şükela:  tümü | bugün
  • "kuş ölür, sen uçuşu hatırla"
  • insanlar isminin anlamını taşıdığından mıdır bilinmez ışık demektir füruğ. füruğ tam da benim kadar yaşamış. 32 sene... ne kadar çok, ve ne kadar az.
    "kendi varlığımın sesi olayım dedim
    yazık ki kadındım.” der bir şiirinde. '' allah'ım , güvercinin ruhunu vahşi hayvanlara emanet etme..'' derken nasıl da ürkektin ve şu dizeleri yazarken belki de ne kadar çaresiz...

    füruğ 16 yaşında aşık oldu aydın geçinen sanat tayfasından birine. adam kendinden yaşça çok büyüktü. hemen evlendiler, kamyar adında bir oğlu dünyaya geldi.

    ''ve bak nasıl
    şiirlerimin beşiğine
    sen doğuyorsun, güneş doğuyor..''

    iki yıl sonraysa boşandılar. füruğ bir daha kamyar'ı göremedi. iran'da kanunlar çocuğun tüm haklarını babaya veriyordu. aydın geçinen öküzümüz hiç de aydın olmayan bir ortadoğuluydu ve oğlunu annesinden ayrı tuttu.

    ''şayet bir gün, ey gökyüzü
    kanatlanırsam bu sessiz evden
    ağlayan çocuğa nasıl söylerim
    tutsak bir kuşum vazgeç benden''

    füruğ daha sonra evli olan bir sinema yönetmenine aşık oldu. ve tepkilere şu dizelerle cevap verdi.
    ''büyük bir zevkle günah işledim
    titreyen, kendinden geçmiş vücudumla.
    tanrım ne yaptığımı nasıl bilebilirdim
    o kapkaranlık, sakin, gizli odada.''

    füruğ'un şiirleri yönetim ve mollalar tarafından nefretle karşılandı. kamyar'ı göremeyen füruğ, cüzzamlı bir çocuğu bağrına bastı. evlat edindi...

    13 şubat 1967'de tam 32 yaşındayken bir yazı için çalışmaya gidecekken öğrenci servisine çarpmamak için direksiyonu kırdı, açılan kapıdan fırlayıp başını refüje çarptı. hastaneye getirildiğinde çoktan ölmüştü. mollalar cenaze namazını kılmadılar. 2 gün bekleyen cenazenin namazını şair mehrdad samadi kıldırdı. ardında 5 kitap, almanya ve italya'dan iki film ödülü, biri biyolojik iki evlat bıraktı.
    ''hangi yaşta ölürsek ölelim, tamamlanmamış cümlelerimiz olacak'' derken ne kadar da haklıydı.

    gerçekten öldün mü? yoksa şiirlerinle hayatın sürdü mü?
    iyi ki geldin bu dünyaya...
    senin de dediğin gibi
    ''kuş ölür, sen uçuşu hatırla''
  • "siz haklısınız,
    ben ölümümden sonra hiçbir zaman
    cüret edemedim aynaya bakmaya
    ve o kadar ölüyüm ki,
    hiçbirşey ispatlamıyor artık ölümümü."
  • "soğuk mevsimin başlangıcına inanalım

    ve bu benim
    yani bir yalnız kadın
    ve soğuk bir mevsimin eşiğinde
    belirsizliğini anlamanın başlangıcında, tüm yeryüzü varlığının
    yalın ve kederli umutsuzluğunu, gökyüzünün
    güçsüzlüğünü, bu betona kesmiş ellerin

    akıp gitti zaman
    gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı
    dört kez çaldı
    aralık ayının yirmisi bugün
    ve artık mevsimlerin gizini biliyorum
    dakikaların söylediklerini
    uzanmış yatıyor mezarında kurtarıcı
    ve dinginliğe bir işaret gibi
    toprak, barındıran toprak

    gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı

    sokakta rüzgar
    sokakta rüzgar
    ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum
    ince sapları, kansız goncaları
    ve bu veremli, yorgun zamanı
    bir adam geçiyor ıslak ağaçlar altından
    mavi damarları boynunun
    kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
    yukarılara doğru
    gelince tam karmakarışık şakaklarına
    bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
    "selam!"
    "selam!"
    ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum.
    soğuk mevsimin eşiğinde
    ve yaslı buluşmasında aynaların
    toplantısında kederli ve soluk yaşam deneylerinin
    suskunluğun bilgisiyle döllenmiş günbatımında

    nasıl dur emri verilebilir
    sabırlı,
    ağır,
    avare
    yürüyen bu adama?
    hiç yaşamadığı nasıl söylenebilir, hiçbir zaman
    yaşamadığı?

