şükela:  tümü | bugün
  • // -hurya, furya-

    furya kavraminin aciklanmasi konusunda sozluklerde bir duraksama, bir kararsizlik var. tdk'nin 1974 baskisi "turkce sozluk"u, italyanca'dan gecme bu kavrami "olagandan cok fazla bulunma durumu" olarak acikliyor, ornek olarak da "balik furyasi"ni gosteriyor. mustafa nihat ozon'un "turkce yabanci kelimeler sozlugu" ise daha farkli bir tanim getiriyor: "hizla, itise kakisa". her iki sozluk, "moda" kavramini ise daha cok giyim cercevesinde acikliyor. furya icin, "moda"nin kanserlesmis hali diyebilir miyiz?

    roland barthes'in "kucuk burjuvanin kendisini burjuvaya katilmis hissetme" bicimi olarak tanimladigi giyim modasinin az cok planli gelistigi, bireylerin egilimlerinden cok tekstil sektorune ve stoklara gore belirlendigi, kimi sonuclarinin onceden kestirilebildigi soylenebilir. oteki alanlarda, ornegin sanatta ise modalar pek de planli gelismez. gerci belli bir donemden sonra sanatta modalarin da kapitalizmin kurallarina gore belirlendigi, yani onceden planlandigi, yapay akimlar yaratildigi, kimi uyaniklarin buna gore stoklar yaptigi, vb. yazilip cizildi. bunlarda dogruluk payi da olabilir. gelgelelim sanatin ozgullugu "yenilik"lere aciksa da, modalasmak egilimi onun dogasinda yoktur; modalasma istegi daha cok dissal, sunumla ilgili bir sorundur. sanatci esere baslarken bile bir kesinlige degil, bir belirsizlige baslar cunku; o bile tumlenecek olanin nereye varacagini tam kestiremez. kimi oncu-yenilikci sanatcilarin yaptigi gibi kitleselligin uretimini belirlemesini bastan reddeden de olur, ama cogu elbette ilgi gormeyi hedefler. bu ilginin bir furyaya donusmesini de belki diler; ama boyle bir seyin olmasi garanti degildir, o nedenle de piyasa isi calisan biri degilse bunu bir amac haline donusturmez.

