şükela:  tümü | bugün
  • 3 saniyeden sonra eziyete donu$en durum. yuzunuzdeki gulucuk yerini sahte bir tebessume birakir. kaslarinizi dudaklarinizin iki yaninda tutmak icin kivranirsiniz. ortaya cikan netice tatmin edici degildir.
  • fotoğraf çekmek kadar fotoğraf çektirmek de zor zanaattir. üstelik bir de risktir. zira elinde fotoğraf makinesi olan arkadaşın fotoğrafçılık konusunda badi yahut mal olduğunu ancak fotoğrafları bir ortak alana yükledikten sonra görme ihtimaliniz yüksektir.

    kalabalıktır, herkes alkollüdür, bi' manyak (misal ben) elinde fotoğraf makinesi ile pat pat flash patlatıp duruyordur.
    üstelik objektifin özelliklerini de bilmediğinizden ne kadarlık bir alanı kadraja aldığını, kısa eteğinizden görünen bacaklarınızı mı, pörtleyen göbeğinizi mi çektiği belli değildir. eğer samimi değilseniz bundan sonra o fotoğraf makinesinin her ele alınması ile işkence artar. ve ne yazık ki facebook gibi bir gerçek burnunuza kadar dayanmış, ortalıklarda uçan tag'lerle fırtına kopmakta, artık herkesin herkesle, nerede, ne zaman ne yaptığı bilinmektedir. tüm bu şerefsizlik de aslen dijital kamera çağıyla baş göstermiştir ki, bu konuyu daha sonra başka bir başlıkta incelemem daha uygun olur. (meseleyi günümüz gençliğine bile getirebilirim ki, ben kendimde böyle bir potansiyel görüyorum.)

    sonuç olarak: siz siz olun, eğer fotoğraf çekiyorsanız kimi çektiğinize/çektiriyorsanız kimin çektiğine dikkat edin. misal ben çektikten sonra tanımadığım biri bile olsa eğer fotoğrafta iyi görünmüyorsa o fotoğrafı kayıtsız şartsız siliyorum. zira eğer anı veya vesikalık tadda fotoğraf çekiyor/çektiriyorsanız o fotoğrafta yaptığınız/yapılan sanat kimsenin skinde olmuyor. aslolan gözlerin kırmızı, kaymış vs. çıkıp çıkmadığı.

    ahhh... üstelik kadınların tırnakları da çok uzun ve yırtıcı.

    (düzeltme: bkz'lar)
  • eskilerden hatırladığım bir karikatür var ama leman'dan mı, gırgır'dan mı bilemiyorum. iki eleman salonda oturmuş, tam tepelerinde de duvarda yaşlıca bir adam fotoğrafı, suratı iki karış, oturduğu sandalyeye de iple sıkı sıkıya bağlanmış. salonda oturan elemanlardan biri diğerine açıklama yapıyor: "rahmetli dedem fotoğraf çektirmekten nefret ederdi de.."

    çok bir espri barındırmasa da ben bu karikatüre iki saat gülmüştüm, çünkü kendimi görmüştüm.

    güle oynaya fotoğraf çektirip o pozlarda da gerçekten olduğu gibi çıkan insanlara feci imreniyorum. ah bunun ne büyük bir rahatlık olduğunu bir bilseler... hadi fotoğraf çekilicez dendiğinde bünyemi basan soğuk terleri bir anlasalar, arkasına saklanmak için fıldır fıldır gruptaki en iri insanı arayan gözlerimi bir okuyabilseler...

    size komik gelebilir ama bir objektifin önüne geçtiğimde direkt kendimi ilkokul 5. sınıfta 3000 kişinin önünde cumhuriyet şiiri okurken hissettiğim gibi hissediyorum. biliyorum altı üstü bir fotoğraf, ya bir dosyada yıllarca tozlanacak, ya da 4-5 yılda bir bir arkadaşın eski fotoğraflara bakarken seni görüp ehüehehe maymun gibi çıkmış diyecek, hepi topu bu.. bunca gerilimin, sanki milyonların önünde sahneye çıkacakmış gibi ellerin terlemesinin anlamı ne!

    bilmiyorum, bilemiyorum. ediz gibi hissediyorum kendimi, bayılıp kurtulmak istiyorum hemen, ama bayılamıyorum. mutlaka cingöz bir uyanık, saklandığım kürek kemiklerinin arkasında beni farkedip "ay sen görünmezsin orada" diyerek çekiştire çekiştire tabak gibi en öne koyuyor. yaşadığım gerginlik ile bunu belli etmeme çabasının çarpışması sonucunda da ortaya gözleri ağlarken ağzı gülmekle dudak bükmek arası acaip bir şekil almış enteresan bir yüz ifadesi çıkıyor ve o fotoğraf karesine hapsedilerek sonsuzluğa akıyor.

