şükela:  tümü | bugün
  • ımmanuel kant'ın 72 yaşında yazmaya başladığı oruç aruoba'nın çevirdiği kitap.
  • bu kitap kant'ın sadece bunaklık kitabından alınan dosyalardan oluşmuştur. kant'ın yazılarını incelemek için filolog olmak gerektiğinin en büyük kanıtıdır.
  • türkiye 'de, yaşayan en mühim herakleitos uzmanı cengiz çakmak hocamızın geçtiğimiz ay kabalcı 'dan yayınlanan çevirisi. [humanitas yunan ve roma klasikleri serisi]

    eser, kabalcı'dan alışkın olduğumuz gibi yine çift taraflı, yunanca-türkçe şeklinde yayınlandı. hocanın, kendi deyimiyle "uzun uykusundan uyanarak" giriştiği bu çalışma türk klasik filoloji camiası için mühimdir, zira nicedir herakleitos konusunda böylesine birikimli hocamızdan çalışma bekliyorduk. prof. dr. çiğdem dürüşken hoca 'nın yayın yönetmenliğini yaptığı/yapacağı humanitas/yunan ve roma klasikleri serisinin ilk meyvesinin zamanı gelmişti zaten.

    piyasada bordo siyah 'tan çıkmış bir alova çevirisi dolaşmaktaydı. ama kaynak eksikliği ve çeviri farklılıklarından ötürü tam bir kaynak sayılıp sayılamayacağını tartıştığımız günlerde, anlarda eğer biz hocalarımız tarafından, yabancı çevirilere yönlendiriliyor isek, bir sorun vardır, ve söz konusu sorunun da çözümü, bizi başka yerlere yönlendiren kişilerden / hocalardan gelmeliydi, bu hususta cengiz hoca üzerine düşeni yapmış durumda. en azından tek cümleyle emekçi hocaları, araştırmacıları harcamamak lazım ama maalesef işin özeti bu.

    ************************************************
    alova 'nın herakleitos çevirisi için:
    http://www.latince.net/herakleitos_fragmenta.html

    veya

    (bkz: herakleitos/@jimi the kewl)

    *************************************************

    bu lime [güzide gezzo 'muzun da temsı budur aslında.] üzerine güzel bir desenle süslenmiş, sunulmuş herakleitos çevirisinin inanılmaz bir kaynak olduğunu düşünmekteyim. zira, nietzsche 'nin zerdüşt 'üne kadar gelen sürede, herakleitos taş gibi dururken her açmazda, o meşhur ırmak akıp durmakta, bir, uzlaşamayanların harmonia 'sına
    / uyumuna kucak açmakta, insanlar ise hiçbir şey yaşamamış gibi davranmaktalardı.

    şunu hatırlar mısınız bilmem, benim zihnimde çakılı kalmıştır/bir yazımda da mevzubahis etmiştim, entry numarası sormayın, uyumun en güzel örneğinin telefonda, sevdicekle yapılan konuşma olduğunun altını kaç kat kırmızı kalemle çizmeli? sert-yumuşak {ses}, gece ile gündüz, siyah ile beyaz, yer ile gök, iten güç ile çeken güç, doğu ile batı..

    bir romalı gibi düşüneceğim ben bu kitapla ilgili yazıp çizerken;
    yararcı olacağım sadece; avrupa 'ya girme çabası [avrupa birliği'ne girme çabası ve abeci zihniyetine bakınız.] halinde olanların arkalarındaki destekler aslında, demagojinin merkezine seyahat ile gerçekleşebilecek karton tasvirler ve tarihi ancıklarla, zaten sergüzeşt ruh halimizin en yorgun, en dikkatsiz en savaşçı ama artık daha batılı gibi [her yönüyle; televizyon kirliliğinin de içinde bulunduğu kültür katli!!] anında vurduklarıyla değerlendirilebilir bu insancıllık çalışmaları; tam göbeğinde bir yerlerde bulunduğumdan, kendimden biliyorum; kültürsüzlük çok tehlikeli bir hastalıktır, başkasının kültürünü alırsanız en baba tabirle; kültürsüz olursunuz, evet onun kültürüne ulaşmazsınız, çünkü kültürler 10 yılda bir oluşan, yenilenen olgular değildirler, misal batının temelini hristiyanlıkta aramayın sakın, içinde zehir olduğunu bildiği kaseye elini, hiç tereddüt etmeden uzatan adamda arayın, kleopatra 'nın koynundaki'nde arayın, kültür politikalarında arayın [dönem: i.ö. 40-i.s.150] sakın şimdi mevcut olanı, şimdi artık mevcut olmayan eskiden bağımsız zannetmeyin..

    evet doğru homeros izmir'li ama o izmir, o zamanlar düşmanı denize döken bizlerle dolu değildi, başka insanlarla doluydu.

    doluluk ciddi bir olgudur, dolu olmadığınızda gözünüz kapalı, "zengin olacağım" umuduyla "zengin olacaksınız" palavrasını insanlara yutturursanız, bu yutturmaca döner gelir, araba koleksiyonunuzdaki değerli parçaların egzoz borularına tıkanıverir.

    şu soruyu cevaplasınlar önce;
    "türkçede ilk tiyatro eseri ne zaman yazıldı?"

    sonra şunu;
    "türkçede ilk düz yazı ne zaman yazıldı?"

    şimdi de dönüp aynaya baksınlar; "avrupalı mıyız? batılı mıyız?"