    rüzgar esiyor sokakta
    yalnız ve içlerine çekilmiş kargalar
    uçuşuyorlar yaşlı, kasvetli bahçelerde
    ve tanrım ne kadar kısa
    merdivenin boyu!

    onlar bir yüreğin bütün saflığını
    alıp götürdüler kendileriyle birlikte masallar sarayına
    şimdi artık
    artık nasıl fırlayıp dans edebilir insan?
    nasıl dökebilir akan sulara
    çocukluğunun saçlarını
    ve koparıp kokladığı elmanı
    nasıl ezebilir ayaklarıyla?

    ey sevgilim! ey tek sevgilim!
    ne çok kara bulut var güneşin şölenini kollayan!
    sanırım uçuşu düşlediğin yolda göründü o kuş
    ve sanırım hayalgücünün yeşil çizgilerinde
    oluşan o taptaze yapraklar
    sabah esintisinin isteğiyle nefes alıyorlar
    sanırım
    pencerenin lekesiz belleğinde yanar gördüğün o menekşe
    renkli alev
    çocuksu bir lamba tasarımından başka bir şey değildi

    sokakta rüzgar esiyor
    yıkımın başlangıcıdır bu
    ellerinin yıkıldığı günde esiyordu rüzgar
    sevgili yıldızlar!
    kağıttan yapılma sevgili yıldızlar!
    esmeye başlayınca yalan gökyüzünde
    nasıl sığınabiliriz yenik peygamberlerin surelerine?
    o zaman binlerce yıldır ölüymüşüz gibi karşılaşacağız ve
    güneş
    yargılayacak gövdelerimizin çürümesini

    üşüyorum
    üşüyorum ve sanırım artık hiç ısınamıyacağım
    ey sevgilim! ey tek sevgilim "kaç yıllıktı acaba o şarap?"
    bak burada
    ne kadar ağır zaman
    ve nasıl kemiriyor balıklar benim tenimi!
    niçin hep denizin altında tutuyorsun beni?

    üşüyorum ben ve sedef küpelerden nefret ediyorum
    üşüyorum ve biliyorum
    bir yaban lalesinin kırmızı düşlerinden
    bir kaç damla kandan başka
    hiç bir şey kalmayak yerde.
    bırakacağım artık çizgileri bir yana
    sayıları saymayı da
    çıkacağım sınırlı geometrilerin odalarından
    sezgi alanlarının genişliğine sığınacağım
    çıplağım ben, çıplağım, çırılçıplağım
    sevgi sözcüklerinin arasındaki sessizlikler kadar çıplak
    ve aşktan benim tüm yaralarım
    aşktan aşktan aşktan!
    ben bu avare adayı
    başkaldıran okyanustan geçirdim
    patlayan yanardağlardan
    ve parçalanmak: giziydi tüm gövdenin
    güneşler doğdu parçalarından

    selam ey masum gece!

    selam çöl kurtlarının gözlerini bile inanç ve güven oyuklarına döndüren gece!
    derelerinin kıyılarında söğüt ruhları
    kokluyor baltaların sevecen gölgesini
    düşüncelerin, sözcüklerin ve seslerin ilgisiz oldukları bir dünyadan geliyorum ben
    ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu yeryüzü
    seni öperken bile
    düşlerinde darağacına senin için ipler ören
    adamların ayak sesleriyle dolu

    selam ey masum gece!

    her zaman bir aralık var
    pencere ile görmek arasında
    niçin bakmadım niçin
    bir adam yağmurlu ağaçların altından geçerken baktığım
    gibi?