    vesikalık fotoğraflar ise tam bir felaket. fotoğrafçı kafa yukarı burun aşşa şimdi gülümse, gülümse, gülümseee diye kendini yırtarken ben istemsiz bir şekilde içimden hırlıyorum çek artııııııııık diyerek, haliyle bu da görüntüye yansıyor. çeyrek yüzyıla yaklaşmış bilinçli fotoğraf çektirme tarihimde bir stüdyoda çekilmiş adama benzeyen tek pozum mezuniyet fotoğrafında. özel gün, düzgün olsun diye annemin tutturmasıyla gittiğimiz harbiden profesyonel stüdyoda, yaklaşık 1,5 saatin sonunda fotoğrafçıyı cinnet geçirtme aşamasına getirdiğim anda, beraber gittiğimiz teyzemin suratına bir anlık abuk bir şekil vermesi, benim onu görüp bir anlık gülüvermem ve fotoğrafçının o bir saniyeyi yakalamasıyla insana benzeyen tek pozum kayıtlara geçmiş oldu. üstelik objektif yerine fotoğrafçının yanında duran teyzeme baktığım için, kafada kep, üstte cüppe, geleceğe umutla bakan genç havasıyla bir klişeyi de yerine getirerek fotoğrafçının da içine sindi. ancak bu tek örneğin dışında, yıllar boyu yapılmış çekimlerden oluşan vesikalık fotoğraf arşivimi bir korku-gerilim filmi yönetmenine gönderip sıfır makyaj aynı kişi diye not düşsem, sapık katillikten exorcistliğe her role gelir bu diyerek adam anında başrol teklif eder bana. oysa gerçekte tipim spongebob'tan daha ürkütücü değil.

    velhasıl ben de isterim neşeyle poz verebileyim objektiflere, "çiiiz" dendiğinde düldül gibi ön dişlerimi göstermek yerine herkes gibi doğal bir şekilde gülümseyebileyim, fotoğraflarımı gören arkadaşlarım nihohoha diye gülmesin, vizedeki resmime bakan kontrol memurları beni 2 saat bekletip kafasını kaşımasın... ama işte olmuyor. hangi travmadan sonra geldi yerleşti bu fotoğraf çekilme fobisi bilmiyorum ama böyle bir derdin yoksa kıymetini bil sevgili sözlükçü, yok burnum iri çıkmış, yok göbeğim fırtlamış diye germe kendini. benim bir fotoğrafta polat alemdar'a benzediğimle ilgili konsensusa ulaşmış bir kamuoyu var, daha ne diyim.
  • facebook çıktı çıkalı nefret ettiğim, hayatımdan çıkardığım aktivite. aktivite diyorum çünkü bunu aktivite haline getirmek pek moda oldu son zamanlarda. benim bildiğim aktivite dışarı çıkılıp eğlenmek, içki içmek, yemek yemek falan iken bu facebook sağolsun aktivite fotoğraf çektirmeye dönüştü.
    - akşam toplanıp dışarı çıkalım da bir kaç fotoğraf çektiririz. sonra onları facebook'a koyarız.
    - aa süper fikir. çevrede gördüğümüz garip nesneleri de tagleriz dimi?
    - tabi canım. geçen sefer sigara paketlerini taglemiştik, bu seferde bira şişelerini tagleriz.
    - oley anlaştık. ben şimdi gidip hazırlanmaya başlıyım, akşama sadece 7 saat kaldı. fotoğraflarda vericeğim pozları çalışıcam daha ayna karşısında...
  • insanların, bakanların kendini beğensin diye melek, merhametli, romantik, espritüel gibi bilimum "şeker" kisveler altına bürünmeye çalıştıkları eylem.
  • bazı yörelerde yere düşmek anlamına gelmektedir. genellikle çocuklar kullanır.
  • benim için oldukça meşakkatli eylemdir bu çünkü bu işlem ne zaman gerçekleşse poz verme sırasında nefesimi tutuyorum, hayır elimde değil hava alamıyorum. hele hele ard arda çekiliyorsa morarıyorum kardeşim!
  • geçenlerde, yıllar sonra ilk kez bir fotoğraf stüdyosuna gittim. seksenlerde, (elektriklerin çok sık kesildiği o karanlık günlerden birinde) henüz hevesli bir çırakken o stüdyoda unutulmuş ve o günden beri kendisinden haber alınamamış olduğundan kuşkulandığım fotoğrafçı, lütufkar bir sesle, "kravat takmak istersen şunlardan bir tanesini seçebilirsin." dediğinde ona sabırla ve iyi niyetle gülümsedim. o adamın saçlarımı taramam konusundaki anlamsız ısrarına kahramanca göğüs gerdim. objektifine, yüzüme taktığım ve adı kesinlikle gülümseme olmayan o yapay ifadeyle gözümü kırpmadan baktım. artık huzur içinde ölebilirim.