    turkiye'de dusunce ve sanat eserlerinin "furya"yi hemen hic bilmedigi donemler oldu. 1950'lerde mahmut makal'in "bizim koy"unun yarattigi calkantiyi saymazsak, bu piyango nitelikli olana seyrek vurdu. sanatcilar, bir moda baslatmayi belki umarak, ama furyaya donusmus bir ilgi goreceklerini pek de ummadan eserlerini ortaya koyarlardi. en cok satan yazarlarin eserleri bile piyasada "normal seyir"i izlerdi; ilk baskilari kapisilmazdi ama raflardan da eksik olmazlardi. agir ama sindirilen bir surecle okurla bulusurlardi. edebiyati odullere gore izleyen okur tipi ise kotu bir okur tipi sayilirdi. simdilerde ise yazar neredeyse bir "pop sarkici" muamelesi goruyor; eseri listelerde yer tutmazsa bir sure sonra raflardaki yerini de yitiriyor. dolayisiyla yazarlar da tipki yayinci ve kitapci gibi bir furyanin yelesine yapismak dusu kurar oldular; bunun yazma surecini etkilemedigini, belirlemedigini, daha acik konusursak asindirmadigini kim soyleyebilir? sosyalist dusunce ve sanat adamlari, daha yogun olarak da "frankfurt okulu" dusunurleri, sanatin metalasmasinin, kulturun bir "endustri" haline gelmesinin dogrudan sanat eseri uzerindeki sonuclarina dair carpici arastirmalar yayinladilar. "tribune oynayan" yazarin (bunun turkiye'de cesitli dis bicimlerinin yani sira ic bicimleri, yani dogrudan eserin yapisini ve icerigini etkileyen bicimleri gelistirildi son zamanlarda) zarari sonucta eserinedir, kendisinedir, akibeti yarinsizliktir demek kolay; furyanin kenara savurdugu, soldurdugu, ezip gectigi sakli guzelliklerin gunahi ne?
    eskiden furya duzeyinde ilgi goren eserler, sanatsal ya da bilimsel nitelikleriyle bir kusku yaratirlardi. 1980 sonrasinda "ciddi edebiyat" da genellikle oyle bir seyi hedeflemedigi, o tur bir amac icin yola cikmadigi halde furyaya mazhar olmaya basladi. latife tekin'le baslayip, orhan pamuk'larla, ahmet altan'larla, vb. suren bu surecin iyi edebiyati kitlelere tasimak gibi onemli bir yarari da oldu. bircok insan belki bu nedenle eline kitap almak, okumak ihtiyaci duydu. yazar acisindan da ilgi yogunlasmasinin bir motivasyon oldugu tartismasiz bir gercek. sozgelimi, deneme bizde fazla ilgi goren bir tur degil. ozgun bir deneme dili gelistiren salah birsel'in eserlerine donuk olarak yasanan sinirli bir furya, onu bu alanda verimli kilmaya ittigi gibi, deneme turune de bir acilim getirdi. bunlar isin hos taraflari. gelgelelim, furyanin yarattigi oransiz ilgi, gazete ve dergilerin de ayni havaya uygun davranmasi, sanat alanlarinin butunsel olarak degerlendirilmesi gibi cok onemli bir gerekirligin ufkunu bulaniklastiriyor. eserleriyle hicbir zaman furya konusu olmamis ama kendi sadik okurunu bulmus bir yazar olan selim ileri, edebiyatimizin "eski" ve "unutulmus", hatta hicbir zaman goze girememis yazarlarina gosterdigi yogun ilgisiyle de taniniyor. onun "cemil sevket bey, aynali dolaba iki el revolver" adli romaninda, roman kisisi genc yazar, birebir oranda nahit sirri orik'e denk dusen cemil sevket bey'in gazetelerde tefrika olarak kalmis romanlarinin kitaplasmis romanlarindan cok daha onemli oldugunu kesfettiginden soz eder. ne yazik ki bu tur "arkeolojik" arastirma yapan yazarlarimiz, elestirmenlerimiz cok az.

    furyanin oransizligi, esitsizligi, korlugu konusunda meramimi daha iyi anlatabilmek icin bir baska alandan, "ani" alanindan ornek vermek istiyorum. bilindigi uzere mina urgan'in "bir dinozorun anilari" adli kitabi "furya" kelimesini tam hak eden bir ilgiyle karsilandi. urgan, hic tartismasiz bu ulkenin yetistirdigi en degerli entelektuellerden biri. cogunlugun burun kivirdigi bir ortamda "dinozorluk"u yurekle ustlenmesi de ovguye deger bir davranis oldu. dogrusu kitabiyla da ani edebiyatimizin en iyi eserlerinden birini verdi. gelgelelim bu ulkede anilarini yazan ilk ve tek entelektuel ve "dinozor" o degildi; zekeriya sertel, hikmet kivilcimli, ismail bilen, mihri belli, aziz nesin, rifat ilgaz, hasan izettin dinamo, vartan ihmalyan, zihni anadol, ahmet oktay, fethi naci, vd. ilginc ani kitaplari yayinladilar. vâlâ nurettin gibi, sevket sureyya aydemir gibi tam dinozor tanimina girmeyenleri de listeye ekleyebiliriz. ayrica sabiha sertel'in "roman gibi"siyle baslayarak, turkiye'nin gecmisindeki toplumsal hareketlere su ya da bu oranda bulasmis baska kadinlar da anilarini yazdilar. bunlar arasinda, cumhuriyet kusaginin ornek demokrasi savascisi sabiha sertel'in yani sira, yazgi belirleyici noktalarda bulunmus bir sevim belli, tanikliklariyla muzehher va nu ve yildiz sertel gibi adlar anilabilir. alcakgonullu bir emekci ve partili olan zehra kosova'nin anilarinin ise ayri bir degeri vardi. bunlarin cogu hâlâ birinci, bilemediniz ikinci baskilarindalar. dogrusu ben urgan'in anilarinin gordugu yogun ilginin bunlara donuk bir ilgi de yaratacagini ummustum, hic de oyle olmadi. bulanik bir zeminde ortaya cikan, torbadan rastgele cekisi andiran furya, narkisos'tan atilmis bir ok gibi geri donup furya konusu sanatciyi da vurabiliyor. furya duzeyinde ilgi goren kimi nitelikli yazarlarin bir siyasal simgeye atanarak saldiriya ugradiklarini sik gorduk. dupeduz kiskanclik saldirilarina da hedef oldular; furyanin cogu kez niteliksize rast gelen ozelliginden yararlanilarak, "furyadir, modadir, yarina kalmaz" gibi nitelemeler onlara da yakistirildi.