    şunu demeye çalışıyorum efendim; aynı ırmaklarda yıkanırız, biziz, değiliz..

    esas batıyı tanımak için;
    bu eseri edinin.
    sizce; ülkece buna ihtiyacımız yok mu, düşünmeye değer..

    eseri net üzerinde satın almak için:
    http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=129275
  • prof. dr. çiğdem dürüşken hocamızın şöyle bir önsöz yazdığı eserdir.
    [fragmanlar / herakleitos ,çev: cengiz çakmak]

    ateşten fragmanlar ve herakleitos' un dile gelişi

    fragmanlar

    "kendimi keşfettim" diye haykıran bir filozof ve keşfedilen bu kimliği yüzyıllardır anlamaya çalışan insanlık! ephesos 'un gizemli güzelliği kadar derin sözler! insan zihninin kat kat açılımı yüzün üstünde fragman!

    "herakleitos'um ben! niçin beni oraya buraya
    çekiştiriyorsunuz ey cahiller!
    sizler için uğraşmadım ki bunca, sözüm anlayana,
    bir kişi gözümde bin kişi, metelik vermem kalabalığa!
    bunu bilir, bunu söylerim, ah, persephone' nin huzurunda da!" (1)

    böyle tanıtıyor kendini; kalabalığa değil, sadece logosu anlayabilene yazdığını söylüyor ve iki kez girilemeyen ırmaklara bırakıyor düşüncelerini. birden bir değişim başlıyor ephesos 'un antikçağ rüzgarlarıyla dövülen kıyılarında, düşüncenin o büyük limanında. kentin yaşam iksiri ay tanrıçası, insanın ve doğanın bozulmamışlığının simgesi yüce artemis görevini tamamlayıp görkemli tapınağına çekilirken, yerini her şeyin kendisinden çıktığına inanılan logos'a bırakıyor. ateş estiren bu logos, felsefenin kışkırtıcı soluğunu körüklüyor ve bütün heybetiyle geleneklere başkaldırıyor. küçük menderes 'in ege denizine karıştığı aralıktan bir yol buluyor kendine, uçsuz bucaksız denizlerde odysseus'un neferlerini yutan dalgalara karşı dümen kırıyor ve gemisine aldığı insanları dağın ardına, güneşin hiç dinmediği ülkeye uğraştırıyor. kendisiyle denize açılmayı reddedip kıyıda kalan kalabalığa ise her zaman karanlık ve anlaşılmaz geliyor.

    ephesos'un ufuk çizgisinde başlayan ve düşüncenin ücra köşelerine kadar ilerleyen bu görkemli yolculuğun en büyük tanığı, eski çağ yorumcularının satır aralarına sinen ve doksografların kandilin titrek ışığında seçip çıkardıkları kısa ve özlü fragmanlar ya da herakleitos 'un bir kahin edasıyla söylediği deyişler. ilk kez hermann diels 1867 yılında bu fragmanların yer aldığı ikincil kaynakların (bkz: testimonia) adlarını alfabetik sıraya göre dizerek herakleitos 'un felsefi düşüncelerine (bkz: ipsissima verba) yapay bir belirginlik kazandırmaya çalışıyor. ardından gelen diğer çağdaş yorumcular, socrates-öncesi felsefi düşüncenin gelişiminin genel hatları çerçevesinde her bir fragmanı yorumlamaya ve herakleitos 'u dillendirmeye çabalıyorlar. bu aşamada diels 'in fragman düzenleme yönteminin bazı sorunlara yol açtığı ortaya çıkıyor. çünkü fragmanlar yer aldıkları eski metinlerin adlarına göre düzenlendiğinde, içerik açısından hemen hemen aynı konunun etrafında dönüp duran bazı fragmanlar, art arda gelmesi gerekirken, birbirinden kopuk olarak sıralanmak durumunda kalıyor; örneğin herakleitos 'un ünlü ırmak fragmanları diels 'in yöntemiyle, art arda değil b12, b49a ve b91 olarak sıralanıyor (2) ve bunun sonucunda herakleitos'un felsefi düşüncesinin yeniden yapılandırma girişimleri ciddi sorunlar yaşayabiliyor. marcovich (1967), diels 'in fragmanları düzenleme yöntemini reddediyor ve fragmanların içerdiği konulara göre cümle cümle ayırıp kendi içinde sınıflandırmayı ve daha çok kendi yorumunu göre sıralamayı yeğliyor. ama herakleitos yorumcularının çoğu fragmanların yer aldığı eski metinlerin içerdiği konuların, fragmanların özünü yansıtacağına dikkat çekiyor ve herakleitos'u kavramada fragmanların geldiği kaynakların önemini vurgulayarak diels'in fragmanları sıralama yönteminin, birtakım sorunları da beraber getirmesie karşın, daha sağlıklı bulacağı söyleniyor. (3) ateşten fragmanlar üzerine tartışmalar kişilerin filolojik ve felsefi yorumlama tarzına göre işte böyle sürüp gidiyor; her bir deyiş sözcüklerine kadar tek tek ayrılıyor, antikçağın retorik tekniklerine göre değerlendiriliyor, bütün söz oyunları inceden inceye araştırılıyor ve cümlenin en küçük birimine bile sayısız mecaz anlam yükleniyor, sonra yeniden inşa ediliyor. her dile çevirisi yapılıyor, üzerine binlerce makale, kitap yazılıyor. herkes biliyor herakleitos'un "evrenin ilk ilkesine ateş dediğini" ve "ne var ne yoksa bu ateşin dönüşümlerinden meydana geldiğini," "yaşamı ve aklı ateşle özdeşleştirdiğini;" ya da "evrende tel değişmezin, değişimin kendisi olduğunu," "her şeyin karşıtıyla varolduğunu," "ölümün yaşamla içiçe olduğunu," "insanların evrensel bir solukla soluklandığını." herkes biliyor bunları, ama yine de bu fragmanların özünde göremediği, çözemediği, kavrayamadığı bir şeyler olduğuna inanıyor ve kazdıkça kazıyor bu gizemli zihnin derinlerini. çünkü kıpır kıpır her bir fragman, capcanlı, soluk alıyor ve eğilip bükülebiliyor. felsefeye gönül veren herkes kendi yaşamına uygun bir düşünceyi çekip çıkarabiliyor içinden. sözcüklerin anlamları, kültürleri birbirine bağlayan zincirin birer güçlü halkası adeta; dil, din, ırk ayrılığı tanımıyor.

