şükela:  tümü | bugün
  • ermenilerin yilbasina verdikleri isim olan gagant kelimesinden turetilen bir lafcik olup, noel baba anlamina gelmektedir. (bkz: gagant)
  • halklara, gruplara arka tarihçe öyküsü oluşturulmasına başından beri mesafeli duran biriyim. bu mesafenin gerekçelerini açıklamak konunun meraklısı olmayan arkadaşları sıkacağı için, kısaca şu kadarını demekle yetineyim. bir geleneği, söylenceyi yazarken, etnik, dinsel tabirler yerine, öncelikle coğrafik yapıyı, o yapı içerisinde insanı anlatmak gerektiğine inanıyorum.

    milliyetçi söylem, öncelik olarak coğrafyayı isimlendirmekle işe başlıyor ve kendisinden önceki izleri yok etme, onlardan arınma yoluna girilerek, teoriler üretiyor ve coğrafyanın geleneğini tarihsel olarak kendine mal etme uğraşı veriyor.
    türklere oluşturulan arka tarihçe budur, orta asya’nın ergenekon hikayesi! buradan bir hikayeyi alıp anadolu’ya eklemlediğinizde, yerel kimlikleri yok sayarsınız, oysa göç eden topluluk kendisiyle beraber getirdiğini, gittiği yere katar ve karma bir kültürel yapı meydana getirir. arka aidiyet tarihçesi oluşturulacağına, coğrafyanın tarihini açıklamaya çalışılsa ve o coğrafyaya gelen gruplardan birinin de türkler olduğunu vurgulasanız, sanırım ne böyle bir sorun ve ne de bu tarz bir milliyetçi söylemle uğraşıyor olacaktık.
    bir başka tanımlama da kürdistan tanımlamasıdır, kürtler mezopotamya’nın yerli halklarından sadece biri, ancak bu coğrafyaya kürdistan dediğinizde, türklerin anadolu’ya türkiye dediği gibi, oradaki yerel kimlikleri, diğer halkları bir ulusla anılan coğrafya ile anıyor ve buna da gerekçeler aramaya başlıyorsunuz. ermeni toprakları neresi, süryani topluluğu, ezidiler, araplar vs…
    son zamanlarda böyle bir eğilimi dersim yöresinde görmekteyim.
    bilinir anadolu’daki yayılmacı hıristiyanlık yıldız dağlarından ötesini uzun yıllar kontrol altına alamamıştır. daha çok pagan grupların yaşadığı bu bölgeleri ele geçirmeyi hıristiyanlar onların ziyaret yerlerine kiliseler inşa etmekte bulmuş çareyi. böylelikle sivas, dersim, erzincan ve bingöl dağlık bölgelerinde yaşayan insanlar, hıristiyan yayılmacılığına rağmen eski geleneklerini sürdürmüşlerdir.
    pagan gelenekleri ile, semitist din yayılmacılığı arasındaki en büyük fark, biri hikayelerini mitsel bir olguyla açıklarken, örneğin, her ziyaretine, taşına bir hikaye verirken, tek tanrılı dinlerde ise, ‘tanrı yaptı’ ile açıklanır.

    düzgün baba ziyareti mi dediniz, bir hikayesi vardır, sultan baba dağı mı dediniz onun da hikayesi vardır, munzur suyunun doğduğu gözelerin de, bingöl, karakoçan ve nazimiye sınırını oluşturan silb u tari dağının da…
    bu hikayeler, zaza, kürt ve türk ya da ermeni gibi etnik nüveler taşımazlar, aksine coğrafyaya aittirler, gelen bir öncekinden almış, surp ve sitin hikayesini, aydınlık ve karanlık olarak kendi diline uyarlamıştır.
    bu dağların ardında yaşayan halkları algılamak için, dinler ötesine gitmek gerek. imam bakır hikayesini bilirsiniz, uzun bir zamandır bu hikayenin versiyonlarını toplarken, maraşlı bir alevi dedesi ile, tokat, elazığ ve dersim alevilerinin hikayeyi yer yer farklılaştırdıkları gibi, özünde getirip bir keşiş’e yani ermeni bir papaza bağlarlar. buradan da kendileri ile ermeniler arasında bir akrabalık kurarlar. imam bakır hikayesini, resmi şia islam tarihi, zeynel abidin’in oğlu olarak yazar ancak anadolu, onun kesik başını alıp bir keşiş’in evinde misafir etmiş, o başı elleyen keşiş’in genç kızını ehli-beyt soyu sürsün diye hamile bıraktırmıştır.
    imam bakır hikayesini bu bölgenin yaşlılarına sorduğunuzda, neden alevilerin ermeni olaylarına karışmadığını, onları ölümün elinden neden almak gerektiği hikayesiyle karşılaşırsınız.
    bu sebeple, gağant’ın anlamını yazmaya çalışan arkadaşların neden, bu kutlamayı coğrafyadan koparıp, etnik ve dini temele oturtmaya çalıştıklarını anlamak zordur. kaldı ki, bu dağların ardında yaşayan insanların gelenek ve görenekleri henüz tam olarak anlaşılmamıştır. bırakalım bunları, daha 1990’lara kadar dersimliler konuştukları dilin başka nerelerde konuştuğunu dahi bilmezdi.
    madem gağant ayındayız, topladığım dokuz gağant hikayesinden en mantıklı bulduğumu buraya aktarayım.
