şükela:  tümü | bugün
  • (bu entry spoiler icermektedir.)

    duygusuz, daha dogrusu hayatin gercekleri karsisinda duygularini yitirmis, etrafindakilere nasil hissettigini belli etmekten kacan, annesinin cenazesinde bile aglayamayan, ancak icinde de kotu bir niyet barindirmadigindan ustune ustune gelen aptalliklara gayet pasif ve "tabii, olur, neden olmasin" tarzi yanitlar veren bir gencin, topu topu dort gunde, nispeten kendi istegi disinda gelisen olaylar ile hayatin anlamini bulmasini anlatiyor.

    karakterimiz andrew'in en nihayetinde hayatinda bir degisimin gerceklestigini hissetmesi, derin bir bosluk* gibi olan gecmisine bagirmasi, ancak bu degisimin de kendi kontrolunde olmamasindan dolayi kisa sureli bir kararsizliga dusmesi ve bir hermit misali nuh'un gemisi tarzindaki derme catma evinde ailesi ile yasayan, aslinda andrew'e tamamen yabanci bir akil hocasindan aldigi "oldugum zaman yasadigimi bilecegim" ogudunu izlercesine, gelecegin belirsizligine umursamaksizin degisimi kabul etmesidir hikayeyi, diger romantik komedi tarzi filmlerden ayiran...

    andrew hicbir zaman hayatini dramatik bir sekilde degistirmek istememistir aslinda. cok zengin olmak, cok mutlu olmak gibi emelleri de yoktur. babasinin aksine, kendisi aslinda sadece herseyin, bir kerecik bile olsa normal olmasini istemistir. buyuk seylerde gozu yoktur, ancak buyuk trajedilerde bile aglayamaz, bir turlu icini dokemez. ne zaman herseyin normal olabilecegi fikri kafasinda belirdiginde, ne zaman hakikaten de birine deger verebildigini hissettiginde isler degisiyor.

    simdi soyleyecegim biraz klise kacacak -ki klise konusmayi hic sevmem, ancak herkesin kendisinden birseyler buldugu filmler vardir ya, garden state ve andrew karakteri bende bu hissi yasatti diyebilirim. mesela ben de babaannemin cenazesinde aglayamamistim. oldugu zaman evinde, bedeninin yaninda durdugumda bile aglayamamistim. tipki andrew gibi, ben de bir "olmeyi kendisi de cok istiyordu" hissiyatina kapilmis, babaannemin olumune, onun namina sevinmistim aslinda. olmeden onceki bir bucuk sene boyunca cektigi aciyi bildigim gibi, aslinda biraz da icimde "onun son senelerindeyken ben vaktimin %80'ini abd'de gecirdim, burada olsam arada sirada gelir, en azindan yalniz birakmazdim, benim icin halbuki neler yapti, bana halbuki neler ogretti" hissi mevcuttu.

    gercek hayatin ta kendisi olan hikayede, aslinda andrew'in ne kadar mutevazi bir insan oldugunu da kabul etmemiz gerekir. cunku o, kendi ozel hayatinda meydana gelen irili ufakli trajedileri hicbir zaman buyutup bir mesele haline getirmemistir. aksine, tek istedigi herseyin normal olmasidir, baska birsey degil. etrafindaki insanlarin da pek ic acici bir durumda olmamasinin farkinda midir, bilemeyecegim, ancak bir psikolojik sorundan cok, bir mutevazilik ornegi sergilemistir.

    butun filmde herhalde en anormal hayat tarzini yasadigi halde, andrew'in gozunde en normal olan cift, o yikik dokuk teknenin icinde yasayan ailedir muhtemelen. onlar, hayatin gerceklerine ayak uydurduklari halde, yine de mutludurlar, hallerinden memnundurlar ve hicbirseyden sikayetci degildirler. onlar, hayatlarinin amacini bulmuslardir ve bulunduklari bolgeyi, insaat makineleri istila etmeden ve bozmadan kesfedeceklerdir. ancak asiri bir mutluluktan ziyade, mutevazi bir mutluluktur onlarinki, ve andrew de bunu gormus, bunu istemis ve sam'i opme cesaretini iste bu sirada kendisinde bulmustur.

