şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • bıhtıkh yaaa bıkhtıkh yemin ederim bıkhtkıh.

    - 19 yaşında oyuncuyu alıyorsun.
    - 5 yıllık sözleşme imzalıyorsun.
    - 3 ay oynuyor ve ortalama istatistiklere sahip oluyor.
    - takım şampiyon oluyor.
    - "sözleşmemden menmun değilim" diyerek kapını çalıyor ki sözleşmesinin bitmesine 5 yıl var.
    - aldığı ücret yıllık 1 milyon euro.
    - yine aynı uzunlukta bir sözleşme istiyor ama bu seferki yıllık ücret isteği 4 milyon euro.
    - huzursuzlanıyor.
    - arabasında ağlıyor.
    - tüm takımı "size krep yaptım" diye kandırarak mutfağa çağırıp, bir de orada ağlıyor.
    - antrenmanda kale direğine sarılarak ağlıyor.
    - penaltı noktasındaki çimentoyu eşeleyip yere bakarken yeni gelin tribi yapıyor.
    - antrenman sonrası malzemeciye sofra kurup, sarhoş olup ağlıyor.
    - eve gidiyor, manken sevgilisinin memesini emçüklerken ağlıyor.
    - gece ağlayarak uyanıyor ve netflix karşısında nutellasını yerken ağlamaya devam ediyor.
    - orgazm olurken bile aklına sözleşmesi geliyor ve tabii ki ağlıyor.
    - kendine iki tane yandaş bulup grup ağlaması gerçekleştiriyorlar.
    - menajeri geliyor sonra, o da ağlıyor.
    - bir bakıyorsunuz, tesislerdeki emekçi abladan, çomar köpeğimize kadar herkes mutsuz.

    5 ay önce 5 yıllık sözleşme imzaladığı için ayakları götüne değen bir orospu çocuğu yüzünden asırlık çınarda mutlu olan kimse kalmıyor!

    - başkan "en büyük eğlencem sabah tuvalette gazete okumaktı ama bir haftadır kabızım" diye sana serzenişte bulunuyor.

    - bir kara vermek zorunda kalıyorsunuz.
    - seni de, menajerini de, manken sevgilini de sikerim. sen yokken biz vardık puşt! diyerek satış listesine koyuyoruz.
    - ortalık sakinleşsin diye normal ederinin altında bir fiyata satıyoruz.
    - gittiği yerde 1.2 milyon euro'ya 4 yıl sözleşme imzalamış oluyor.
    - orospu çocuğumuz bırakın rotasyona girmeyi, paf takımda bile oynayamıyor doğru düzgün, oradan oraya kiralanıp duruyor.

    ve evet;

    ne bir şikayet, ne bir ağlama, ne bir sızlama ne de başka bir şey.

    takım mı yönetiyoruz, orospu çocuğu mu eğitiyoruz belli değil amk oyununda. bezdim anasını sikeyim. zaten 6 aydır evden çıkamıyorum, reva mı lan bu bana? 19 yaşındaki bir piçsıçtının oyuncağı mı olacağız lan pandemi var diye ibneler???!!!
  • sökespor'la bir sezon daha bal liginden kurtulamadan sona ermişti. sezon bitimi takım otobüsünde derin düşüncelere daldım. aklımda bir ton soru vardı: bu iş böyle nereye kadar devam edecek? bıraktıktan sonra ne yapacağım? aslında aklımda tek bir şey vardı: avrupa'da küçük bir takımla teknik direktörlük yaparak tecrübe kazanmak, şans yaver giderse bu işte devam etmek. trabzonspor'da scoutluk yapan çok sevdiğim adem abimi arayıp hal hatır sorduktan sonra direkt mevzuya girdim:

    -bana ne yap ne et bir takım bul, neresi olursa olsun fark etmez.

    tatil için deniz kenarında takıldığım sırada telefonum çaldığında ekranda adem abi'nin ismi yazıyordu. koşarak gidip açtım.
    -hadi iyisin sana takım buldum ama darılmaca gücenmece yok. neresi olursa olsun diyen sensin, dedi.
    +çatlatmasana abi adamı hangi takım bu, diye sordum. gelen cevabı ben de beklemiyordum.
    -eşyalarını hazırla, gelecek hafta andorra'ya gidiyoruz. bu işi ayarlamak için çok uğraştım vazgeçme şansın yok. takım fc santa coloma, dedi ve telefonu kapattı.

    andorra'yı duyunca epey şaşırmıştım. orada bir ligin oynandığını da bu telefon görüşmesinde öğrenmiştim. hemen ülke, lig ve takım hakkında araştırmalara başladım. ligde oynanan futbolun kalitesi tahmin edilebileceği üzere çok kötüydü. fc santa coloma ligde son 7 sezonun şampiyonuydu. andorra la vella'ya son görüşmeler için gittiğimizde ben nereye geldim diye kendime sormaya devam ediyordum. yöneticilerle görüşmede epey soru yağmuruna tutuldum. bana güvenmedikleri ortadaydı. en ufak başarısızlıkta biletimin kesileceğini anlamak güç olmadı. bunda takımın son 7 sezona ambargo koymuş olmasının etkisi büyüktü elbette. yöneticiler onlar için lig ve andorra kupasının çok önemli olduğunu vurguladılar. ancak onlarla yaptığım görüşmede andorra liginde alınan şampiyonlukların yeterli olmadığını avrupa'da sesini duyuran bir takım oluşturmak istediğimi anlattığımda çok şaşırmışlardı. buna kendileri bile inanmıyordu. bir iki tur geçsek yeterli düşüncesi hakimdi.