    bize ilk kez yunanca ve türkçe karşılıklı bir metinde herakleitos'la sohbet olanağı tanıyan bu çalışma, herakleitos'un zihnine yakın, zaman zaman onun kadar gizemli konuşan bir felseficinin [cengiz cakmak hoca'nın] elinden çıkmış, çevirmeninin söz oyunları, herakleitos'un söz oyunlarına katılmış. h. diels'in sahte olduğunu ileri sürdüğü fragmanlarla birlikte tam 139 fragman, türkçede ilk kez art arda diziliyor ve sanki artemis tapınağına gömdüğü rivayet edilen peri physeos adlı yapıtıyla herakleitos, ephesos ufkunda diriliyor. bilgece bir sessizlik içinde, kendisiyle denize açılmış okuyucusunu şöyle uyarıyor:

    "bu kadar acele etme sakın,
    ephesoslu herakleitos'un kitabını bitireceğim diye,
    çıkacağın yol öyle dik ki,
    kasvetli, zerre ışık yok!
    ama bir eren kılavuz oldu mu sana,
    aydınlanır bir anda,
    güneş ışığı bile hiç kalır yanında!" (4)

    notlar:

    1- bu şiirsel tanıtım, yunan lirik şairi skythinos'un dilinden bir aktarımdır (diogenes laertius, 9. 16; anthologia palatina, 7. 128)

    2- 12. aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar; ruhlar nemli olandan buharlaşırlar.
    49a. aynı ırmaklara gireriz ve girmeyiz. biziz ve biz değiliz.
    91. herakleitos'a göre, aynı ırmağa iki kez girilmez. [aynı ölümlü bedene doğası gereği iki kez dokunmak olanaksızdır. (ölümlü olan) her şey değişimin şiddeti ve hızından dolayı dağılır ve tekrar bir araya gelir. aslında "ne yeniden" ne de "daha sonra," ama aynı zamanda diyebiliriz. şeyler biçimlenir ve dağılırken hem yaklaşır hem uzaklaşır.]

    3- miroslav marcovich, heraklitus: grek text with a short commentary, 1967, 2000 (düzeltme ve eklerle 2. basım), `international presocratic studies 2. sankt augustin`: academia verlag, 2001 (yeniden gözden geçiren: daniel w. graham, brigham young university) s. 81.

    4- bu şiir yunan lirik şairi skythinos'a aittir. (diogenes laertius, 9. 16; anthologia palatina, 9. 540)
  • yanılmıyorsam bir iki sene önce bir eylül ya da ekim akşamı idi, yanılıyor da olabilirim; akademide istanbul üniversitesi felsefe bölümü koridorunda, 203 no'lu odada yine yanılmıyorsam ilkçağ felsefesi adında bir derste, cengiz hoca 'nın hararetle herakleitos anlatışı, o an ki arif'le sarhoş kafamıza paldır küldür inerken, cengiz hoca ders anlatmaktan sıkılmış bir şekilde; "şu an feşmekan yerde olsaydık da şarap içseydik" deyivermiş, ben de o ara pencereden kararan hava eşliğinde yolu izlerken, birden şarap sözüyle irkilivermiştim, meğerse hoca da irkilmiş olacak ki, sırf hoca hatrına gelen kimi öğrencilere bunu yansıtmış; "evet ya hocam; keşke şurda olaydık da gün batımını izleyeydik.." deyivermişti. cidden herakleitos 'tan , her adını duyduğumda tıpkı o derste, şarap lafıyla irkilmem gibi irkilirim. işte o doğa filozofunun, gerçi hoca, o'nun doğa filozofu olmadığını söyler, ben aksi fikirdeyim; doğa'yı natura 'yı yani; nesnelerin doğal düzeni manasıyla hissederim; o halde nesnelerin ''inen ve çıkan yolda yakaladıkları bir'lik ve aynı'lık'' durumu üzerinde kafa yoran, hatta oturup da bir kitap yazıp yazmadığını bile bilmediğimiz koca, kocalığını da onu nesilden nesile aktaran aktarıcılara borçluyuz sanırım, herakleitos fragmanlar'ının 60.sında (hippolytos, refutatio, ix. 10. 4) , cengiz hoca'ya göre; bakın nasıl anlatıyor; "kozmik açıdan bakıldığında, inen ya da aşağı giden yol (kato) ateşin sırasıyla hava, su ve toprağa dönüşmesidir. yukarı giden yol (ano) ise toprağın suya ve havaya dönüşmesidir. bu iki yolun birlikte işlemesi, kozmik düzen içindeki oluş ve bozuluş süreçlerinin ortaya çıkmasına neden olur. bir yandan nesneler bozulur ve ölürken diğer yandan başka nesneler oluşa gelir ve yaşam kazanır. inen ve çıkan yolun bir ve aynı olması bu iki sürecin kozmik düzende bir bütün oluşturmasından dolayıdır." bu, benim 'herakleitos 'un doğa filozofu' olduğunu söylemem açısından mühimdir, zira iniş ve çıkış bir bütündür, birlikte işleyen iniş ve çıkış bir bütündür. herakleitos 'un dilinde bu uyum, nesnelerin doğal düzenidir, her ne kadar yunancadaki physis tam manasıyla latincedeki natura yı karşılar mı karşılamaz mı, tartışılır; yine nesnelerin doğal düzeni üzerine bunca konuşan herakleitos 'un doğa filozofu olmadığına ilişkin hocanın tepkisi şudur; bana da aslında kocaman bir cevaptır bu; benim bir çırpıda düşünerek, irkilerek söylediklerimi hoca şöyle karşılıyor; herakleitos doğa filozofu değildi, zira o bu sorunu aşmıştı, onun sorunu böyle bir kozmik düzen var; ve bu kozmik düzende de herakleitos, insanın yerini keşfetmektedir, çabası budur, keşiften kasıt da amerika 'yı keşfetmek gibi algılanmamalı, fakat maalesef konuya yetkin olmayan kimi çapsız kritikçilerden (aslında bu kadar çapsız olduklarından ötürü kendilerine kritikçi demem bile hatadır ya neyse.) tanzer yakar isimli bir beyefendi; yanılmıyorsam kocaeli üniversitesi'nde yrd. doç imiş kendisi, buradaki, yani cengiz hoca 'nın herakleitos çevirisinde; 101 no'lu fragmandaki "kendimi keşfettim" ifadesindeki "keşfetmek" fiilinin kullanılmasını bakın nasıl cahilce eleştiriyor: "fragmanlara parçalı bakış, çevirmenin kendisi için de sorun teşkil ediyor. bunu en açık biçimde “kendimi keşfettim” biçiminde çevrilen fragmanda görüyoruz. kuşkusuz bunun altında “kendini bil!” çağrısının bir buyruk olarak okunmasının yanı sıra, bütünlüklü bir bakışın olmaması da var. gramsci’den yola çıkarsak, “kendini bilmenin” önündeki en büyük engel “fragmantal bir bilinç”in kendisinden kurtulamamak olup çıkıyor. nitekim, çakmak’ın ağzından “kendimi keşfettim” diyen bilge herakleitos, bu kez filozof herakleitos olarak bunun imkansızlığını şu fragmanıyla açık seçik dile getiriyor: “bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına varamazsın, öyle derindir ruhun logos’u”(fr.45)." (felsefelogos, eylül 2006)