    natalie portman, kendi karakteri samantha (sam) ve andrew arasinda gecen romantik diyaloglar hakkinda, "genellikle erkekler, romantik diyalog yazdiklarinda hep kendilerine gore romantik olan ogeleri secerler. sari sacli, surekli soyunan bir hatun gibi mesela" tarzi bir yorumda bulunmus. bana ilginc geldi, cunku hakikaten de dogru saniyorum ki; karakterlerin aralarindaki konusmalar bana hicbir sekilde yapay gelmedi. ancak yine de zach braff'in kendi idealindeki kiz figurunun tatli, neseli, terbiyeli, yetenekli, zeki ve anne sefkatine sahip oldugunu tahmin ediyorum. "don't be cute", "she's innocent", vb. cumlelerden, filmin sonlarina dogru banyo kuvetindeki "senin yaninda kendimi cok guvende hissediyorum" sozunden bunlar rahatlikla anlasiliyor.

    filmden cikarilan sahnelerden birinde (kiraladigim dvd'de gordum) babasi ile birlikte andrew, annesinin boguldugu kuvetin yaninda uzun, ve cok dramatik bir diyalogda bulunmus. oyle ki, banyonun dekorasyonu, her iki tarafta yukselen sutunlar, oturmus aglayan, "dun gece ruyamda bir super kahramandim" seklinde ogluna konusan bir baba ve caresizce onu dinleyen oglunun goruntusu, tam bir antik yunan trajedisini andiriyormus zach braff icin.

    bir de, filmde bir seks sahnesinin olmayisi (natalie portman "ah keske olsa!" demis guya, tabii esprituel bir sekilde soyledi, ciddiye almadik), zach braff'in bir cift arasindaki duygusal bagi sinema yolu ile sunarken seksin butun bu duygusalligi bozmasi ve izleyicinin sekse odaklanmasi nedeniyle boyle birseyi filme koymadigini soylemeden edemeyecegim.

    not 1: filmdeki kopegin, zach braff'in bacagina sarilmasi icin kendisinin surekli "who's your bitch" demesi gerekmekteydi, cunku kopek, bu soze karsi boyle bir reaksiyon gostermek uzere egitilmisti.
    not 2: filmden sonra artik zach braff'a kil olmaktayim, cunku kendi yazdigi, oynadigi ve yonettigi bir filmde natalie portman ile opusme serefine nail olmustur, ona yanarim. ama yine de severim seni zach, kil olsan da...
    not 3: cok, ama cok basarili bir soundtrack'i vardir. gercekten. gercekten...
  • yüzyılın mı yoksa coğrafyanın getirmediklerinden midir bilinmez, olmayan zamanlara, olmayan şarkılara, olmayacak ilişkilere, olmayacak huzura göz kırpmış filmdir. film biter, yavaş yavaş farkına varırsınız ki sizin otoban kenarı çayırlarınız, evlerinizin verandası, loş ışıklar altındaki küvetleriniz, boşluğa bağırabilecek kadar özgüveniniz, samimiyetine inanabileceğiniz kadınlarınız yoktur. sadece ayılana kadardır. film biter. ama olsundur. filmleriniz vardır. olmak istersiniz ve içine girersiniz. işte öle bi filmdir.

    (bkz: sarhoşken entry girmek)
  • --- spoiler ---

    -mark bu şehirdeki son günüm.para lazımsa borç verebilirim.
    -en kötü şey, iyiliğin içinde para olmasıdır.

    --- spoiler ---
  • -- spoiler --

    filmin bir yerinde zach braff natalie portman'a "sevimlilik yapma veya sevimli olma" anlamına gelen "don't be cute" cümlesini kuruyor. zach abim, mümkün olan var olmayan var. natalie portman hanımefendinin sevimli olmaması kafadan ikinci kategoriye giriyor.