    takım yarı profesyonel statüsündeydi. takım andorralı ve ispanyol futbolculardan kuruluydu. takımın maçlarını izlediğimde en kaliteli ismin santrafor camochu olduğunu gördüm. sağ açıkta azavedo ve hem sağ bekte hem de sağ ve sol açıkta oynayabilen chus sosa dikkatimi çeken diğer oyunculardı. stoper ikilimi birbirinden vasat alex ve miranda oluşturuyordu. yinede kalitenin yerlerde süründüğü andorra liginde favori takım bizdik. sezon şampiyonlar ligi 1. ön tur maçıyla açılacaktı. teknik direktörlük kariyerimin ilk maçının şampiyonlar ligi maçı olması beni çok heyecanlandırıyordu. rakip san marino temsilcisi tre penne'ydi. onları 4-2 geçerek 2. ön tur'da cebelitarık temsilcisi lincoln ile eşleştik. oyuncularla birlikte ben de "cebelitarık takımı nedir ya? göt kadar ülke" geyikleriyle taşak geçsek de maçta götümüzden soluyarak lincoln'ü 90'da azavedo'nun attığı golle 3-2 mağlup ettik ve 1. ön eleme turuna katılmaya hak kazanmıştık. bu sefer rakip zahovic'li maribor'du. taraftar, yönetim, basın herkes yolun buraya kadar olduğunu düşünüyordu. ilk maç deplasmandaydı. taktiğimiz basitti. disiplini elden bırakmadan, rakibe mümkün olduğunca boş alan vermeden savunma ağırlıklı bir oyun planlamıştık. 34. dakikada miranda'nın attığı golle sevinçte deliye dönmüştük. nasıl olsa bunları deler geçeriz diye düşünen az sayıdaki maribor taraftarı şoka girmişti. kalan dakikalarda maribor ataklarında kah kaleci casals yıldızlaşıyor kah defans hattımız müthiş mücadelesiyle rakibe geçit vermiyordu. maçı 1-0 tamamlamayı başarmıştık. andorra dönüşü uçakta zafer şarkıları söyleniyordu ve ben arkadaşlarımın tebrik telefonlarını cevaplamaya çalışıyordum. aklım evimizde oynayacağımız 2. maçtaydı. maribor bizi hafife almanın cezasını çekmişti. muhtemelen andorra'ya hırs dolu bir şekilde intikam almaya geleceklerdi. bunda maç sonunda paraguay'lı manyak yedek kalecimin rakip yedek kulübesine hareket çekmesinin etkisi büyüktü tabi. rövanş günü geldiğinde tüm andorra'nın gözü 1250 kişi kapasiteli mabedimiz andorra la vella comunal stadındaydı...

    2. bölüm (bkz: #98703926)
    3. bölüm (bkz: #98743959)
    4. bölüm (bkz: #98755380)
    5. bölüm (bkz: #98813561)
    6. bölüm (bkz: #98855306)
    7. bölüm (bkz: #98965942)
  • işsiz başladığım kariyerimde manavgat belediye ile anlaştım. kulüp bal liginden yeni çıkmış. başkan gözlemci ekibiyle tanıştırmak istedi. gittik; oda boş. dalga mı geçiyorsun pezevenk?
  • türkiye’de bürokrasinin ne kadar ağır işlediğini bana yeniden gösteren oyun. ya da yapay zekasıyla beni delirten oyun bilmiyorum ama başıma saçma sapan bir şey geldi.

    potansiyeli yüksek gördüğüm ispanyol bir regeni beşiktaş’a transfer ettim. iki sezon benim kadromdaydı. baktım forma şansı bulamıyor kiralayayım dedim başakşehir kaptı bir sezon orda oynadı. baktım gelişme gösteriyor yedekten oyuna gire gire skor da yapmaya başladı takımda tuttum. bu süreçte milli takıma hiç davet almadı (ispanya tabi lan boru mu) yaşı 21 i geçtiği için genç takıma da çağırmadılar. yabancı oyuncunun yerli statüsünde oynaması için dolması gereken 5 yıllık süre 30 haziran’da dolacaktı. ben dualar ediyorum bu sürede çakozlayıp milli davet almasın diye. neyse o ara davet almadı. 30 haziran oldu ama oyuncu yerli de olmadı. o yerli olacak diye yabancı kontenjanına yeni bir transfer daha yaptım. bi baktım bilgi ekranında bürokratik işlemler sürüyor yazıyo. neyse dedim herhalde bu dönem de yabancı olarak kaydettirecek oyun bu arkadaşı bana transfer sezonu kapanınca da yerli olacak. mecbur aldığım yabancıyı kiraladım başka takıma. ocakta kontenjan açılınca geri çağrırım falan diyorum. bi baktım eylül ayında adam ispanya milli takımından davet aldı!!! adamı sakatlayabilsem sakatlayacam o derece çıldırdım. dünya kupası elemeleri ya neyse belki oynamaz falan diyordum bi baktım ilk onbirde görev yapmış. bütün emek çöp oldu. 2 ay bürokratik işlem mi olur aq? coğrafya kaderdir arkadaşlar. satacam lavuğu da çok sinirmi bozdu *
  • 2019 sondu benim için, bir daha almayacaktım ve oynamayacaktım. oyun iyi olmasına iyi fakat çok vaktimi alıyordu. o kadar vakitte dünyanın filmini izlerdim diye hayıflanıyordum sürekli. o yüzden 2020'ye hiç bakmamıştım. aniden sağ altta beliren ''fm 2020 şimdi ücretsiz'' uyarsını görünce de ''epic games'in admini yine içip içip sitenin başına geçmiş'' dedim. ayağıma kadar gelince de tutamadım kendimi, yine indirdim.