    oysa tanzer bey, yunanca bilmediğinden ya da biliyorsa da algılama sorunu yaşadığından ötürü; yunancada edizesamen fiilinin "soruşturmak" ve "araştırmak" anlamlarına gelen dizemai fiilinden türediğini gözden kaçırmaktadır. bu fiil kehanet sözlerinin anlamını açığa çıkartmak, bir bilmeceyi çözmek, bir şeyin asıl yapısını ve işlevini açığa çıkartmak anlamlarına gelecek şekilde kullanılmıştır. hatta cengiz çakmak hoca 'ya göre; bu ifade, gnothi seauton ifadesini çağrıştırır, hatta "kendime sorular sorarak kendimi soruşturdum ve kendimi tanıdım, bilmecemi çözdüm." manasındadır.

    tanzer bey, cengiz hoca 'nın açığını yakalamışçasına sevinedursun, kendi circulus vitiosus'unda kaybolmakta olduğunu da hatırlatmak bize düşsün; efendim cengiz hoca 'nın asıl manadan saptığından bahsediyor hem de, yine aynı makalesinde eleştiri getirdiği fragmanların sıralanması bahsinde de çelişkiye düşerek, cengiz hoca 'nın sıralamasını (cengiz hoca da, hermann diels 'in 1922 baskısı die fragmante der vorsokratiker adlı çalışmasındaki eski yunanca edisyonu temel alarak b fragmanlarının hepsini çevirmeye ve yorumlamaya girişmiştir. daha ayrıntılı bilgi için eserin önsözündeki d. yöntem başlıklı kısma bakınız.) baz alarak; "fr.45" notuyla yine cengiz hoca 'nın “bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına varamazsın, öyle derindir ruhun logos’u” çevirisini karşıt veri olarak ortaya koymuştur. ortada karşıtlık varsa bu çevirenin kabahati midir? hayır pekala neden böyle bir demagojiye düşülüyor? çünkü belirsizlikten hakaret doğuyor, cehaletten, bilgisizlikten.

    tanzer bey 'in fragmanlar eleştirisi; eksik (hatta yer yer hiç) yunancasından veyahut kendisiyle çelişmesinden dolayı ciddiyetini yitiriyor. ayrıca bu çalışmaya bir belden aşağı vurma çabası da çevirmenin tercihlerine getirdiği bir başka eleştiride de bizzat kendini gösteriyor;
    tanzer bey bakın ne diyor;

    "kitapta yöntem isimli bölümde yöntemsel hiçbir tartışılmaya girişilmeksizin diels’in b edisyonun izlendiği söyleniyor. niçin kranz’ın düzelttiği edisyonun değil de özellikle bu edisyonun dikkate alındığı da belirsiz."

    yani olur şey değil, walther kranz, tüm felsefe camiasının ve cengiz hoca 'nın saydığı isimlerden biridir;
    fakat çevirmen ve çeviride yardımlarını esirgemeyen çiğdem hoca'nın, faruk hoca 'nın edisyon tercihine kim karışır ki, daha doğrusu klasik dillerden çevirilerde, edisyon tercihinden ötürü yargılanmış çevirmen var mı? hadi onu geçelim; çiğdem dürüşken hoca, esere yazdığı önsözde bakın ne diyor; hani tanzer bey 'e göre belirsiz(!) açıklama neymiş;
    "marcovich (1967), diels'in fragmanları düzenleme yöntemini reddediyor ve fragmanların içerdiği konulara göre cümle cümle ayırıp kendi içinde sınıflandırmayı ve daha çok kendi yorumuna göre sıralamayı yeğliyor. ama herakleitos yorumcularının çoğu fragmanların yer aldığı eski metinlerin içerdiği konuların, fragmanların özünü yansıtacağına dikkat çekiyor ve herakleitos'u kavramada fragmanların geldiği kaynakların önemini vurgulayarak -buraya dikkat- diels 'in fragmanları sıralama yönteminin, birtakım sorunları da beraber getirmesine karşın, daha sağlıklı bulacağı söyleniyor." (sf:13) çok net; *daha sağlıklı olacağı* lafı edilmiş zaten. tıpkı çiğdem hoca 'nın da dediği gibi; fragmanlar üzerine tartışmalar, kişilerin filolojik ve felsefi yorumlama tarzına göre işte böyle sürüp gidiyor. (sf:13) ve bu noktada bay tanzer bir kez daha yarım bir eleştiriye giriyor; hem de kasıtlı bir şekilde gerçeği çarpıtarak. bu sefer çiğdem dürüşken hoca 'nın önsözündeki bir dipnota kafayı takıyor; hem de gördüğünü reddederek! şimdi adım adım inceleyelim;
    hocanın ifadesi şu: (yukarıda da yazdım ama bay tanzer bakmaya tenezzül etmez diye tekrar yazıyorum) ".. ama herakleitos yorumcularının çoğu fragmanların yer aldığı eski metinlerin içerdiği konuların, fragmanların özünü yansıtacağına dikkat çekiyor ve herakleitos'u kavramada fragmanların geldiği kaynakların önemini vurgulayarak -buraya dikkat- diels 'in fragmanları sıralama yönteminin, birtakım sorunları da beraber getirmesine karşın, daha sağlıklı bulacağı söyleniyor." hocanın ifadesi bu, ve hoca alıntısından sonra "1" rakamıyla dipnotunu düşüyor, aynen yazıyorum sayfanın altındaki notu:

