüven: belki parker'ın sırtı'ndaki gibi. ama o da esirgeyici değil korkunç bir isa. ahd-i atik tanrısı gene.

    tomris uyar: ben cezalandıranın karşısında, kayırıcı, gözeten bir "ruh" olarak yalnızca doğayı görüyorum onun öykülerinde.

    fatih özgüven: bir başka güneyli yazarın, tennessee williams'ın bir sözü var: "her zaman yabancıların iyiliğine bel bağladım." o'connor'sa bunun tam tersini savunan bir yazar. williams'ınki çok hıristiyanca bir laf temelinde ve bütün flannery o'connor, bence bunun eleştirisi.

    tomris uyar: iki yazarın anlattıkları aynı derecede vahşi olaylar olsa bile tenessee williams "kentli" bir yazar. güneyde kalmamış. onun yabancılar'ı "güneyli olmayanlar" da sayılabilir başka bir açıdan. yakın olmayan yani. büyük kentin riskli yabancıları.

    fatih özgüven: galiba çeviri sırasında en çok köylü kahramanların konuşmalarında zorlandık o "güneylilik" yüzünden.

    tomris uyar: o'connor belli bir şiveye göre değil de sözcükleri kişilerin özel deyişlerine göre yazdığı için sanırım. bu özelliği yok etmek yazara ihanet sayılabilir ama türkçede yerel bir ağza oturtmak da bir ihanet.

    fatih özgüven: ben artık, köy romanlarında bile kalmayan bir "köylüce" türkçe seçmek yerine, benzeşir-benzeşmez çeşitli kaynaklardan hatta söyleyiş çarpıtmalarından yararlandım. o'connor'ın köylüleri o kadar grotesk ki, türkçede, bir şekilde gelmiş geçmiş bütün sahne-perde köylülerinin, lumpenlerinin, hatta mizah dergilerinin, cırcır böceği muhlis bey'in dilini düşündürtüyor.

    tomris uyar. bana onları hiç düşündürtmedi... belki de öykülerine odak seçtiği kişilerin köylü olmadıklarına inandığımdan. onun türkçede ancak "taşralı" diyeceğimiz bir dille verilebileceğini sanıyorum. kültür ve sınıf farklılığını açığa vuran, yalan-yanlış kullanılan deyimlerle sözgelimi. yazarın kişisel sesini yerelleştirmeye özen gösterdim. her neyse... bütün bunları boşver de aslında stephen king'den daha korkunç bir yazar değil mi?

    fatih özgüven: ve daha kanlı. hatta brian de palma'dan, martin scorsese'den, onların ustaları sam peckinpah'dan da daha etkileyici. yazıyla sinemanın farkı da burada. flannery o'connor, beni bu "kan revan" sinemacılardan çok daha derinden korkutuyor.

    tomris uyar: dünyanın gitgide şiddete yöneleceğini keşfetmiş, çağdaş erotizmi de. her has edebiyatçı gibi bir tür kâhin. cennetlik olduğu epey su götürür.

    fatih özgüven: bence "cehennemlik".
  • o'connor, amerikan edebiyatında seçkin bir yer tutan güneyli yazarlar geleneğine bağlıdır tıpkı faulkner, capote, tennesse williams gibi. o'connor da onlar gibi güneyin kendine özgü tutuculuğu ve duyarlıkları üzerinde yaşadıkları çetin toprak parçası kadar kıraç insanları aile-içi ilişkilerinden başlayarak komşuluklara oradan da toplumsal vahşetlere kadar irdeleyip anlatmıştır.

    o'connor'ın yalnızca güneyliğin sınırları içerisinde kalmasını sağlayansa başta din olmak üzere bütün değerlerin sahteleştiği bir dünyanın sözcüsü durumundaki yarı-inançlı kişilerini neredeyse zehirli bir dille anlatmasıdır. yalnızca ortak sahtelikten paylarına düşenle ölümü ya da öldürülmeyi hak ederler. haklarında suçlu, haksızlıklarında masum olabilirler.

    "edebiyatçı işini bitirdiğinde geriye açıklanamayacak bir gizem kalmalıdır." diyen o'connor'ın sanat anlayışının anahtarı da bu tümcede gizlidir. ne diyelim okumaya girişene ve o anahtarı bulabilene ne mutlu.
  • ahlakın nasıl benliklerimizi ele geçirdiğini bu kadınla anladım.

    hayatlarımızda korku tutunabileceğimiz bir gerçek, madem öyle niye kaçıyoruz korkularımızdan sorusunu bana ısrarla sordurtan yazar.

    grotesk karakterleriyle ironinin dibine dibine vuruyor öykülerinde. gerçeğin korkunç ama haklı hali her şekilde kendisini hissettiriyor. öykülerinin sonu tahmin edilebilir olmasına rağmen edebi zevkime zevk katarak okuyorum bu kitabını. http://www.metiskitap.com/metis/catalog/book/5131
  • 39 yıllık kısa yaşantısında bizlere çok değerli hikayeler bırakan değerli bir kadın yazar. hastalığından sonra yerleştiği aile çiftlikleri andalusia'da hayatının son dönemlerini kuşlara adayan, özellikle tavuş kuşlarına karşı büyük bir hayranlık beslemiş olan güzel insan.
    everything that rises must converge adlı kitabı favorimdir.

    "remain true to yourself, but move ever upward toward greater consciousness and greater love! at the summit you will find yourselves united with all those who, from every direction, have made the same ascent. for everything that rises must converge." demiş ablamız... ruhu şad olsun.
  • yazdıklarını kara mizah kategorisinde değerlendirebileceğimiz amerikalı yazar, flannery o'connor.

    bir tavuğu alkışları ile geri geri yürütmeyi başarmasıyla 6 yaşında amerika'da ünlü olma hikayesini kendi ifadesi ile şöyle anlatıyor; "altı yaşındayken geriye doğru yürüttüğüm bir tavuğum vardı ve pathe haberlerindeydi. ben de tavukla içindeydim. tavuğa yardımcı olmak için oradaydım ama hayatımdaki en önemli nokta buydu. o zamandan beri her şey saçma oldu."

    kümes hayvanlarına pek bir ilgili olan yazarımızın, yakalandığı lopus hastalığı yüzünden çalışmakta olduğu amerikanın kuzeyinden memleketine yani amerikanın güneyinde ki milledgeville kentine geldiğinde ilk işi kendisine bir tavus kuşu almak olur böylece kuzeyin o renkli dünyasına hasretini dindirmeye çalışır.

    her ne kadar arkadaşlarıyla mektuplaşmalarında "hastalığım yazılarımı etkilemiyor, beynimle yazıyorum, bacaklarımla değil." demişse de yazdığı öykülerin satır aralarında bu trajik hastalığın izlerini görmek mümkündür.

hesabın var mı? giriş yap