    hoş geldin 30 bin euro bütçeli takım, bitiriciliği 9 olan ve bu hâliyle takımın yıldızı olan kaprisli forvet, brezilya sokaklarında sarı tuvalet terliği ile top oynarken keşfedip yıldız yaptığım ama kulübe para kazandırmadan giden sol açık, piyasası 28 bin euro olup ben isteyince 17 milyon euro fiyat çekilen genç yetenek, 3 milyon euro bütçeli takıma 79 milyon euro'luk oyuncu öneren efsanevi gözlemci ekibi, tarihindeki en büyük başarısı beşincilik olduğu hâlde ben takımı dördüncü yapınca benden memnun olmayan yönetim kurulu, hoş geldin önemli maç öncesi 45 dakika boyunca rakibe göre taktik ayarlayıp 5-0 yenilmek ve %98 topla oynama, 36 orta ve 57 şuta rağmen 1-0 yenilmek.
  • formatın ırzına geçmek gibi olacak ama dayanamadım bu seferlik affedin:

    "madem fm 2008 oynuyorsun, ne diye 2020 başlığına yazıyorsun canım kardeşim?"
  • henüz bitmemiş olan bu hikaye, livorno ilinin kızıl çocuklarına ve bu takımın başına geçmem için dört ay önce beni heveslendirmiş olan @imshycantyousee isimli yazar kişisine ithaf edilmiştir. biraz* geç yaptığım -mücbir sebeperden ötürü- için kusura bakmasın.

    ''il calcio perderà mentre avremo vinto.'' -fyodor fyodorovic
    yani bütün bu çekilen çilenin sonunda bütün bu yaşanan rezilliğe rağmen diyor ki:
    ''eğer biz kazanacaksak, bu kodumun futbolu kaybedecek!''

    sahil kıyısındaki bu ufak ve başarıya aç şehre geldiğimde sırtımda ince bir ceket vardı, kırk beş yaşında ve tecrübesiz bir menajer adayıydım. livorno bana şans verdi, bende belki benim bile kendimde göremediğim bir şeyi gördü ve şans verdi.

    başkanla kulüp üzerine biraz konuştuktan sonra benden beklentilerini sordum, en azından bu sezon için ligi orta sıralarda bitirmem gerektiğini, kalanı için sezon sonuna doğru tekrar konuşabileceğimizi, livorno'da kalacak yer, araç vs. gibi durumlar için bana bir asistan yönlendireceğini söyledi ve başarılar dileyip ayrıldık. transfer bütçesini sorup kendisini gücendirmek istemedim zira bana pek imkan sağlayacak gibi durmuyordu. ben de bu durumu pek önemsemiyordum açıkçası. asistan menajerimden kadrodan önce teknik ekip hakkında ufak bir bilgilendirme aldım, teknik ekip benim için her şey demektir. çünkü bir italyan atasözü der ki;
    ''la comunità cagerà se le scoregge dei preti.''

    asistanımla konuştum, kulübün benim için carla catanzaro sokağında bir ev kiraladığını ve istersem araba da ayarlayacağını söyledi. araba istemediğimi, vespa almayı düşündüğümü söyledim. bana ''vay mınakodumun romantiği'' der gibi baktı. üzüldüm. ama belli etmedim.

    eve gidip yerleştim. bu kulüp için neler yapabileceğimi düşündüm. akşam üstüne doğru kafamda bu dağınık düşüncelerle stada gittim. armando picchi'ye. biraz etrafında dolandım, bir iki sigara ve geri döndüm.

    sabah kulübe gittim ve kadro ile alakalı bilgileri aldım. ahır gibi bir kadromuz vardı. bir sürü alternatif, bir sürü kiralık, gelen kiralıklar, giden kiralıklar adeta takım bir ahırdı. bu sezon boyunca transfer yapmamaya ve as, yedek, kiralık ve genç oyunculardan kalacakları belirleyerek takıma uygun bir taktik oturtarak sezon boyunca devam etmeyi düşündüm. kadronun genişliğinden zarar gelmeyeceğini düşündüm zira serie b'de olduğumuzdan sakatlıkların ileride ağzımıza sıçabileceği ihtimali geçmiş tecrübelerimden dolayı hep aklımdaydı. kadroya kendimi tanıttım. çocuklar sıcakkanlı olsalar da umursamaz tiplere benziyorlardı. zamanla düzeleceğini umdum. yanılmışım.