    "miroslav marcovich, heraklitus: grek text with a short commentary, 1967, 2000 (düzeltme ve eklerle 2. basım), international presocratic studies 2. sankt augustin: academia verlag, 2001 (yeniden gözden geçiren: daniel w. graham, brigham young univer-sity) s. 81."

    pekala özellikle "..(yeniden gözden geçiren: daniel w. graham, brigham young univer-sity) s. 81." bu kısma dikkat edin; zira tanzer bey, alıntıdaki bu kısmı görmezden gelecek, -ki o görmezden ne kadar gelirse gelsin, benim gözümden kaçmayacak bu- ve bakın çiğdem hoca 'yı nasıl eleştirecek;

    "burada daha sorunlu olan nokta, ki bu yöntem sorununun üzerinde çok fazla düşünülmediğinin bir göstergesidir, dürüşken’in yöntem sorununa dikkat çekerken düştüğü dipnotta gösterdiği (miraslav marchovich’in, heraklitus: grek text with a short commentary, 1967, 2000, international presocratic studies 2. sankt augustin: academia verlag, 2001,s.81) künyeli kaynağın doğru olmamasıdır. dürüşken’in alıntısı daniel w. graham’ın bu söz konusu kaynak üzerine yazdığı bir kitap eleştirisinden alınmıştır: “today some scholars would defend diels’ curious order on the grounds that it forces us to pay more attention to the sources from which the fragments come, and that this can allow us to understand their meaning beter. yet for the purposes of philosophical reconstruction, diels’ approach is frustrating.”(bkz.:daniel w. graham, aestimatio 1(2004) review: “heraklitus by short commentary”, 81)."

    bakın efendim; tanzer bey 'in, çiğdem hoca 'nın dipnotunu nasıl kesip, canı istediğini görüp, canı istemediğini görmediğini sizlere sundum; tekrar ediyorum çiğdem hoca 'nın dipnotu bu:

    "miroslav marcovich, heraklitus: grek text with a short commentary, 1967, 2000 (düzeltme ve eklerle 2. basım), international presocratic studies 2. sankt augustin: academia verlag, 2001 (yeniden gözden geçiren: daniel w. graham, brigham young univer-sity) s. 81."

    tanzer bey 'in gördüğü kısım ise şu:

    "miraslav marchovich’in, heraklitus: grek text with a short commentary, 1967, 2000, international presocratic studies 2. sankt augustin: academia verlag, 2001,s.81 "

    görüldüğü gibi bay tanzer çiğdem hoca 'nın alıntısındaki "(yeniden gözden geçiren: daniel w. graham, brigham young univer-sity) s. 81." kısmını kesmiş, görmezden gelmiş ve hocayı kaynak tahrifiyle suçlamış. tanzer bey resmen iftira atmaktadır, yalan söylemektedir! ben de, salt bu kadarı bile yeterken, internette ufak çaplı bir araştırmayla; hocamın dipnotunda geçen kaynağa ulaştım; efendim link şu: http://www.ircps.org/…tio/pdf/2004-05-01_graham.pdf siz de linke tıklayınca göreceksiniz ki yazı "reviewed by d. w. graham" ibaresiyle sunulmuş; çiğdem hoca da bunu "yeniden gözden geçiren: daniel w. graham" şeklinde vermiş, pekala tanzer bey bunu görmedi mi? ya da görmezden mi geldi? ya da nasılsa kimse takip etmez diyerek, meydanı boş mu sandı? bu iftirası hakkında çok şey söylenir fakat tanzer bey 'in konuya yetkin olmaması durumu kanımca, bu belden aşağı ve gereksiz hezeyanları yanında daha mühim bir noktadır; zira gördüğünü de okuyamayan tanzer bey bakın neler demiş;

    "şimdi de şu kesin sayılan fragmana, “kykheon karıştırılmazsa ayrışır.”(fr.125), ilişkin yoruma bakalım: “herakleitos kykheon ve kozmos arasında bir koşutluk kuruyor. ..”(s.287)."

    evvela belirtelim; yunancada kykheon diye bir isim yoktur; ve söz konusu fragmanda geçen kelime kykeon dur, yani kykao fiilinden yani çalkalamak, karıştırmak manasındaki fiilden türetilmiştir. kykeon arpa unu, su, şarap ve rendelenmiş peynirden yapılmış bir tür içecektir. filozof kykeon ile kosmos arasında bir koşutluk kuruyor. fakat tanzer bey, bu ifadenin üzerinden panzer gibi geçiyor ve kitapta belirtilen kykeon ifadesini olmayan başka bir kelimeyle eleştiriyor; kykheon !!