    2002 yılında cezaevinden çıktıktan sonra, boşaltılan köylülerimizde yaşayan insanları arma derdine düştüm.
    bugün felçli elazığ şehrinde bir yatakta yatan, babası baba öldürüldükten sonra, seyit rıza’nın kucağında büyümüş ali ekber amca, ki biz ona alekber-e babay derdik, buluşmaya gittim. elazığ’da havuzlu kahvede buluşmuşuz, tarihi şöyle not etmişim, 2002’nin bir ağustos günü buluşmuşuz.
    köyümüzde gağant bayramını en güzel o kutlardı. yedi kapılı konağı sırtını sıncık dağına dayamıştı.
    bizim evde bütün aile ahalisi kat kat gömmesi, hadi bilemediniz şir-zılfet yemeği yerdi, oysa ali ekber amca’nın evinde kurban da kesilirdi.
    şöyle anlatmış:
    “gağandı ermeniler de kutlardı. büyük dere ile taner’den gelen küçük derenin birleştiği, mahallede onlar suya haç atarak bayramlarına son verirlerdi. biz höys’e gider, niyaz verir, çıla denen mumu yakardık. (höys, mezarların olduğu yerdir ve baş konan yastık anlamına geldiği gibi, uykuya dalınan yer de denebilir. bu rituelin eski mısır’daki ra kabilesine bire bir uyması ayrı bir tartışma konusu.)
    ali ekber polat ile, elazığ şehrinin o izbe kahvehanesindeki duygusal buluşmamıza, ocakta çay dağıtan oğlu sultan’da dahil oluyor. ikide bir lafın arasına, “epe,” “epe” diye katılmış. çocukları dağın dibinde yankılanan o “epe,” “epe” söylemini kendileriyle alıp elazığ şehrine getirmişler.
    eyber kalesi hikayesini de daha bacak kadar çocukken ondan duymuştum.
    amca, hatırlıyor musun diyorum, ali kadir ve ağabeyim seyit ali yüzlerini boyarlardı, sakal takarlardı, ale hus, gelin olmup senin kapına gelmişler. o mutlu günlerini hatırlamış gibi, demli çayından bir fırt alıyor. gelenlerin hala onu, “rayber” diye selamlamaları insanın içine dokunuyor. o dağın dibinde, bir orduyu besleyecek kudrete sahip olan ali ekber amcamız, aç naçar düşmüş, köyümüzün gençleri ona ne şakalar yapmışlardır, ne şakalar!!!
    kahl ve fatık, bütün yazı eğlenerek geçirir, ağaçlar yaprak döker, havalar soğur ama genç kadına sevdalanmış kahl’ın aklına gelmez kışa hazırlık yapmak. kış bastırınca, aç kalırlar, insanların kapısına gitmeye utanırlar. fatık’ın yüzünü kapatır, koçekinin yüzünü boyar ve yüzüne yünler yapıştırarak yaşlı bir adam, kapı kapı dolaşır, yiyeceği de kendisine istemez, “kış bastırdı fakir fukara için gönlünüzden ne koparsa,” toplamaya gelir. onları tanıyan, sesinden bilen olursa çıralığını vermez, “hadi oradan, bütün yazı eğlenerek geçir, sonra gel yiyecek topla,” derler. bütün yazı tembel geçirmiştir, fatık’ı da aç naçar bırakmıştır, kadını onu elinden almak isterler…
    rituel olarak ağustos böceğine benzese de, anadolu mitolojisinde, la fontiane masallarında olduğu gibi, hayvanlar üzerinden anlatılmaz, hayat ironisi, hayvan da insanla özdeşleştirilir ve öyle anlatılır, ki devamı da bizi batı yorumundan farklı bir noktaya götürür.