    takıma 4-2-4 veya 4-4-2 taktiklerinin kanat oyunu ağırlıklı varyasyonlarını uygulamayı düşündüm. elimdeki kadro buna izin veriyor gibiydi. hazırlık maçlarında gelen bol gollü sonuçlar biraz ümidimi arttırdı. transferle uğraşmadığım için lige çabuk geçiş yaptık. hazırlık maçında gösterilen hücum gücü ligde de devam ediyor, as livorno, ligde ilk sekiz maçta 6 galibiyet 2 beraberlikle çıldırıyordu. başkan aslansın kaplansın derken ben yine de bir şeylerin ters gittiğini düşünüyordum nedense. nedenini geç olmadan anladım. derken sol bekimiz sakatlandı. ve sistem çöktü. yerine yaptığım bütün eklemeler, rotasyonlar fayda etmedi ve sanki o sol bekle birlikte takım da çökmüştü. sekiz haftada on bir gol atan robin simovic altı haftadır gol atamıyordu ve takım gol grevine gitmişti el birliğiyle. bir anda futbol bizim için iki ihtimalli bir oyuna dönüştü. yenil veya berabere kal. bu arada işleri yoluna koymak için ''as livorno calcio hami mandıralı futbol okullarını'' ziyaret ettim. belki genç bir yetenek, rüzgarın oğlu bir bek ya da panterlerin yetiştirdiği bir kaleci bulurum diye. bulamadım. pa'sı üçün üstünde olan bir tane bile çocuk yoktu. ümitsiz geri döndüm. ligin ilk yarısı bittiğinde yedinciydik ama umut yoktu, başkan mutluydu ama tünelin ucundan haberi yoktu. ikinci yarıda ufak bir şekilde açılan simovic emektar mazzeo'nun da süpriz golleriyle 5-10 maç daha tabela yaptılar ama bu sefer de defansın ve maç motorunun yardımıyla yediğimiz goller bize haddimizi bildirdi. lig bittiğinde 13. sırada bulunuyorduk ve ben maillerimi kontrol etmeye çekinir vaziyetteydim. bu hikaye burada bitmemeliydi. sezon içinde bir kere bile ihtar vermeyen yönetimin beni çat diye kovmamasını umarak ''olmasaydı sonumuz böyle'' dinleyip davidoff puromu tüttürüyordum.

    başkanla sezon sonu görüşmemiz biraz gelin-görümce işi oldu. bana yaptıklarımdan memnun olduğunu, ligi orta sıralarda bitirdiğimi(!) ve beklentileri yerine getirdiğimi söylüyordu. iyi hoş dedim şaşırarak. seneye ligi üst sıralarda bitirmeyi hedefliyoruz dedi. ''si'' diyebildim sesim topuğuma kaçarak ve odadan çıktım. takım dağılmadan önce son bir toplantı düzenledim ve ''efendiler gelecek sezon ligi üst sıralarda bitireceğiz!'' dedim. herkes galeyana geldi... ''iyi bakalım amk'' dedim ve booking.com'dan santorini'de güzel bir otele rezervasyon yaptım.

    döndüğümde sezon içerisinde üstünü çizdiklerimden sözleşmesi bitenleri gönderdim, kalanları satışa koydum ve eksik mevkileri belirledim. stoper, sol kanat, sol bek, santrafor, orta saha ve sağ kanat. buralara takviye yapacaktım. elimde yalan olmasın o zamanın parasıyla yedi yüz bin euro gibi bir para vardı. oyuncu satın almayı kafamdan çıkarmış, bonservis kelimesinin italyancasına bile bakmamıştım. belki bir iki oyuncumuza transfer teklifi gelir de kulübe ekmek parası girer, başkanın çorbası kaynar diye de ekstra hayallerim vardı. bir nebze gerçekleşti. rizespor simovic'e 2 si peşin olmak üzere 2.8 milyon öro para verdi. çocuk da ''sal beni hocam ha bu rize'ye emican vefat ettu'' deyince, tamam deyip gönderdim. sağ kanatımdaki çocuk da kariyer hayaliyle 1.5 milyon öro'ya verona yollarına düştü. bunların üzerine 200-300 bir şey daha verdi başkan bütçeye, ''30 yaşını geçmiş adam görmeyecem bu takımda he'' diye de tembihledi yine. ''zaten ben de çok meraklıydım götündeki kılları kadayıf olmuş heriflere ha'' bakışı attım başkana. çıktım odadan. kiraya verdiğimiz umutsuz gençleri ve kulüpteki tenekeleri gönderince geçen seneki seçmen listesi gibi olan kadro kuş kadar kalmıştı. transfere odaklandım. serbest kalacak olan ya da statları göz kırpan ama takımında karışıklık çıkarmış, belalı tiplere odaklandım. takımı sürgün birliğine çevirecek, italya'nın bütün rdm'lilerini dolduracaktım artık gerekirse... stopere jesper verlaat, sol kanata real madrid b'den sürgün yemiş francisco feuillassier'i kalıcı olarak takıma kazandırdım. verlaad'ın takımına 275 bin euro gibi bir para verdim, francisco'nun ise sadece ryanair'den uçak biletini aldım tek yön olarak binip geldi. kalan mevkileri parayla dolduramayacağımı anlayınca ca'dan çok pa'ya yönelip serie a'nın devlerinin genç bebelerini kiralamaya karar verdim. 20-21 yaşındaki çocuklardan mucize bekliyordum belki, belki bazıları delisin dedi, o çocuklar o şehirde ancak playstation oynar dedi, kiradaki adam çabalamaz dedi... ama başka yolu yoktu. inter altyapısından esposito'yu forvete, genoa'dan dalmonte'yi kanata, hoffenheim'dan pepic'i orta sahaya kiraladım.futbol direktörüne de ''gözünde ışık gördüğün gençleri alt yapıya transfer et'' diye tam yetki verdim, o da kör topal birilerini alıp geldi. kadro hala çok seyrekti, kenardan oyuna girecek adam akıllı oyuncu bile yoktu. bu arada bulabildiğim en iyi antrenörleri takıma getirdim. asistan menajer hariç herkesi kovdum. takım hazır değildi ama ben hazırdım. kulağımda her şeyin habercisi bir parça çalıyordu.