    yunancadan bu kadar kopuk tanzer bey 'in bu panzerliği devam ediyor;

    "diogenes leartios’un aktarımı ışığında bakıldığında ise, öyküde bahsedilen suyun karışımı kykheon’u nitelendirir. “kykheon”, homeros’un iliada eserinde şarap, arpa unu ve rendelenmiş peynirle oluşturulan bir içki olarak geçer (homeros, illiada, ix,638.). (bkz. aktaran rifat, sami: herakleitos, y.k.y.,2004, s.80.) bu noktada, bu fragmanı “barış” üzerine söylenmiş bir fragman olarak yorumlama olanağı doğar."

    iliada değil homeros 'un eserinin adı ilias 'tır, evet azra erhat 'ın ilyada diye koyduğu ad da aslında yanlıştır ama hadi o yanlışını geçtik tanzer bey'in, fakat ya bu fragmanı "barış" üzerine söylenmiş bir fragman olarak değerlendirmesi? verdiği bakınız da tanzer bey 'i kurtaramıyor bu durumda. "(bkz. aktaran rifat, sami: herakleitos, y.k.y.,2004, s.80.)" zira bu fragmanda asıl üstünde durulan durum biraz farklıdır; kykeon (kykheon değil!) ile kosmos arasında bir koşutluk söz konusudur. kozmos’un birliği onu meydana getiren şeylerin devinim halinde olmasına bağlıdır. eğer kozmosta bir devinim olmasaydı, her şey karıştırılmayan kykeon’da olduğu gibi birbirinden ayrışırdı. bu düşün yapısını tatar çorbası için de düşünebilirsiniz; çayı çıkarırsanız o süttür, sütü çıkarırsanız çay, tuz dökmezseniz tuzsuz olur, aynı zamanda şeker dökmezseniz çay veya süt hakiki manada tatar çayı tadını vermez; o halde kozmik yapıda da bir devinim olmayaydı; kykeon'da olduğu gibi birbirinden ayrışırdı.

    bay tanzer 'in eleştirileri bitmek bilmiyor, fakat aynı makalede kendisiyle çelişiyor; ve bir dediği diğerini tutmuyor önce okuyunuz;

    "theophrastos’un baş dönmesi isimli eserinde (9-10) cisimlerin ancak devinim içinde bir arada durabileceğinden söz ederken herakleitos’a gönderme yapar: “hareket ettirildiklerinde belli bir doğal devinime sahip olan nesneler, bu devinim nedeniyle tutarlar, yoksa herakleitos gibi ‘kykheon’da yeniden ayrışır çevrildikten sonra bile demeye geliriz”.(roussile,a.g.e.) bu noktada, çakmak’ın yorumu theophrastos’un yorumunun bir tekrarına dönüşüyor. ne var ki okuyucu bu yorumun theophrastos’un yorumu olduğundan habersiz kalıyor. oysa herakleitos logos’u sözleriyle ve yaptıklarıyla açıklayan bir adamdır (fr.1): filozof değil sofos’tur(!). bu nedenle yaşam öyküsü de sözde ona aktarılan kesin fragmanlar kadar değerlidir. kahn’ın belirttiği gibi, herakleitos’un orijinal eserine ulaştığı düşünülen antik yazarlar dahi, kendi kişisel görüşlerini ve anlama biçimlerini fragmanlara yansıtmış, kimi kez de kaynaklarda yapılan göndermeler yazarların kendi görüşlerini desteklemek için yapılmıştır."

    bu sözlerinde bay tanzer yine samimi olamaz; birincisi yine kykeon'a kykheon diyor, ikincisi cengiz hoca 'nın theophrastos 'un söz konusu eserindeki yorumunu alıntıladığını söylüyor ve yukarıda da belirttiğim gibi; "..bu noktada, bu fragmanı (fr.125) “barış” üzerine söylenmiş bir fragman olarak yorumlama olanağı doğar." eleştirisini de bizzat yine kendisi çökertmiş oluyor, tanzer bey kendi eleştirisinin de üzerinden panzer gibi geçiyor açıkçası. dikkatli bir şekilde bakmaya bile gerek yok aslında; ayan beyan ortada; theophrastos da aynı yorumu yapmıştır hocayla; fakat tanzer bey, cengiz hoca 'yı önce neden bu yorumu yaptığıyla suçlayıp, yorumunun hatalı olduğunu söylemeye çalışıp, daha sonra da bu sefer theophrastos 'un da aynı yorumu yaptığını, o halde neden kaynak vermediğini -bu yorumun salt ona ait olduğunu sanarak- sorgulamaya girişmiştir. bu da kendisiyle çelişmesi demek oluyor, çok açık.