    niçin bakmadım
    annem ağlıyor sandığım o gece?
    bir acı duyduğum ve dölün biçimlendiği
    akasya salkımlarının gelini olduğum
    mavi çini sesleriyle dolduğu tüm isfahan'ın
    öbür yarım olan insanın içime geri döndüğü o gece?
    aynada görüyordum onu
    aynanın kendisi gibiydi temiz ve ışıklı
    seslendi birden
    ve ben akasya salkımlarının gelini oldum...
    o gece, annemin ağladığını sandığım

    nasıl anlamsız bir ışık belirdi küçük pencereden
    niçin bakmadım?
    biliyordu tüm mutluluk anlarını
    yıkılacak senin ellerin
    ve ben bakmadım
    açılan penceresinden saatin
    yaslı kanarya dört kez ötünceye kadar
    ötünceye kadar dört kez
    sonra o küçük kadınla karşılaştım
    gözleri simurg'un yuvası kadar boş
    salınan kalçalarıyla yürüyüp götürdü
    kızıllığını göz kamaştıran düşlerimin
    kendisiyle birlikte gecenin yatağına...
    yeniden tarayabilecek miyim
    saçlarımı rüzgarla?
    menekşeler dikebilecek miyim yeniden bahçelere?
    ve pencerenin ardında duran
    gökyüzüne sardunyalar dizebilecek miyim?
    acaba yeniden dansedebilecek miyim kadehler üstünde?
    kapı zili çağıracak mı beni yeniden bir bekleyişe?

    "artık bitti" dedim anneme
    "düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar...
    gazeteye bir başsağlığı ilanı versek?"

    boş
    boş ama güvenle dolu
    bak dişleri nasıl bir marş söylüyor
    çiğnerken lokmaları
    ve nasıl yırtıyor
    dikip gözlerini bakarken
    ıslanan ağaçların altından geçerken nasıl
    sabırlı
    ağır
    avare!

    saat dörtte
    tam o anda mavi damarları boynunun
    kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
    yukarılara doğru
    gelince tam karmakarışık şakaklarına
    bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
    "selam!"
    "selam!"
    sen hiç
    dört mavi lale
    kokladın mı?

    zaman geçti
    zaman geçti ve akasyanın çıplak dallarına düştü gece
    kaydı pencerenin camları ardından
    ve soğuk diliyle
    topladı tüketilmiş gündüzün artıklarını

    nereden geliyorum ben?
    ben nereden geliyorum?
    kokusuna bulanmış olarak gecenin
    henüz çok taze mezar toprağı
    o iki taze elin mezar toprağı
    nasıl sevecendin ey sevgilim, ey tek sevgilim
    nasıl da sevecendin yalan söylerken bana
    kapatırken göz kapaklarını aynaların
    ve avizelerin
    incecik saplarını koparırken
    götürürken beni karanlıkta aşkın ovalarına
    bir susuzluk yangınından çıkan o baş döndürücü buğu
    uzanır uykunun çimenlerine!

    o kağıttan yapma yıldızlar
    dönüp duruyor sonsuzluğun çevresinde
    niçin sözü sesle söylediler?
    niçin görme'nin evine konuk ettiler bakışı?
    niçin götürdüler okşamayı
    kızlık saçlarının utangaçlığına?
    burada bak,
    sözle konuşan
    bakışla okşayan
    ve okşayarak dinginlik bulan o insanın canı
    nasıl gerildi
    kuşkuların çarmıhına
    ve nasıl gerçeğin beş harfi olan
    dallarının izleri beş parmağının
    kaldı onun yüzünde!

    nedir sessizlik, nedir, nedir ey sevgilim?
    nedir sessizlik söylenmeyen sözlerden başka?
    susuyorum ben ama dili serçelerin
    doğa şenliğinde akan cümlelerin yaşam dilidir
    serçelerin dili, yani : bahar. yaprak. bahar.
    serçelerin dili : meltem. koku. meltem.
    fabrikalarda ölüyor şimdi serçelerin dili

    kimdir bu insan, caddesinde sonsuzluğun
    yürüyen bir birlik anına doğru
    ve yıllardır taşıdığı saati
    kim bu, horozlar ötmeye başlayınca
    doğan günün yüreği yerine
    kahvaltının hazır olduğunu düşünen
    kimdir bu insan, hem başında bir aşk çelengi
    hem de çürüyen düğün giysileri içinde ?