    geçen sene atak taktiğin verdiği istikrarsızlık sonucu daha tatsız ama bizi bir yerlere götüreceği umuduyla çift ön liberolu kısır bir taktiğe geçirmeye çalıştım takımı. antrenmanlarda durum fena değildi. sezon başladığında yeniyor veya berabere kalıyorduk. ilk on hafta 6 galibiyet 2 beraberlik 2 mağlubiyet ile geçmişti ve esposito leblebi gibi gol atıyordu. milli arada bir gazla inter'in kapısına gidip ''ne kadar ulan bir esposito!'' diye bağırdım. 5 milyon euro + %30 pay dediler. milano otogarından ilk ''livorno özlem'' otobüsüyle geri döndüm.

    ligi üst sıralarda bitirme şansımızı çok düşük görüyordum. ikinci bölgede oynayan agazzi ve viviani'nin tesislerdeki sürtüşmesi taktik tahtasına kesik çizgiyle belirtilen ''not affiliated'' uyarısıyla dönmüş olsa gerek ki bütün sezon uyum sağlayamadılar ve yerlerine koyulan kimse de onlarınki kadar iyi uyum gösteremedi. otuzlu yaşlarındaki silvestre defansta götündeki son damla tere kadar savaşırken yanındaki cb'lerin hepsi arkaya adam kaçırdı, kaçırdı, kaçırdı ama maç motorunun maradonaları hiçbir şey kaçırmıyordu. nedense bu goller hep 85'ten sonra yeniyordu. görünüşte bir şey yoktu. ama tavırlar garip, davranışlar komikti... esposito'nun attığı goller de bir işe yaramamaya başladı ve artık takım ne iyi savunma yapar ne de gol atar hale geldi. bench'ten ne bir gollük ne de bir asistlik katkı gelmeye başladı. biz sürekli kaybediyorduk. sürekli daha iyi yeniliyorduk. gerildim. kırk beş yaşlarında bekar ve çirkinseniz ve livorno gibi gece hayatı olmayan bir şehirde çalışıyorsanız, insanı düzensiz cinsel hayat, yalnızlık ve sürekli kaybeden bir serie b takımının sorumluluğundan daha fazla rahatsız eden bir şey olmuyor. gerildim, psikolojim bozuldu. bağırıp çağırmaya, belki forma şansı bulur, oyuna girip atmosfer yaşar diye maç kadrosuna aldığım ca'sı yarım yıldızlı gençleri devre arasında tokatlamaya başladım. bu huzursuz ortam yönetime de yansımış olacak ki başkan çağırıp ''çocuklara bağırma artık, ağzımızın tadı kaçmasın ali rıza bey'' dedi. sonuçlardan bahsetmedi bile beni aşağılamamak için sanırım. ''eyvallah halledeceğim.'' deyip çıktım. hepsinin sırtını sıvazladım, beş yediler, afiyet olsun dedim. bir maçta üç kez penaltı yaptırdılar ''hakem ibneydi olm sizlik bir şey yok'' dedim. mangala götürdüm, bira-fıstık alıp kulübe geldim, hepsi pamuk gibi oldu. ama realite neydi? ligdeki son on bir -sayıyla 11- maçımızda galibiyet yoktu. ancak serie b'nin alameti farikası olacak ki herkes birbirini yenip yenilip saçmaladığı için son üç maçımızın ikisini berabere kalıp birini galibiyetle tamamlayarak ligi gene on üçüncü sırada bitirdik. peki bu sırada ne oldu? yönetim devredildi. başka türlü kovulmama ihtimalim yok diye düşündüm. yeni başkan enrico preziosi ünlü italyan oyuncak markası giochi preziosi'nin sahibiydi ve aslında bana karşı şeker gibi bir adamdı. gelip dedi ki ''senle iki yıllık sözleşme yenileyelim, sen hep bu kulübe genç genç çocuklar alıyorsun maşallah, transfer bütçesi de hiç eksilmiyor, önceki başkan döneminde yaptığın artıları gördüğümü, eksileri ise hesaba katmadığımı say.'' şaşırdım. iyi dedim. peki seneye ne olacaktı? ligi yine üst sıralarda bitirecektik... yersen.....

    tatil için memlekete döndüm. datça'da biraz kafa dinledim, badem yedim, yaz mevsimini zaten sevmem. para vardı ama kadın yoktu. başarı yoktu. telefonumdan ''banca credito ıtaliano'' daki vadeli euro hesabıma bakıp otuzbir çekmekten başka yapacak hiçbir şey yoktu ayıptır söylemesi. biraz fm oynayıp leeds united'ı her sezon arka arkaya şampiyon yaparak dünya kralı oldum. hikayesini ekşiye yazdım falan. yersen....

    döndüğümde büyük bir konsantrasyonla potansiyelli genç aramaya koyuldum. scouting kalitesini artırdım. asistan menajerimi kovdum. yerine paraguay'lı edgar barreto'yu getirdim. ''bu takımı beraber adam edeceğiz edgar'' dedim. ''tamam şefim'' dedi. başladık. 16-18 lik delikanlıları da sayarsan takıma tam 18 yeni isim kattık. kuruşsuz aldığımız feuillassier'i 2.1 milyona genoa'ya sattık. paramızı aldık. bu on sekiz transfere tamı tamına 275 bin euro'ya harcadık. başka bir kuruş para vermedik. yedi - sekiz tanesi, milan'ın inter'in gençleriydi, kiralık hepsi. transfer, kiralık, sözleşme sonu derken on bir kişiyi de uğurladık. italya'nın en kıral antrenörlerini takıma kattık, antrenman türlerinin yüzde sekseninde kalite olarak ligin ilk 2 takımından biri olduk.

