şükela:  tümü | bugün
  • bende uyandırdığı ilk izlenim konusu itibariyle le fate ignoranti'yi andıran film. yanılıyorsam düzeltirim.
  • filmekimi'nde gösterilecek filmlerden biri olduğu açıklanmış.

    https://twitter.com/…iksv/status/772818033970651137
  • ilk başta akla gerçekten de ferzan özpetek'in le fate ignoranti'sini getirse de aslında ondan çok farklı olan françois ozon filmi.
    filmi, filmekimi kapsamında izledim. ozon'un izlediğim en naif filmlerinden biriydi diyebilirim. çok estetik, çok narin bir film. le temps qui reste isimli filmi de bana çok naif gelmişti mesela.

    film sürekli ters köşe yapıyor, tahmin edilemeyecek bir şekilde ilerliyor, ki bu filmin en büyük artılarından. büyük çoğunluğu siyah beyaz çekilmiş. bazı sahneler ise renkli. frantz'ın yer aldığı, onunla bağlantılı olan sahnelerde ya da pozitif hissedilen anlarda film renklileşiyor. fakat film ekseriya siyah beyaz.

    hâlâ etkisindeyim sanırım ya, o müzikler, mekanlar, o siyah beyaz sahneler; tam françois ozon asilliğinde.
  • ozon'un artık ozon filmi çekemediğine delalet eder saydığım hoş aşk filmi.
    adı frantz değil anna olmalıydı...

    --- spoiler ---

    ufak ufarak ufacık eşcinsel aşk şüphesi, göndermesi, filmi ozon filmi yapmaya yetmiyor.
    --- spoiler ---

    kısaca ozon çekmese de olurdu...
  • filmekimi sayesinde sinemada izleme fırsatı bulduğum film. dram severler için hoş, ama akışı tahmin edilebilir kesinlikle. film beni hiç şaşırtmadı.

    --- spoiler ---

    üst entryde de belirtildiği gibi frantz'ın olduğu sahneler ya da adrien'in keman çaldığı sahneler (olası daha pozitif ve umutlu) zaman zaman renkliydi.

    o yüzden filmin sonunda anna'yı renkli görmek hoşuma gitti.
    --- spoiler ---
  • frantz'ın babasının otel barındaki monoloğu, son 200 yılın en şiddetli ve yapay kavramı milliyetçiliği sorgulatmıştır bizlere.
  • filmekimi kapsaminda izledigim ve begendigim film. ama tam bir sinema salonu filmi oldugunu dusunuyorum. siyah beyaz ve renkli cekimlerde ani degisiklikler yaparak beni etkilemeyi basardi. senaryonun gidisatini basta tahmin etmek zor olmadi ama bir celme takti ki tum tahminlerimden vazgecmemi sagladi. filmin sonunun nasil geldigini anlamadim bile, tamamen filmin icindeydim.

    filmin kalbi olan edouard manet tablosuna olan hayranligimla beni 12'den vurmustur.
  • filmde konu edilen tablo monet'nin degil, edouard manet'nin le suicide'sidir.
  • izlerken hikayenin gidişatı üzerine yaptığım bütün anlık tahminler bir bir ters köşelere yollandı. film için ayırdığım süre zarfında siyah beyaz dünyam tamamıyla renklendirilmişti, filmden rol çalarmışcasına.
  • savaşlara kimler karar veriyor, çok merak ediyorum. hayır bittiğinde fransızı da almanı da meydanlarda dans ediyorsa, bu savaşı kim istedi? yönetenler mi karar verip sempatizanlarını yönlendiriyor, yoksa savaş tabandan tepedekilere iletilen bir arzu mu? ya içerken depreşen milliyetçilik duygusu? sizi ahmakça kandıran savaşların, elinizden aldığı sevdikleriniz için ezberlettiği marş avuntusu... düşman gözüyle baktığınız biri, ölen oğlunuzun arkadaşıysa, ona bir yadigar gözüyle bakabiliyorsunuz. yani sizin için karşıdakinin ırkının önemi yok. o halde bu düşmanlığı ne besledi?

    --- spoiler ---

    yirmili yaşlardaki, savaşın s'sinden bihaber gençlerin, zorla savaşa gönderilişini anlatmış yönetmen. frantz ve adrien'in ilk karşılaştığı sahne var. adrien tüfeğine davranıyor ve frantz'i oracıkta öldürüyor. tanımadan. öldüresiye düşmanlık besleyeceği bir an bile yaşanmadan. hayatta kalma içgüdüsü ve etrafta patlayan bombaların travmasıyla yapıyor bunu. sonra, öldürdüğü bu adamı tanımaya karar veriyor. mektubunu inceleyip evine kadar da gidiyor. kendini dost olarak tanıtıyor. oğullarının yadigarı bu genç adamı sevgiyle kucaklıyor aile de. adrien, aile vasıtasıyla frantz'i tanıyor. tanıdıkça seviyor ve vicdan azabı katlanarak artıyor. dayanılmaz bir hal alınca itiraf ediyor. affedilmeyi diliyor. pişmanlığı onu, evine döndüğünde de çıkmaza sürüklüyor.

    anna, frantz'in nişanlısı. savaş ondan sevdiğini aldı. hem de öyle bir aldı ki, ölmüş bedenini bile geri vermedi. frantz'in anısına o kadar sadık ki, onu asla unutmak istemiyor. o yüzden her gün, boş bir mezara frantz'in bedeni oradaymışçasına gidiyor. onun anne ve babasına, kendi anne-babasıymış gibi bakıyor. onun anılarıyla hayata bağlanabiliyor. bir gün adrien adında bir dost çıkıp geliyor ve anna sadece ona kalbinin kapılarını açabiliyor. çünkü onun, frantz'den bir parça taşıdığına inanıyor.

    o kapıyı bir kez açtın mı, kolay kolay kapatamazsın. bildiklerin canını acıtsa bile. bu sefer içinde bir savaş verirsin. affetmeli mi? anna kararını veriyor ve adrien'ı bulmak üzere fransa'ya yola çıkıyor. ama umduğu gibi gitmiyor işler ve vazgeçiyor. anna, artık bir manet resmi olan intihar'ın gücüyle yaşıyor.

    bu resmin, ona neden güç verdiği kafa kurcalayıcı. kendimce sorguluyorum: resmin bir diğer hayranı da adrien'dı. evinde de asılıydı bir kopyası. ve o, intiharı sadece kafasından geçirmişti, yapmamıştı. anna, kalacağı odanın duvarında resmi görünce iyice adrien'la bağdaştırdı. kalbini kıran adrien'ı, kafasında o resimdeki adam gibi öldürdü belki ve tıpkı frantz'in mezarına yaptığı gibi, resmi de adrien'ın mezarı olarak düşünüp ziyaret ediyordu.
    (umarım saçmalamamışımdır)
    --- spoiler ---

    bu ne sadece bir aşk ne de savaş filmi. iki esas karakter üzerinden savaşın yıkıcılığı anlatılıyor.