    sanatcinin sokaklara dokulup "eserlerimi almayin, izlemeyin!" diyecek hali yok elbette, bastan "furya-icerik" planlayanlar haric, sorun yazarin sunumundan, arz-talep dengesine uygun davranislarindan kaynaklanmiyor. onemli olan azlikta esitlik degil, coklukta esitlik; esdegerli olanlarin es duzeyde ilgi gormesini saglamak. burada bir yaris ati olmaya, piyasanin isterlerine gore davranmaya zorlanan sanatcinin tek basina sorumlulugu yok, furya sosyolojisinin ve psikolojisinin sorgulanmasi gerekiyor... // *

    ic. radikal 2, 11 mayis 1998.

    www.radikal.com.tr/diger/ekler/radikal2/1999/11/07/t/yasam/hur.shtml
  • (bkz: hastalik)
  • vaktiyle yayinlansin diye yazildigi dergi format degistirince elimde kalmis, furya konusu etrafinda gelisiguzel salinan bir yazimi sagiyla soluyla biraz oynayaraktan eksi sozluk ile paylasmaktan gurur duyarim:

    <begin transmission>
    2004 amerikan başkanlık seçim sonuç haritaları günlük jargona mavi ve kırmızı eyaletler kavramlarını soktu. electoral college (siz amerika başkanını halkın seçtiğini mi sanıyordunuz? hayır, halkın oylarıyla seçilen seçici kurul/electoral college’ın eyalet nüfusuna orantılı sayıdaki oylarıyla seçiliyor!) oylarını demokrat parti başkan adayı john kerry’e bahşeden kuzeydoğu eyaletleri ve kaliforniya mavi, hepimizin yakindan tanıyıp can-ı gönülden sevdiği george w. bush’a bahşeden diğer eyaletler ise kırmızı olarak nitelendirildi. kırmızı-mavi seçim sonucu haritasını kara mizaha alet edenler mavi eyaletlerin “jesusland” yani “isaistan” olarak isimlendirdikleri kırmızı eyaletlerden ayrilarak kendilerini kanada’ya ilhak etmelerini önerdiler. (federal sisteme sahip olan amerika birlesik devletleri’nin anayasası eyaletlerin “birlik”ten ayrılma hakkı konusunda biraz muğlak ama uzmanlar “ne bölünmesi ulan! iç savaş’ta kapattık o konuyu!” yaklasiminda, bunu da parantez içi belirtelim.) kırmızı-mavi bölünmesini daha ciddiye alanlar ise “nedir bu haritanın hali, neden kırmızı-mavi ayrıştık ki?” diye sordular, ve cevabı “ahlaki değerler”de buldular. durum cok açıktı, kırmızı eyaletlerin kiliseden eve gelip fox kanalını açan, muhafazakar, “gay de neymiş, tövbeler olsun!” diyen, kürtaj karşıtı “güneyli”leri ahlaki yozlaşmanın dibine vurmuş, maddiyatin derdine düşüp maneviyata elveda demiş sapkın kuzeyli kahrolası yankilere karşıydı…