    bu arada biz bunları yaparken lige de bir göz atmak gerekli diye düşünüyorum. brescia transfer piyasasında genoa ile birlikte sidik yarıştırıyordu. 5 milyonlar, 7 milyonlar havada uçuyor, adeta serie b'de bir transfer pornosu çekiliyordu. iyi dedik. boyun büktük biz yolumuza bakacaktık. bu sezonu çok uzatmadan söyleyeyim. sakatlık üstüne sakatlık, saatlerce dikkatle dizilen antrenman programlarına rağmen sürekli yakamıza bindi, gelen gençler far görmüş tavşan gibi baktı ve ben evdeki her şeyi duvara atma raddesine gelmişken, 38. haftanın sonunda 15 galibiyet, 15 mağlubiyet, 8 beraberlikle ''ne kokar ne bulaşır'' bir performans sergilemiş, hiçkimsenin ne sempatisini ne antipatisini kazanmıştık. bombok bir takımdık. oynadığımız taktik bu sefer 4-1-2-3'dü. fyodor oğlu fyodor deniyordu lakin olmuyordu. ''olmuyor işte gideceğim bu takımdan'' derken beni daha da yıkan bir şey beni tuttu aslında. ilk yarıda beşiktaş'ın teklifini geri yolladım. ikinci yarı ise bursaspor'un. sürekli genç oyuncu transfer etmem hoşlarına gitmiş, ''gel de kulübü kreşe çevir lan'' dediler. ''forza livorno!'' dedim. şimdi ise başkanı bekliyordum. ne diyecekti? ne yapacaktı? geldi. dedi ki ''oğlum sen elinden geleni yaptın, bak, brescia 7 milyon gömdü, şampiyon oldu, sen de sanki annenin düğününde takılmış yadigar bilezikler gibi davrandın bütçeye, sonuç bombok evet ama sen adamsın, kal bu takımda, kal bakalım ne olacak. ha bu arada ben tüccarım, sen değilsin o yüzden sen iyi bir insansın, bu sene ligden düşme yeter...'' dedi. bu son laf bana o kadar koydu ki... ''ligden düşme'', ''ligden düşme...'', ''ligden düşme...'' üç senedir ben bu kulübün taraftarına, orak çekiçli kızıllarına, livorno'nun tkp üyesi gençlerine hiçbir mutluluk yaşatamamıştım. şimdi ise başkan bile umudunu kesmiş, ''takımı düşürme'' yeter demeye başlamıştı. ben bu muydum? livorno ligden düşmemeye oynayacak, büyük takımların gençlerini kiralık gönderip onlara piyasa yaptıracağı bir pilot kulüp müydü? zeytinburnuspor muydu lan burası!

    ya olacaktık, ya da siktirip gidecek pasaportumuzu yırtacak, ölecektik.
    o yaz tatile çıkmadım.

    2022-2023 sezonu sezonu yaz transfer dönemine gözlerim kan çanağı girdim, gözümün numarası büyüyerek çıktım.
    ikisi kiralık yedi transfer yaptım. bunların hepsi gençti ve hepsinin pa'sı dört yıldız ve üzeriydi. hepsi de çok iyi katkı verdi ve değerlerini 5'e katladı bu arada. sözleşmesi biten 7 oyuncumu gönderdim. 7 transfere 1 milyonluk bütçenin 435 bin euro'sunu harcadım. hiç transfer geliri elde etmedim.

    takıma 4-1-2-3 organize kontra atak, 4-2-4 kanat oyunu ve 4-2-3-1 topa hakim olma tabanlı özel taktikler dizdim.

    lige başladık. bu arada geçen seneki futbol direktörüne verdiğim yetki meyvelerini vermiş alt yapıdan 3 tane taş gibi adam katmıştık. onun dışında 3-5 tane de gözü arkada bırakmayacak yediğimiz vardı. tabi bunların hepsi kağıt üzerindeydi. düdük çalınca ne olacaktı?

    üç senedir bende kirada olan esposito gollerini dizmeye başladı yine, yanına aldığım kanat forvetler çok iyi kaktı veriyordu. kimsenin yüzüne bakmadığı, altı aydır boş olan kaleci transferim volpe hem antrenmanda hem de maçlarda taş gibiydi. defansı aslında her sene bir iyi adam transfer ederek dört senede taksit taksit oluşturmuştum. son hamleyi de üç senedir bende kiralık olarak ter döken del prato'nun bonservisini alarak yapmıştım. kimse bizden bir şey beklemiyordu, ben hariç. kazanmak için oynayacaktım. takımı deli gibi topla oynatmaya başladım 4 yediğimiz maçta bile possesion'umuz %60'ın altına düşmüyordu. basın toplantılarında renkli basının muhabirlerinin ''sürekli topu evirip çeviriyorsunuz başka bir halt yaptığınız yok.'' sorularını sakince ''onu ligin sonunda görürsünüz, evirip çevirip........neyse.'' diyerek geçiştiriyordum. biri defansif oyun kurucu, biri savaşçı orta saha diğeri ise mezzela olarak kurduğum üçlü sacayağı orta saha kemik gibi olmuştu ve istediğim zaman oyunu tutabiliyordum. ilk beş haftada iki galibiyet iki beraberlik bir yenilgi aldık. ben endişeliydim çünkü artık bir şeyler bekliyordum. ancak takımın konumu ve ligin beklentileri belliydi bizden. kimse telaş etmiyordu, ben hariç. topa psikopatça sahip oyunumuz sonuç vermeye başlamıştı. özellikle kanatların verdiği gol desteği ve kenardan giren oyuncuların verdiği destekle bir arada on altı maçta 3 mağlubiyetlik seri yakalayıp ikinci yarıya atladık. sakat veriyorduk, yerine korkarak koyduğum genç çocuk çılgın atıyor, alt yapıdan el bebek gül bebek çıkardığım oğlan, zorunluluktan oynadığı ligdeki ilk maçında, ''bitmedi hocam bitmedi!'' deyip kükrüyordu.

