*

şükela:  tümü | bugün
  • "en iyi fransız ölü fransızdır" die boşuna dememiş atalarimiz dedirten tamlama.
  • hic bisiyden anlamayan, dunyadan bi haber sevgili.
    (bkz: fransiz kalmak)
  • hava soguk, gunes yeni dogmaya basladigi icin belki normal diye dusunsem bile kendimi kandiramiyorum. yazin ortasinda olmamiza ragmen hava cok soguk, nem yuzume bicak gibi vuruyor, ince ince ama acitarak.
    yaklasik bir aydir kaldigim koyun tren istasyonuna dogru yuruyorum, o da yanimda, fransiz sevgili. iki ucundan ip baglanmis kucuk bir heybeye benzeyen bordo cantasi kalcasinin hafif uzerinde asili, attigi her adimla saga sola sallaniyor. ikimizde konusmuyoruz, sadece onumuzde yuruyen kucuk gurubu takip ediyoruz. yol cok surmuyor, zaten iki bin kisinin yasadigi bir yer diye dusunuyorum kendi kendime. garip isimli bankanin onunden geciyoruz once, ne oldugunu anlamadigim baska bir dukkan, berber ve yaninda da gecen gun yemek yedigimiz donerci. solumda buyukce cantasini tasiyorum, ozellikle yavas yuruyorum cunku sag elim elini tutuyor, digerleri gorsun istemiyorum. eli sicacik, hafiften sikica tutuyorum elini, birakmak istemezcesine belkide sadece oyle hissetmesini istiyorum, belki gercekten de birakmak istemiyorum.
    istasyonda diger gurupla karisiyoruz. polonyali cocukla, cek kiz geri donuyorlar, kahvalti hazirlama sirasi bugun onlarda. digerlerini uyandirmak icin u2 calacaklar yine biliyorum, ilk zamanlar kizdiysam da sonra sonra bono'nun in the name of love diye bagirdigini duymazsam uyanmakta ne kadar gucluk cektigimi gulumseyerek fark ettigimi hatirliyorum.
    konusmaya basliyor, gulumsuyorum. ingilizcesi en komik sakadan daha sirin, aksani kotu degil ama cogu kelimeyi soylerken zorlaniyor, dudaklari garip bir sekil alirken gozlerini kapatip elleriyle tarif etmeye calismasi ise beni sekilden sekile sokuyor. belki de herkezin onu cinsel cekicikle yargilarken benim ciddiye bile almamam, aramizda sonradan olusacak olan elektriklenmenin en buyuk sebebi.
    strasbourg'a gidecegini, oradan paris'e gececigini ve son olarakda marseille e donup okuluna devam edeceginden bahsediyor. bir hafta daha kal diye yalvariyorum ama nafile, zaten arkadasi gitmeyi coktan kafasina sokmus. kendisi aradigi (romantik!) iliskiyi bulamayinca tatilin son haftasini paris'de kimbilir hangi zibidinin evinde gecirmeyi planliyor. sozlerim faydasiz, konusmayi kesiyorum. parlak yesil renge boyali uzun tahta bankin uzerine oturup sigara iciyoruz yanyana. ben bitmek uzere olan marlboro paketimden bir tane daha cikariyorum, o ise ictigi drum marka tutunu kagidi sarmaya koyuluyor.
    uzaktan trenin sesini duyuyorum ve kalkmak icin yelteniyorum. bacaklarim hissiz, ayaga kalktigimda dizlerim sanki benim degilmiscesine titriyor. bir anda ayrilik hissi kapliyor icimi koyu bir kara bulut gibi. kelimeler yetersiz. kocaman cantasini tek eliyle kaldirmaya calisiyor, yardim etmeye yelteniyorum, gozlerime bakiyor, duruyorum. tren garda biraz ilerleyerek duruyor. benden uzak tarafa dogru olan kapiya dogru yoneliyor. aman tanrim! diyorum icimden, veda bile etmeyecek! yasadigimiz tum anlar gozlerimin onune geliyor, birlikte gecirdigimiz tum tren yolculuklari, gittigimiz sehirlerde her kez muze yada alis veris merkezlerini gezerken bizim cimlerin uzerine yatip gokyuzunu seyredisimiz, kalbini kirdigim gun ozur dilemeye calisirken isleri daha da berbat edisim, hepsi. belki de benim icin hayatimin en guzel anlari olan dakikalar onun icin hic bir sey ifade etmiyor! korkuyla urperiyorum aklima gelen dusunceyle sarsilarak. beni sevmemesi degil beni korkutan, gercekten sevmis olmasi !