    demek vurmadı sonunda güneş
    aynı anda
    ikisine birden kutupların
    ve çıkıp gitti
    gövdeni dolduran çınlayışı mavi çinilerin

    öylesine doluyum ki, tapınıyorlar sesimin üstünde...

    mutlu cesetler
    kederli cesetler
    cesetler suskun ve düşünceli
    inceliksever, giyimsever, yemeksever
    belirli zamanların dudaklarında
    ve kuşkulu zemininde gelip geçen ışıkların
    istekle dolu boşunalığın çürümüş meyvalarını toplarken
    ah,
    ne kadar insan var kavşaklarda merakla olay bekleyen
    tam da dur işareti verilirken ezilmiş olmalı
    olmalı olmalı zamanın tekerleri altında
    yağmurlu ağaçların yanından geçen adam.

    nereden geliyorum ben?

    "artık bitti" dedim anneme
    "düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar.
    gazeteye bir başsağlığı ilanı vermemiz gerek..."

    selam ey tuhaf yalnızlık!
    sana bırakıyorum bu olayı
    çünkü her zaman kara bulutlar
    peygamberleridir yeni arınma sözlerinin
    ve tanıklığında bir mumun
    aydınlık bir giz vardır her zaman
    o gizi çok iyi bilir son uzun alev

    inanalım
    inanalım soğuk mevsimin başlangıcına
    bozgununa inanalım hayalgücü bahçelerinin
    terkedilmiş, düşmüş oraklara
    ve tutsak tohumlara.
    bak nasıl kar yağıyor!

    belki gerçek yalnızca o iki eldi
    sonsuz kar altında gömülü o taze eller
    gelecek yıl kavuştuğunda bahar
    pencerenin ardındaki gökyüzüne
    yemyeşil filizler çıktığında gövdesinden
    sürgün verecekler yeniden ey sevgilim, ey tek sevgilim!

    inanalım soğuk mevsimin başlangıcına." *
  • ...
    ben yeşil buğday salkımlarını
    göğsüme alarak, sütle besliyorum,
    ses, ses, sadece ses,
    su akışının sesi
    ve dişi toprak kabuğunun üzerine
    yıldız ışığının düşüş sesi
    ve aşkın yayılma sesi
    ses, ses, sadece ses kalıcıdır.
    ...
  • "mutsuzum
    mutsuzum

    verandaya çıkıyorum ve hissediyorum parmaklarımla
    gergin cildini gecenin
    kimse takdim etmeyecek beni
    güneşe

    kimse götürmeyecek beni kırlangıçların şölenine
    uçmayı hayal eden kuş
    ölmek üzere."
  • " uzaklardan geldin sen
    ve kokular ve ışıklar ülkesinden
    şimdi bir teknedeyim seninle birlikte
    götür beni ey yüreğimi okşayan umudum
    götür şiirlerin ve coşkuların kentine "
  • "neden kadın şairler yer edinemez ülke şiirinde?" sorusunu ıskalayıp başarısız bir ilişki sonrasında herkesin düşebileceği gibi karşı cinse atıp tuttuğum anlarımda ortaya çıkan "yahu sadece kadınlara şiir yazmak mı şairlerin görevi, neden onlardan da herkesin diline dolanabileceği bir kaç dize çıkmaz ki?" anlamsız sorusuna gark olduğum yıllardı. şiirin cinsiyeti varmış gibi.

    bulabildiğim bütün kadın şairlere büyük bir merak ile yaklaşıyor ve ehlileştirmeye çalışıyordum içimdeki gereksiz fikirleri.

    nisan 1990 da ortaköy’de kaldırımda açılan bir kitap tezgahında karşılaştım iranlı furuğ ferruhzad ile. kadınların sosyal yaşamda aldıkları ve oynadıkları rolün bizden daha zor olduğuna inandığım bir ülkenin vatandaşı olarak furuğ nasıl becermişti acaba şiir tanıklığı ile yaşamı açıklamayı.