    yüzüm gülüyordu, en azından play-off oynarız diyordum. hiç ilk üçten inmemiştik ama para baronu verona'nın eli hep sırtımızdaydı, şampiyon olacaklarını düşünüyordum. medya sürekli ''iyi gidiyorsunuz vs.'' diyor. ben sevincimi bastırarak ''ligin sonuna bakalım'' diyerek geçiştiriyordum. bu süreçte benim için önemli dört olay oldu. birincisi başkanın çağırıp idareme a+ puan verip, ''ligi orta sıralarda bitirebiliriz'' deyip kendince vizyon arttırmış olması, diğeri can dostum paraguaylı asistanım edgar'ın serie c'deki palermo'ya manajer olacağım diye beni satması, üçüncüsü verlaat'ın hollanda'ya transfer olmak istemesi, dördüncü ise arka arkaya gelen beşiktaş, fenerbahçe, udinese ve torino iş teklifleriydi. verlaat bana geldiğinde ona dedim ki ''şu takıma bak verlaat, herkesi itin götüne sokuyoruz, gençler kuduruyor gelecek için, şimdiyi geleceğe mi tercih edeceksin?'' dedim. vefalı bir delikanlıymış ki bizle kaldı. o olmasa önümüzü göremezdik. bütün iş tekliflerini elimin tersiyle ittim. ve takıma tam gaz vererek ilk ikide tutundum. deplasmanlardan üç puanları patır patır çıkarıyor herkesin oynadığı topu, beşli defansları yerle bir ediyordum.

    bir tek verona kalmıştı. bizim berabere kaldığımız haftalarda onlar da kalıyor sürekli aramızdaki üç puanlık fark devam ediyor, livorno'daki kahvehanelerde ''ya bu bizim lige operasyon çekiyorlar millet kablo tv üyeliklerine devam etsin diye yav'' gibisinden asılsız muhabbetler dönüyordu. bu hengamede 34. hafta geldi, verona armando picchi'ye geliyordu, tribünler hiç olamadığı kadar doluydu ve tam on bin livorno'lu stadı doldurmuş, bu senenin ''o'' sene olup olmadığını görmek için heyecanla bekliyordu. maç öncesi takımı topladım, ''bu maçın diğerlerinden bir farkı yok, yenseniz de yenilseniz buraya kadar gelip bu yarışı sürdürdüğümüz için hepiniz gözümde başarılısınız'' dedim. ''evet hocam, biz elimizden geleni yapıp topumuzu oynayalım gerisi allaha kalmış, tevekkül imandandır.'' deyip rahatladılar. hepsini alınlarından öpüp gönderdim.

    kulağımda çalan şey buydu, gerçekten buydu.

    maç başladı, tırnaklar yendi, taktikler savaştı ve biz kazandık. proleterya sermayeyi yenmiş, inanç parayı yenmişti, 4 senedir tırnaklarla kazımıştık ve şimdi liderdik.

    önümüzde biri kritik dört maç vardı. averajla liderdik. puanlar eşitti, biz kazanacaktık, onlar kaybedecekti. kazanmaya başladık. iki maçımızı kazandık. otuz yedinci haftaya geldiğimizde juve stabia belalısı verona'ya çelmeyi takmıştı ve kazanmamız halinde kupa bizimdi. çocukları topladım, ''yenin dedim, yenerseniz şampiyonsunuz.'' maça çıktık ve deplasmanda net bir galibiyetle şampiyonluğumuz ilan ettik, herkes şaşkın, takım, yönetim, herkes ne olduğunu bilemez haldeydi. üç senedir tırmalayan, üç senedir kazıyan, bu ligden düşmesine 1 e 4 oran verilen, şampiyonluğuna ise bahis dahi açılmayan livorno şampiyon olmuştu.

    kupa armando picchi'ye geldi.
    o derbeder fyodor, göz yaşlarıyla karşısında sevinen yirmi küsür genci izledi.
    göz yaşlarıyla ve gururla, hazır taktiksiz, save/loadsız, add manager'siz wonderkidsiz, genuie scout'suz.

    bu kupa kimileri için bu oyundan pek de anlamayan(!) birinin göt zoruyla aldığı serie b şampiyonluğudur belki. ama benim için tırnaklarla kazınan, beş kuruşsuz, futbolcuların teklif geldiği an ''bırak beni gideceğim'' diye ağlayarak oynadığı bir kulüp olan bu livorno'yu yıllar sonra şampiyon yapmanın, direklerden dönmenin, inancın hikayesidir. saygılarımla.
  • sanal evlat acısını bana yaşatan oyun.

    sene başında u21 kadrolarını dolaşırken italya'da 17 yaşında natale adında gencecik bir kaleci buldum, hiç resmi maç oynamamış kariyerinde ama nedense milli takımda. dedim yollayayım scout'u araştırsın. bir baktım infosunda "geleceğin buffon'u" yazıyor. biraz daha izlettim ki amanın acayip bir kaleci olacak, belli. mental özellikleri çok yüksek. dedim hemen alalım bu çocuğu.