    arkadasi basamaklari cikiyor, sira onda. cantasini kaldirmak icin eliyle diger tarafindan tutacakken bir an duraksiyor, kafasini cevirip bana bakiyor. hayat bir an yavasliyor. sonsuzluk kadar suruyor bana bakisi, hoscakal demiyor ama bu gozler baska bir sey anlatiyor, daha derin, uzuntu degil sadece buruk bir sevinc gibi, kayboluyorum. aramizdaki uc, bes metreyi kosar adimlarla alip bana sariliyor. var gucuyle bana sariliyor, ezilen goguslerini hissediyorum gogsumde, yumusak saten camasirlari geliyor aklima, sacini son bir kez kokluyorum. dudaklarini dudaklarimda hissediyorum neredeyse yok denecek kadar kisa bir sure, son kez, onun dudaklarini son kez. trene biner binmez tren hareket ediyor, bende trenle birlikte. vagonun icinde yurudugu halde el salliyor, trense cok hizli, ellerini son kez dudaklarina goturuyor ve orada goruntu donuyor.
    tren aci aci bagiriyor ayrilirken, siyah beyaz filmlerin veda sahnelerini cok klise bulan ben, aglamamak icin kendimi zor tutuyorum, bir kac damla suzuluyor ama cabucak kafami diger yone ceviriyorum yaslari t shirtume silerken. gardan ayrilirken hava hala soguk, tren dudukleri cok soguk, tren garlari, ne zaman gitsem hep cok soguk...
  • "french kiss" denen şeyin başka milletlerden kişilerle yapılamayacağını sanan birisinin; bu aktivite için bulduğu sevgili.
  • bazen cok uzun dusunen, harekete ne zaman gececegini detaylica tartan, sevgili olmadan once uzun uzun konusmaktan, kendini sozle veya yaziyla anlatmaktan hoslanandir. beklemedigi olaylar, surprizler karsinda once sasiran, sonra mutlu olan ve "t'es vraiment délirant (e) diyendir. ozel hayata buyuk saygi gosterir ki bazen bu konuda net bir sekilde kultur farkliligi yasanir. ancak yine de eglenceli, gunlerin beraberce keyifle gectigidir. kisacasi sevgilidir, yasanan guzellikler de, sorunlar da her iliskide oldugu gibidir.
  • o hep dalgasını geçtiğim, sarkastik tavrımla samimiyetsiz bulduğum romantizmin, cidden var olduğunu bana ispatlayan sevgili olmuştur, fransız sevgili.
    benim case'imde, el öpmeli, kapı tutmalı, iltifatlı, yemeğe götürmeli, çiçekli miçekli bildiğin her türlü klişeye paket halinde haiz bir insandı kendisi.
    hatta fransız olan ev arkadaşım da bu hareketleri gayet doğal ve 'bir kadına davranmanın doğru şekli' olarak gördüğünden, bunları fransız kültürünün bir parçası olarak görmek yanlış olmasa gerek. artık fransızcanın seksi bir dil olmasından mıdır, parisin çok güzel bir şehir olmasından mıdır, yoksa bunların hepsinin insanın gözünü kör eden kuvvetli önyargılar olmasından mıdır bilinmez, adamların romantizm/seduction konusunda başarılı olduğunu, jean'in hakkının jean'a verilmesi gerektiğini kabul etmek lazım...

    tabii for the other side of the french coin:

    (bkz: fransız kadınları)
  • bir gun paris-cdg tk-bilmemkac no'lu ucaga bindirmek uzere havaalanina goturup, gumrukte ikinci dunya savasi filmleri gibi polisler tarafindan ayrilana kadar sarilip arkasindan da bakakalmak zorunda kalabileceginiz sevgilidir. o gittikten sonra adam sandler'in dandiri filmi clickteki gibi onu bir daha goreceginiz zamana hayati sarmak istersiniz. tabii butun bunlarda sevgili kisinin fransiz olmasi ucagin varis noktasinin paris-cdg olmasini etkiler, geri kalan kisimlari her sevgili icin stabil olabilir.
  • milletin arayıp bulamadığı benimse tesadüfen bulduğum iii.tekil şahıstır.ayrıca bu herkesin tatması gereken bir hazdır.