    ortadoğu gibi dünyanın altı asla ateşsiz bırakılmayan kazanında bir vatandaş olarak hele hele bir kadın olarak nasıl ve neden şiire tutunmuştu? şiirin gerçekleri imgeler yoluyla örterken apaçık ortaya çıkardığı nedenler ne kadar yer edinebilmişti kaleminin yazdıklarında?

    bir solukta okuduğum ve altını çize çize biriktirmeye çalıştığım furuğ dizeleri araştırmaya çalıştığım anlamların kapısını gösteriyor; ancak açmıyordu.

    “bak tam karşımızda gecenin mumu
    damla damla nasıl eriyor
    nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
    gözlerimin simsiyah kadehi
    senin ninnilerini dinlerken
    ve bak nasıl
    şiirlerimin beşiğinde
    sen doğuyorsun, güneş doğuyor...” diyen bir kadın şairin tarafımdan tanınması gerekli diye düşünüyordum o yıllarda.

    “...
    ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu gökyüzü
    seni öperken bile
    düşlerinde darağacına senin için ipler ören
    adamların ayak sesleriyle dolu
    selam ey masum gece
    ...”
    dizeleriyle içime işleyen furuğ’u tanıdığım 3-5 iranlıya sordum; ama nafile.

    1936 yılında doğup 1968 yılında otuz iki yaşında iken bir trafik kazasında yaşamını yitiren iranlı bir kadın şairin gizi sürmeye mahkum gibiydi benim için.

    furuğ hakkında bir şey öğrenme hevesim onun hakkında dilimizde yazılı pek bir şey yoktu bulamadığım için kırılmıştı. üniversiteli yıllarımdan iranlı arkadaşım media’nın girişimleri ile farsça birkaç şiirini bulmuştum, ama ne dediğini media’nın kıt kanaat türkçesi ile anlayabilmek imkansızdı.

    iranlı bir üniversite öğrencisinin sevgi soysal’ı tanımak istemesi gibi bir şeydi bu. yenişehir’de bir öğle vakti ne yaşandığını bilemezdi ki iran’da okuyan bir üniversite öğrencisi.
  • "dar gecemde ne yazık
    rüzgar yapraklarla buluşuyor
    dar gecemde
    çöküşün ızdırabı yaşanıyor
    dinle!
    karanlığın esintisini duyuyor musun?
    ben bu mutluluğa yabancıyım
    ben umutsuzluğuma tutkunum

    dinle!
    karanlığın esintisini duyuyor musun?
    gecede bir şeyler geçiyor
    ay, kıpkırmızı perişan
    yas tutmuş bulutlar
    çökmekte olan bu damın üzerinde
    sanki yağmur anını bekliyorlar
    sadece bir an,
    ve sonra, hiç
    şu pencerenin arkasında gece titriyor
    ve yeryüzü dönmekten vazgeçiyor
    şu pencerenin arkasında
    bilinmeyen bir şey
    bizi merak ediyor, beni ve seni

    ey yeşil
    baştan aşağı yeşil!
    aşık ellerime bırak ellerini
    yakıcı anılar gibi
    ve dudaklarını
    varlığın sıcak duygusu gibi
    aşık dudaklarımın okşayışına bırak

    rüzgar bizi alıp götürecek
    rüzgar bizi alıp götürecek"

    furug ferruhzad
  • furuğ ferruhzad, iran'in kederli sairi.. kederiyle, huznuyle insani bogmayan sonsuz bir gunbatimi ozani..

    "gece mi gunduz mu?
    hayır, dostum. sonsuz bir gunbatımı.
    iki guvercinin ruzgarda gecisi ile
    iki beyaz tabut gibi.
    ve birtakım gürültüler, uzakta, o tuhaf bozkırda.
    belirsiz, basibos, anilarin dolasmasi gibi
    birsey soylemeli
    birsey soylemeli
    yuregim birlesmek istiyor karanlıkla..."*