    o çapta bir kaleci için çok da yüksek olmayan bir meblaya (16 milyon euro) transfer ettim kendisini. yer yerinden oynuyor bu para verilir mi hiç maç yapmamış gencecik çocuğa diye. ilk sene cananavar, 33 maçta 8 gol yedi ve bunların içinde şampiyonlar ligi de var. her topu kurtarıyor. delirmek üzereyim zevkten, tek başına maç çeviriyor. hatta buna güvenerek 3-5-2'yi tersten oynamaya başladım, silvio berlusconi'yi andım.

    lakin asıl problem o zaman başladı. sürekli psg natale ile ilgileniyor, liverpool kaleyi ona teslim edecek, barcelona kapısında yatıyor, italyan erkekleri çok seksi diye haberler geliyor.

    ne yapacağımı düşünürken natale geldi ve "hocam menajerim yeni sözleşme yapmamız gerektiğini düşünüyor" dedi. hemen kov evladım o menajeri paragöz o senin çıkarlarını düşünmez dedim ve bana inandı kovdu adamı. oh dedim rahat ederim belki derken yeni menajer hemen sözleşme istedi. kabul etmedim tabii ki. iki üç kere daha sözleşme istedi hep hayır dedim. o sırada psg teklifte bulundu, şaka gibi 12 milyon euro önerdiler. siktir ile kovdum onları. ama işte menajer nasıl beynini işlediyse natale geldi "hocam bana sözleşme öner ya da gitmeme izin ver" dedi.

    yeni sözleşmeye baktım minimum fee 24 milyon diyor ve yanına kilit koymuş, hiçbir şekilde değiştiremiyorum. çok büyük kavga çıktı, masa başında menajere daldım, elimden zor aldılar. natale'yi kenara çektim dedim ki bunu da kov çocuğum. hemen tamam dedi. hazır menajeri yokken sözleşme önerdim, anlamadığım bir şekilde minimum transfer fee en fazla 40 milyon euro oluyordu.

    dedim ki 40 olsun hemen almazlar nasıl olsa, bir iki sezon daha idare ederim. sözleşmeyi imzaladı, 2 maça çıktı ve milan çat diye 40 milyon euro verip natale'yi benden kopardı. tesislerde vedalaşırken birbirimize sarıldık, ağladık.

    - evladım gitme milan'a, donnarumma var onlarda forma bulamazsın, bizde şampiyonlar ligi görüyorsun, oynuyorsun
    + hocam onu 73 milyona chelsea'ye çaktılar, kale benim
    - :((((( gitme
    + üzgünüm hocam
    - seni seviyorum...
    + ha? neyse benim uçak kalkacak..

    natale şu an 20 yaşında ve dünyanın en iyi 3 kalecisinden biri oldu. ben ise kaleci arıyorum sürekli, 2 tane daha italyan kaleci aldım buffon gibi olacaklar ibaresine kanıp. biri daha ilk 10 maçta natale'nin tüm sezon yediği kadar gol yedi. ötekisini de ümraniyespor'a kiraladım kızıp. bir de alman kalecim var, oliver khan olur diye aldım enke çıktı.

    mutsuzum sözlük, mutsuz..
  • 1 haftalık bedava oynama süresi devam eden oyun. virüs nedeniyle evde oturmak yeterince sizi yormadıysa oyuna fenerbahçe ile başlayın. verilen toplam transfer bütçesi 1 milyon euro. kimi satarsanız satın, kulüp borçları nedeniyle %10'dan fazla ekleme yapmıyor transfer bütçenize. alper potuk'a git lan bu takımdan diyorum, ben burda olmaktan memnunum diyor.cameni hala kadroda ve ligde gs, ibb, ts ve sivas'ın müthiş bir dominasyonu var. iç sahada galibiyetler alıyorum ama deplasmanda sürekli puan kaybediyorum. tam bir ersun yanal takımı oldum. tam ortalık toparlandı demiştim, ali koç geldi, birader takımın hali hoşuma gitmiyor, seni kovuyorum dedi. dönerim 2019 leipzing kariyerime, bu nasıl takım böyle? izlerken ayrı, oynarken ayrı bu dert fenerbahçe
  • başlıkta biraz aradım ama bulamadım. yine de önceden yazıldıysa özür dilerim ama reddit'te uzun süredir gördüğüm ancak bir türlü okumadığım bir hikayeyi paylaşmak istiyorum.

    öncelikle linki bırakayım millwall

    kısaca konusundan bahsedecek olursam; reddit yazarımız fm'yi herkesin kupalar, şampiyonluklar için oynadığını söylüyor ancak kendisinin tarihin en agresif, çirkef, sert, anti-futbol takımını yaratmak için millwall ile kariyerine başlayışını anlatıyor. bu süreçte oyunculara yalnızca hakemlerle tartışma, rakiple tartışma, topa kayarak müdahele etme vs. gibi özelliklere çalıştırıyor. başarısını gördüğü kartlar, yaptığı fauller, aldığı cezalar ile değerlendiriyor. basın toplantılarında ona göre cevaplar veriyor vs.

    yazarın hakkını vermek lazım, "gegenfoulling" gibi terimlerle süslediği anlatımı o kadar keyifli ki insanı içine çekiyor ve bir nevi bağımlılık yaratıyor. ilgilisine iyi okumalar dilerim.