    tanzer yakar, platon'dan alıntı yapıyor, fakat alıntıların hangi edisyondan veya çeviriden olduğunu söylemiyor. oysa kendisi cengiz hoca'yı bu hususta haksız yere eleştiriyordu! şimdi bakınız; tanzer bey 'in yazısındaki, platon 'un timaios diyalogundan yapılan alıntılar doğrudan doğruya çevirmen erol güney ve lütfi ay 'ın platon, 'timaios' (istanbul, 1989, meb, s.102, 103) adlı çeviri kitabından alınmış olup kaynak belirtilmemiştir. ayrıca tanzer bey 'in, timaios 71e olarak verdiği satır numarasının doğrusu da 72a ve b dir. bunu da yanlış vermiş.
    ayrıca tanzer yakar, cengiz hoca 'yı; diogenes laertios okumamakla suçluyor ve şöyle bir alıntı yapıyor: "bir örnek vermek gerekirse, diogenes laertios'un 'ünlü filozofların yaşamları ve öğretileri' adlı eserde, herakleitos hakkında aktardığı bir öykü, theophrastos 'tan aktarılan 125 no'lu şu fragmanla ilişki içinde düşünülürse bambaşka bir yorum olanağı doğar: herakleitos'tan barış için bir konuşma yapması istenince, bir bardak su içine arpa unu seperek içmiş ve hiçbir şey söylemeden çekip gitmiş. -dk22a3b-
    bu da yanlıştır. zira yaptığı alıntının sonuna eklediği -dk22a3b- ibaresini diogenes laertios 'tan alıntı numarası zannediyor. oysa bu ibare diels'i göstermekte olup, bizzat fragmanlar eserinde, yani tanzer bey 'in eleştirdiği cengiz hoca'nın çevirisinin önsözünde yer almaktadır. ve tanzer bey sf.19 'daki bu dipnotun kaynağını vermemektedir. işin komiği dk22a3b 'yi diogenes laertios'u gösteriyor zannetmesidir. hoca'ya diogenes laertios okumasını önerirken, kendisi hocanın kitabından alıntı yapıp, diels'i gösteren ibareyi laertios'a yamamaya çalışmaktadır.
    işin ilginci bu cehaleti nasıl gösterebilir? veya bunu bilinçli yaptıysa; yaptığı saptırmanın anlaşılmayacağını nasıl düşünebilir? bu nasıl bir sorunlu özgüvendir?

    sonuç olarak belirtmeliyim ki; tabi yine ortada verilecek cevap varsa, bunu cengiz çakmak hoca kendisi verecektir;
    ortada hakaret varsa, cehaletten, karanlıktan kaynaklı görüsüzlük, saldırganlık varsa o zaman bilim susar, yeter ki saygıdeğer bir dergi olan felsefelogos ve onun hakem/etik kurulunun gözünden kaçmış böylesi cahilce eleştirilere bir daha izin vermeye..

    herakleitos 'un beni ürkütmesidir bu satırları yazdıran ana sebep, bu sefer şarap değil.
  • eserin kendisiyle ilgili cengiz çakmak hocamla bizzat oturup konuştuğumuz için biraz da kendimde suçluluk duygusu hissettim; çünkü bu eserde toplu bir herakleitos üzerine bilgi yoktu, hocamla o kadar konuşup, görüşüp de bu noktadan hiç bahsetmemiş olmam, salt hocama duyduğum sevgi ve saygıdan kaynaklanabilir fakat yine de belirtmeliydim, diye diye kendimde kocaman bir suçluluk duygusu oluşturdum.
    fakat çok geçmedi; hoca bir bilgi verdi ve bu duygum da nereye kaçacağını bilemedi;
    bilgi şu efendim; hocanın çok yakın tarihte yine kabalcı'dan bir herakleitos çalışması çıkacakmış, bundan haberim yoktu, hem benim salakça kimlikteki suçluluk duygumun kalkması, hem de herakleitos 'un fragmanlar 'ı üzerinde tüm soru işaretlerinin (tanzer yakar'ın abuk eleştirilerini kastetmiyorum, kaale bile alınacak eleştiri değildi onunkiler. yine de cevap verdim kendisine: #10142969 ) silinmesi hem de türkçede ilk defa yanılmıoyrsam, herakleitos üzerine bir çalışmanın yapılmış ve sunulmuş olması açısından müthiş bir bilgi idi bu.
    o halde entirimi bağlıyayım; yeni çıkacak eserle birlikte; kendi dediğine göre; herakleitos sevdalısı bir hoca'dan müthiş bir eser daha geliyor. bir ülkede bilimde aydınlanma biraz da konuya sevdalı olmaktan geçiyor sanırım. bu bilgi biraz da onu hatırlatıyor.
  • (bkz: ateş/@nojoke)
  • ancak yerinde ve doğru sorulmuş bir soruya verilen cevap doğru olabilir. ve ancak bu türden bir cevap gerçeği açıklıkla ortaya koyabilir. aksi durumda bir konu hakkında genellikle saçma da olsa pek çok şey söylenebilir ve bu ‘pek çok saçma şey’ bizi genellikle hiçbir yere götürmez. yurdun büyük kısmında hakim olan ‘güneşin balçık ile sıvanabileceği’ hususundaki genel ve gereksiz kanıdan dolayı olsa gerek, bu saçma şeyler yıllardır dile getirilip durmaktadır.

    ne var ki eski günlerin görkemli berraklığı kayboldu: artık barbarlığın ve çılgınlığın kol gezdiği günlerde yaşıyoruz. artık bıçağı çeken ishak’a kavuşmuyor. bıçak çekildi mi ishak kesiliyor ve dökülen kanı efendiler içiyor. artık şarlatanın kuyuya attığı taşın sesi efendileri gizliyor. koca kuyunun içindeki küçük taş çıkarılana kadar şarlatan çoktan heybesini doldurmuş oluyor.

    ödevimiz bu taşı çıkarmak olsun. bırakalım şarlatan heybesini doldursun. ‘eşekler samanı altına tercih eder’ken gelin biz bir hatırlayalım neler olduğunu. kendimize jimi the kewl’un fragmanlar başlığına yazmış olduğu entry’leri kılavuz edelim. kolgezen çılgınlığa rağmen çoşkumuzu kaybetmeyelim. bir taşın da birgün bizim kafamıza geleceğini unutmayalım; başkasının yerine utanalım. işin ehlinden dinleyelim, bilge olana öykünelim.

    çılgınlık nasıl bu duruma geldi ve sonuçları ne olacak? neyse ki ilgili kayıtlar sözlük içeriğinde mevcut ve bizler bu mesele hakkında belleklerimizin oyununa kurban gitmiyoruz. neyse ki ‘insan ayağı kadar’ olan güneş her şeye rağmen balçıkla sıvanamıyor. güneş her ne kadar insan ayağı kadarsa da hırslı gözlerle ufku süzenlere görüntüyü bulanık sunacak kadar uzakken bile at ile eşeği ayırt etmemize yetecek kadar büyüklüğünü koruyor.

    bilindiği gibi prof. dr. cengiz çakmak’ın herakleitos çevirisine tanzer yakar isimli bir şahıs bir eleştiri yazmıştı. tanzer bey bu eleştiride gençliğinin verdiği heyecandan olsa gerek sonraları çok ayıp karşılanacak olan hatalar yapmıştı. bu hatalar ne yazık ki iyi niyetli olarak yapılmış olmaları hakkında ciddi şüphelerin oluşmasına yol açacak türden hatalardı.