    öyleyse siz köyde kurban keserdiniz, ahıra buğday serperdik, akşam yemeğin içine üç ağaç koyardık onlar…
    “şimdi ambarları doldurmuşsun, kışa hazırsın, kurban keserek toprağın bereketini (o heqa herd, yani toprağın hakkı demiş ben anlamını yazayım) kutsuyorsun. ermeniler sadece kiliseye gidermiş, annem öyle diyordu, biz höys’e ölülerin huzuruna gideriz, mal davara pişirilmiş buğday verilir, bir avuç buğday ahırlara, mereklere serpilir, üç ayrı ipe buğday tanesi geçirilir ve ahıra asılır.
    niye soruma,
    “bereketli olsun, denmiş.”
    bölgedeki ermeni kültürü kesintiye uğradığı için, orada da gağant’ın bir hikayesinin olduğunu söylemek mümkündür. zira, 1848 ve 1874 yılları büyük nüfus değişimlerine yol açmış bölgede, bu sebeple mitolojik hikayeler kesintiye uğramış, bölgenin yerli halkından olan ermeniler göç edip gitmiştir. ancak gağant, gağant-i köken olarak ermenice bir terim. rize hemşin dilinde, yenilik, toprağın yüz değiştirmesi anlamına geliyor.
    bunun dışında, gağant kutlamaları bütün alevi kürtler arasında, adıyaman türkmen toplulukları içinde kutlandığı gibi, yakın zamana kadar sünni zazalar tarafından da kutlanıyormuş.
    antep alevisi bir nenenin anlattığı gağant hikayesi ise daha farklı.
    ola ki, daha mantıklı bir hikayesi vardır.
    şu yeryüzü bir kültür bahçesidir, bir şeyin bir gruba ait olduğunu söylemekten ziyade, coğrafyalara ait olduğunu anlar ve oranın içinde aidiyet kimliğimizi oluşturduğumuzu fark edersek, belki bu mitolojik hayatın kökenlerini bulmuş oluruz.
    gağant’ta ağaca ip bağlama da vardır, ve 512’de batı roma doğu roma’ya yazdığı mektupla bu ağaç süslemeyi pagan çağından alıp modern çağa taşır. ba
    tı akılcılığına da uygundur bu.
    benim fikrime gelince, kanımca bu bayramın kökeni 21 aralık gecesidir, en uzun gecedir, günler bu tarih sonrası hızla kısalır, eski insanın kabusu olan kara kış başlar. yıl ve toprakla vedalaşmadır. toprak yüz değiştirir, beyaz bir örtüyle kapanır, bu kara günlerin imdadına hızır gelir ve hayatı bir birine bağlar.
    eski halklar, önemli günleri kalıcılaştırmak için hikayeler oluşturmuşlardır. sorun dersim ve yöresinin bu hikayelerini bugüne taşımaması, taşıyamamasıdır. keşke dört koldan anadolu insanı eski atalarına ait hikayeleri toplasa da, farklılıklar gelenek ve görenekleriyle bilinse.
    ha sanılmasın ki, modern uluslar bu hikaye oluşumu dışındadır.
    dersimlilere önerim, geleneklerine teoriler uydurmak yerine, yaşlılarına sormak, onlara kimlik veren hikayelerini karanlık odalarından alıp gün yüzüne çıkarmak olmalı. muhtemeldir ki, her köyde, hikaye başkadır. bundan daha güzel, daha kıvançlı bir şey olabilir mi?
    teoriler dağın arka köyünü size yabancılaştırır, hikayeleriniz sizi birleştirir.
    iyi gağantlar, gağant yemeğinin içine, işaretli üç çubuk konur, bunlardan biri, mal davarın sahibi, biri ekin, yemişlerin, diğeri evin sahibidir. üç gün yemek yapıp her gün biri içine konabilir, üçü aynı anda da konur.
    yüz boyama, bilmem sakal takma işin eğlence tarafıdır. her geleneğin aslı evlerde kutlanan, aileyi bir araya getiren kısmıdır. çünkü kültür orada varlığını sürdürür. hikaye orada oluşur.
    madem toprak kaydı, köyler kalmadı, evlerinizde gağant yemeği yapabilir, yaşlı anne babanızı, dedenizi onların kutladığı o günün hatırına sofranıza katabilirsiniz, içine işaretli küçük bir çubuk da koyun, yılın şanslısını not edin.
  • çocukluğumda babannemin haşlanıp içi çıkarılmış bütün haldeki yumurta kabuklarına hamurla şeker kabuğu vs. yapıştırarak kuş yaptığı, bizimde bu kuşları sulu boyayla rengarenk boyadığımız, tencereye koyduğumuz yumurtaları soğan kabuğuyla haşlayıp kırmızı, ceviz kabuğuyla haşlayıp kahverengi, aspir çiçeğiyle haşlayıp sarı yumurtalar elde ettiğimiz bunları kendi aramızda hediyeleşir gibi dağıttığımız, tokuşturduğumuz çocuk bayramım.
    köyümüzün delikanlıları çeşitli kıyafetler giyinip gelin, damat vs. olup, ev ev gezerdi. gittikleri her evden bulgur, yağ, şeker, yumurta, para ve un toplayıp ihtiyacı olana verir.
    bir gün de olsa herkesin bayram etmesini sağlar, mutlu olmalarına olanak verirlerdi.
    (bkz: fattık oyunu)
    hala bazı köylerde devam ettiğini gözlemlediğim, duyduğum çok güzel bir anadolu geleneğidir.