    -- spoiler --
  • natalie portman'ın sevimliliğin ve doğallığın sınırlarını aştığı filmdir; neymiş bir de "don't be cute"müş!

    hayvan mezarlığına girerken o kapımsı demirden zach braff'ın eğilerek geçerken natalie portman'ın birden hoooop diye diğer tafara geçmesi mi dersiniz, zach braff'ın gözyaşını bir kapta saklama telaşı mı, söylediği yalanlar ve doğruların birbirine karışması mı, "i can tap dance" diyerek filmin en muhteşem sahnelerinden birini yaratması mı, "i believe in tickle" cümlesini kurması mı, "unique" olmak için daha önce kimsenin yapmadığı şeyleri yapması ve zach braff'a da ısrar ettikten sonra "i have already done that before" demesi mi, gerçekten de muhteşem olan "good cry"ları mı, yoksa hava alanında zach braff ile ayrıldıktan sonra telefon kulubesine girip tepinmeleri mi...

    defalarca izlenilesi.
  • nasıl olacağını bilememekle birlikte "bir filmi evlat edinme isteği" doğurmuştur...
  • kimse yazmamış, kısa da olsa nam-ı değer sheldon cooper'da gözükmektedir bu güzel filmde.
  • film muziklerine katkida bulunan gruplardan coldplay disinda hicbiri para istememistir. helal olsun hepisine.. ben de filmim icin sarki istesem bana da verirler belese, inaniyorum.
  • ilk kez yaklaşık 6 sene önce izleyip "aşırı" etkilendiğim, ikinci defa az önce izleyip yine beğendiğim natalie'li zach'li film (scrubs ve natalie sever biri olarak beğenmeme ihtimalim pek yok zaten değil mi?).

    imdb'den birkaç trivia çevireyim (üşenmediklerim):

    -zach braff 'ın ilk yönetmenliği.
    -zach braff'ın new jersey'deki çocukluğu ve scrubs'daki başarısından önce los angelas'ta çabaladığı günlerden esinlenilmiş.
    -film'de sam'a columbia high'a mı gittin diye soruyor ya, işte o okul zach'in lisesiymiş ve filmde bir sahnede gözüküyormuş.
    -zach insanlara script'i gönderdiğinde filmin soundtrack'i olacak kendi seçtiği şarkıları da beraberinde yolluyormuş, bu da soundtrack albümünde şarkıların sırasının filmde çaldığı sırayla aynı olumasının sebebiymiş (ne alaka ben anlamadım).
    -hayvan mezarlığı sahnesi var ya, oradaki mezar taşlarını sette çalışanlar hazırlamış ve kaybettikleri hayvanlarının isimlerini yazmışlar.
    -portman'ın kullandığı kulaklıklar aiwa hp-x223 imiş.
    -zach'in kullandığı motor russian/ukrainian dnep'miş.
    -zack senaryonun çoğunu üniversitede yazmış ve filmin adını "large's ark" koymuş, bu beğenilmeyince "large" adını önermiş en son "garden state" demiş ona kimsenin itirazı olmamış.
    -sam'in kullandığı kask (helmet) aslında bir rugby kaskıymış.
    -mark'ın klasik gitarla çaldığı parça adelita'ymış.
    -la'den memlekete döndüğü otoyol sahnesinde aslında trafik sıkışıklığı yokmuş, bu yüzden zach'in adamları 16 km/s ile gidip ayar çekmişler.
    -zach psikiystrist olan annesi, üvey babası ve terapist olan üvey annesi sayesinde filmde kullandığı ilaçlar ve psikolojik olaylar hakkında zaten bilgiliymiş.
    -andrew'ın yüzemediği havuzlu sahnede sis efekt değilmiş, mekan da güzel manzarası sebebiyle seçilmiş, fakat o gün hava çok sisliymiş "böyle de olur" diyip çekmişler.
    -los angeles'ta vietnam restoranı olduğu söylenen mekan aslında tay * restoranıymış, arkadan gelen sesler de vietnamca değil taylandca'ymış.
    -zach braff'in gözükmediği sahne yokmuş.
    -filmde jim parsons, sheldon cooper olarak da bilinir, star trekte konuşulan klingoncayı konuşuyormuş.
    -natalie'ciğim tap dansı sahnesince çok utamış, zach de kötü olursa filme koymayacağı sözünü vermiş.
    -zach natalie'nin evinde dobermanların saldırması için elinde et tutuyorumuş.
    -son sahneler new york city'deki jfk international airport-terminal 4'te çekilmiş ve sağdan soldan geçen insanlar gerçek yolcularmış.
    -zach natalie ile bir sevişme sahnesi koymamış çünkü bunun seyirciyi filmin dışına çıkaracağını düşünmüş ve ima etmenin göstermekten daha iyi olacağını düşünmüş.
    -natalie portman zach braff'ın sam karakteri için ilk aklına gelen isimmiş fakat kabul edeceğini hiç düşünmüyorumuş.