    ellibeş oyunu aslanlar gibi kerry’e vermiş mavi kaliforniya eyaletinin masmavi bir bölgesinde yaşıyorum. gelir ve eğitim seviyesi amerika ortalamasından daha yüksekçe, hispanik ve asya asıllı amerikalıların nüfusataki yüksek yüzdesi sebebiyle kültürel çeşitliliğe yabancı olmayan bir yer. seçim kampanyasının ilk vakitlerinde çevremdeki atmosfere bakıp “kerry başkan, demokratlar şampiyon!” diye düşünmüştüm. ailesi kan kırmızı kuzey karolayna’da yaşayan bir arkadaşım “sen hollywood amerikasında yaşıyorsun, sanma ki çoğu yer, özellikle de güneydeki eyaletler kaliforniya gibi!” diyerek“öteki amerika” gerçeğini burnuma dayayana kadar. o hakli çıktı, bush başkan oldu. ben de noel/yeni yıl tatilinden istifade bu arkadaşımın peşine takılıp “öteki amerika”yı bir ucundan keşfe çıktım. mesele kırmızı-mavi meselesi değilmiş meğer, “mavi ve gri” meselesiymis. amerikan iç savaşının kuzeylileri ve güneylileri hala - savaş meydanlarinda olmasa da - sandık başlarında savaşıyorlarmış.

    güney gerçekten de bambaşka bir dünyaymış. şimdiye kadar yaşadığım kuzey ve ilk defa ayak bastığım güney arasında pek çok farkı gördü bu gözler, saymakla bitmez. ama farkların birine takılı kaldım şahsen: arabalarin arkasındaki sarı kurdeleler! “rampaların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım” gibi bir tampon sloganını üretmiş bir ceddin evladı olunca insan ister istemez takılıyor arabanın bagaj kapağına denk gelen yerine yapıştırılan, 15 cm. büyüklüğünde, kurdele fiyongu şeklindeki bu mıknatıslara. amerikan bayrağı renklerinde kırmızı mavi beyaz olanları da var ama en yaygını sarı renkli ve üzerinde “support our troops” yani “askerlerimizi destekleyin” yazanları. kaliforniya’da ne satıldığını ne kullanıldığını görmüştüm, çoğu arabanın arkasında ikişer üçer sergileniyorlardı virjinya ve kuzey karolayna’da.

    virjinya ve kuzey karolayna’da önemli askeri üsler, askeri okullar var, o yüzden askeriye ile daha içli dışlı halk. içli dışlı olmanın da ötesinde orduya katılanların çoğu bu bölgelerin çocukları. üzerinde “askerlerimizi destekleyin” yazılı mıknatıslarla aslında “bizim evlatlarımızı destekleyin” demek istiyor bir kısmı. irak’ta olmalarının sebebi meşru veya değil tartışmasına girmeden, “benim oğlum/kızım/eşim/komşum asker. sebebini tasvip etmişim etmemişim farketmez, sevdiğim bu insan uzakta, el diyarda, ölümle burun buruna” demeye getiren bir can acısının ifadesi sarı kurdeleler. ama “askerlerimizi destekleyin” kurdelelerinin arabaların arkalarını süslemelerinin tek sebebi bu değil. bence daha önemli sebep moda. hayır yanlış anlamadınız, bildiğiniz moda! sarı kurdeleler “ben de!” mesajı vermek amaçlı yapıştırılıyor arabalara, çoğunluğa ayak uydurduğunu, onlardan biri olduğunu göstermek, kendi kendine bir grup aidiyetinin tatminini yaşamak için. şüphesiz kaliforniyalılar da askerleri desteklemek istiyorlardır her ne kadar tutkulu milliyetçilik seviyesindeki vatanseverlik buralarda pek rağbet görmese de. ama gelin görün ki bu kurdele modasi henüz amerika’nin batısına pek ulaşmadı. bir vakit “atatürk izindeyiz” “huzur islamdadir” çıkartmaları furyası vardı türkiye’de, hatırlarsınız. sarı kurdeleler de aynen öyle. velhasıl kelam, sarı kurdeleli milliyetçi furyanın beşiği gri ceketlilerin güneyi.