    öyle ki akademik bir metne bir eleştiri yapılıyordu yapılmasına ama bu eleştirinin kendisi eleştiri olmaktan çok bir saldırı durumundaydı. özellikle bazı çirkin ifadeler – ki burada bunları tekrarlayarak güzel günümüzü karartmayalım – cengiz çakmak’ın yazmış olduğu metne değil, bizzat cengiz çakmak’ın kendisine yöneltilmiş bir saldırıya işaret ediyordu. tanzer bey’in hırsı ne yazık ki edebine galip gelmişti. jimi the kewl’ün de net biçimde ortaya koyduğu gibi ortada bir kasıt vardı.

    sonrasında özür dilemek yerine hile ile meseleden sıyrılmaya çalışıldı. kendileri ve gösteriyi izleyen birileri muhtemelen masallardaki yaşlı cadıya gidip bir kaçış büyüsü istediler. formül basitti: hırsızlığı kahramanlık gibi gösterilip, içine biraz trajedi katılıp, üstünüde de biraz yeni iftira serpiştirilip servis edilmesi, gerçeklerin gizlenmesi için birebirdi. ama en önemlisi formülün işlemesi için çevredekilerin aptal olması gerekliydi.

    böylece tanzer yakar bir anda akademilerde var olduğu iddia edilen çeteleşmeye karşı savaş açmış bir kahraman haline getirilmeye çalışıldı. bir engizisyonda yargılandığı ve aforoz edildiği söylendi. zerdüşt kılığına girmiş soytarı, bir nefer gibi gösterildi. bilindik söylem biçimleri magazin mantığı ile harmanlandı; ama zihniyet hep aynıydı. çamur atarlar, izi kalırdı. çamur ancak doğru sorular sorularak yıkanırdı.

    sorulması gereken soru cengiz çakmak’ın bu konuda ne cevap vermiş olduğu hakkında olabilirdi. henüz konu hakkında ne yayımlanmış olduğu bir cevap metni, ne yapmış olduğu bir açıklama varken nasıl kendisinin bir linç girişiminden bahsedilebildi?

    sorulması gereken soru intihal’in ne zamandan beri saygı gördüğü hakkında olabilirdi. ortada bir hırsızlık varken ve hakaret derecesine varan ifadeler kullanılmışken, açıkça saygın bir akademisyenin üzerine basarak yükselmek çabası ortada iken bunu yapan kişi nasıl olur da masum bir kurban ve bir kahraman haline getirilerek ödüllendirilmek istenirdi?

    sorulması gereken soru cengiz çakmak’ın fedaileri ifadesi ile neyin kastedildiği hakkında olabilirdi. bu ifade artık akademik edepsizlik sınırını da aşıp bir karalama biçimini almış gibi görünüyor. çakmak’ın fedaiye nasıl ihtiyacı olabilirdi?

    eğer kastedilen jimi the kewl’un yazdığı entryler ise sorulması gereken soru jimi’nin mesleği hakkında olabilirdi. net bir biçimde görülecekti ki jimi genç bir filolog olarak mesleğinin savunusunu ortaya koymakta ve yunanca bilmeden eleştiriye girişip filoloji adına çok büyük hatalar yapmış olanları edepli olmaya davet etmekteydi.

    sorulacak olan soru çeteleşme hakkında olabilirdi. akademik formların dışında, jimi’nin de gösterdiği gibi bütünü ile yanlış olan argümanlar ile yola çıkarak yürütülen bir karalama kampanyası çete işi değil de neydi? bu türden bir saldırı bir akademisyenden çok bir zorba davranışını anımsatmıyor mu?

    öyle görülüyor ki çeteleşmeyi başka yerlerde aramız gerekiyor.

    öyle görülüyor ki gördüklerimize inanasımız gelmiyor.

    öyle görülüyor ki tanzer yakar’ı üçkağıt ile kahraman etme girişimi olanca hızı ile sürüyor. tüm akademik çevrelere üzülerek duyurulur.
  • almadan önce sayfalar incelendiğinde burun kıvrılan kitap.
    zira her sayfada bir fragman ve açıklaması vardır. (ki bazıları iki kelimeden oluşmakta, malum sayfa sayısıyla fiyat orantılıdır)
    ticari veya estetik kaygılarla yapıldığını düşünerek almaktan vazgeçen ise çok şey kaybeder. çünkü hem alanında ki neredeyse tek kaynaktır, hem de platon öncesi filazofların düşüncelerini öğrenme fırsatı kaçırılmamalıdır. fragmanlar altında ki yorumlar ise gayet doyurucudur. belki "yöntem" bölümünde açıklandığı gibi alıntı yapılan kaynak yerine, konularına göre bir sınıflandırma daha doğru olabilirdi ama neyse...
  • kabalcı yayınevi'nden çıkan çevirisi; hangi kaygılarla ya da mantıkla yapıldığını bilmiyorum ama, 100 sayfa tutacağı halde 330 küsür sayfa basılmıştır ve 15 ytl'den satışa sunulmuştur. ben böyle bir sayfa düzenlemesine postmodern şiir kitaplarında bile rastlamadım. zaten herakleitos'un fragmanlarının tamamına internetten hatta ekşisözlükten dahi erişmek mümkün iken kabalcı yayınevinin ve cengiz çakmak'ın bu tutumunu algılamak mümkün değil.