    “nasıl bu kadar emin olabiliyorsun bunun bir moda, bir furya olduğuna?” diye merak eden varsa “bu ilk değil ki, deneyimliyim!” derim. birkaç ay önce doğu kıyısında yaşayan bir arkadaşım kaliforniya ziyareti sirasinda plastik sarı bir bileklik görünce aşırı heyecanlanmış, ve “n’oluyoruz ya?” dememe kalmadan bir dolarlık bu bilekliklerden üç dört tane birden almıştı. üzerinde “livestrong” (güçlü yaşa) yazan plastik bilezik işte, ama bileğine taktığında etrafa buram buram mesaj veriyormuşsun meğer. doğu kıyısında insanlar bu mesajlari verebilmek için bu sarı bilekliklerin stoklarını tüketirken biz batı kıyısında bileklikten mesajdan bihaber ot gibi yaşayıp gidiyormuşuz. detaylı araştırmalarıma göre bileğinizdeki sarı plastik şeyin verdiği mesajlar şu şekilde:

    1. ben lance armstrong’un kim olduğunu biliyorum, amerikan futbolunu aştım, daha sofistike yaklaşımlar içindeyim, bisiklet sporu ile ilgileniyorum, “amerika’nin popstari” yerine tour de france’ı izlerim. türkler bu durumda “`cnbc-e izliyorum, caz dinliyorum, kaliteli yaşıyorum`” diyormuş biliyor musun? [(bkz: merhaba seviyeli bir muhabbete ne dersin)]

    2. toplumsal olaylara fazlasıyla duyarlıyım. lance armstrong’un kanser araştırma vakfı livestrong’u destekliyorum gördüğün gibi. bilumum derneklere üye, evsizlere çorba dağıtan aşevinde gönüllü, çevreci aktivist olabilirim. bu sevgi pötürcüğü ile bir kahve üstü sosyal duyarlılık seyahatine ne dersin?

    3. sportif bir insanım, nike en favori markam. haftada bir nike mağazasına ugrayıp yeni ürünleri gözden geçiriyorum. asya’da çocuk işçileri mi sömürüyorlarmış, ay inanmam, yapmazlar öyle şey. onu boşver de, akşamları beraber koşuya çıkalım mı? hangi gym’e gittiğimi öğrenmek ister misin?

    4. ben de sarı bileklikli süper cool insanlardanım! bana oy verin! (bu mesajı seçim döneminde kerry ve bush sari bilekliklerini sergileyerek vermişlerdir, böyle de ifşa ederim adamı!)

    lance armstrong’un başarılarını, kanser araştırmaları için yapılan yardımları asla ve kat’a küçümsüyor değilim. birer dolar birer dolar derken bu sarı bileziklerle milyonlarca dolar toplanmış vakıf için, büyük başarı. helal olsun! ama, dediğim gibi bu moda bizim buralara çok geç geldi, herhalde o yüzden ben sarı bilekliklerden ala ala şu mesajı alıyorum: “ben koyunun tekiyim. bir furya, bir moda çıkmayagörsün, hemen üstüne atlarım. grup aidiyetine aşırı ihtiyacım var, etrafımdakiler tarafından onaylanma hissi olmazsa ben bir hiçim. görüyorum ki sen de benim gibisin. gel bilmiyormuş gibi yapalım, cool imajımızın arkasına saklanalım, karşılıklı birbirimizi onaylayalım, özgüvenlerimizi pompalayalım, furya dalgaları üzerinde sörf yapalım oh bebek.”

    saçma gelebilir ama bu sürü psikolojisi üzerine bilimsel çalışmalar ve modellemeler var. ingilizce’de “fads” denen furya unsurlarını, modayı matematiksel olarak incelemişler. aykırı tipler kendilerini farklı gösterecek bir şeyler icadediyorlar, özenti tipler onları “ay ne kadar cool!” diyerek taklit ederek bu icadı yaygınlaştırıyorlar ve son olarak “ben de! ben de!”ci konformistler aykırı icadi iyice ayağa düşürüp normal yapıyorlar. yani “cool” tanımı devamlı değişiyor ve cool olma meraklıları kendilerini bu tanımlara uydurmaya çalışıyorlar devamlı. “ben de askerlerimizi destekliyorum! ben de livestrong’u destekliyorum! ben de! ben de! aa, sen de mi? evet, ben de! süper olay! bence de!”
    <end transmission>

    yazi yazilaliberi support our troops cikartmalari kaliforniya'ya, livestrong bilezikleri de turk isporta tezgahlarina dustu. ben simdi merakla sari fiyonk seklindeki support our troops cikartmalarinin turkiye'de vatan sana canim feda versiyonu cikar mi ki diye bekliyorum... furya dedigin sey kuresel boyutlarda a canim, sen ne diyorsun...
  • sanırım tam karşılamıyor ama trend kelimesinin yerine geçebilir, geçmeli. (bkz: ben yaptım oldu)
  • olağandan fazla görülme
  • seks kelimesinin tamlananı olmaya bir son verip kendi başına ayakta kalmayı becermesi lazım artık.
  • riddick'in doğduğu gezegen.

    dönemin dominant ve kötü ırkı olan necromongerlar, lord marshal yani hükümdarları olan zhylaw'ın emri ile bu gezegene saldırmış ve tüm küçük erkek çocukları, bebekleri katletmişler, gezegeni de ölü bir gezen olarak bırakmışlardır. hatta bazılarına göre furya gezegeni bu yüzden lanetlidir de.

    zhylaw'ın böyle bir kıyım yapmasının sebebi ise, kehanete göre furya'lı bir erkeğin gelecekte onun sonunu getirecek olmasındandır. bu bağlamda gördüğü rüya üzerine israiloğulları'ndan doğacak bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emreden firavun'a paralellik gösterir. ayrıca tıpkı firavun gibi zhylaw da kendi çapında uluhiyet iddiasındadır. ikisinin de sonu, öldürmek için büyük bir soykırım yapmalarına rağmen başaramadıkları o erkek çocuklarının eliyle gelmiştir.
  • moda, akım, birileri giydi diye giyilen, birileri yaptı diye yapılan, birileri gitti diye gidilen.

    açıkça tehlikeli bir gerzeklik olarak görüyorum. düşünmekten ziyade topluma yamanma çabasıyla uyulan davranışlar bunlar. sözlükte de örneklerini günde milyon kez görebilirsiniz; kalabalık linç mi ediyor? koşa koşa gelip bir tekme de o atmalı, eğrisini doğrusunu düşünmeye gerek yok. o tekme atılacak ve o kitleye "bakın ben de vurdum, ben de sizdenim, beni de alsanıza aranıza" denecek.

    bir de bir grup furya öncüleri var mesela, bunlar da sıkıntılı tipler. sürekli farklının peşinde, kendine ait bir dünyası pek yok. bunların da olayı furyayı takip eden değil, furyayı yaratan kitleye yamanıp kendini kıymetli hissetmek.

    çok başka bir grup da furya düşmanı, sırf herkes o yöne gidiyor diye gitmiyor bu mesela. gidesi var ama herkes gidiyor diye gitmiyor. neden? çünkü özel kendisi, herkes gidiyorsa o gitmez. haspam.
  • sadece seksenlerin seks furyası demek için icat edilmiş bir sözcük.