şükela:  tümü | bugün
  • tdkcası gardırop
  • galatasaray lisesi'nin arka sokağında bulunan, kostüm ve ikinci el kıyafet satan dükkan.
  • üst edit; yeni yayın politikamız gereği bölümler başka başlıklar açılarak değil bu başlık altında bölüm numarasıyla birlikte olacak. bölüm numarasının hemen altında bölüm ismi. her pazar gecesi 00:00'dan sonra yeni bölüm buraya eklenecek.

    bir ekşi sözlük hikayesinin de adıdır aynı zamanda. hikayenin asıl ve tam adı '' gardırop '' olmakla birlikte gardırop başlığı daha farklı bir nesnenin tanımı için ayrıldığından biz o aradaki ı'dan vazgeçiyoruz.

    türünü fantastik - polisiye olarak niteleyebileceğimiz bu hikayenin kapağı.

    bunlarda bazı alt metinleri;

    - tanrı benim terzimdir o diker ben giyinirim

    - bazı yaralardan akan kan tüm geleceği temizler

    - başka birinin hikayesini yaşamak

    - en son insan ölene dek katiller hep var olacak

    - her canlı en az bir defa ölmelidir

    - kendi kıyametimizi koparabiliriz.

    fragmanlar;

    (bkz: katilini öldüren adam)

    (bkz: sokak lambalarını yakan adam)

    (bkz: 80 yaşında platonik aşk yaşamak)

    (bkz: önce ölen kaybeder)

    (bkz: keşke seni kendi dudaklarımla öpebilseydim)

    (bkz: zombi görünce polisi aramak)

    (bkz: piyon olacak kimse kalmadığında herkes şahtır)
  • -------------- 1. bölüm ------------

    '' uçurumun dibini boylamadan manzaranın tadını çıkarmalısın. ''

    tanım için (bkz: #63135987)

    başlamadan önce bi kuple summer wine alınız

    3 ocak 2014 / istanbul - sabah saat beş suları.

    ah! beni tanıyor musun?

    ara sokaktan henüz tenha olan ana caddeye yaralı bir adam çıktı. göğsü ve boynu kan içinde, bir eliyle boğazını kavramış, diğer eliyle duvarlardan tutunarak kendini sürüklüyordu. arada bir mağaza vitrinlerinden yansıyan görüntüsüne dikkat kesiliyor, ve yürümeye devam ediyordu. aniden irkilerek geri adım atıyor ve toparlanamayıp yere düşüyordu.

    güçlükle doğrulup caddeyi amaçsızca adımlamaya devam etti. biraz ilerde dükkanının kapısını açmak için çömelmiş bir adam gördü. kararsız adımlarla ona doğru yürüdü. tam arkasında durdu. adam kepenk kilidiyle yoğun bir mücadele halinde olduğu için onu fark etmemişti. elini uzatıp kendini fark ettirmek için bir şeyler söylemeye çalışınca ağzından çıkan ilk ses ‘’ ah ‘’ oldu. adam ona doğru baktı. soner, konuşmayı henüz öğrenmiş bir çocuk gibi kelimeleri çiğneyerek ‘’ beni tanıyor musun? ‘’ dedi. adam şaşkınlığını yenince büyük bir telaşla ayağa kalktı.

    - soner! ne oldu lan sana?

    --------------------------------------------------

    kemal otelin şatafatlı kapısından içeri büyük bir heyecanla girdi. resepsiyon görevlisinin önünde dikilip her zaman yaptığı gibi ceketini kaldırarak kemerindeki rozete dikkat çekti.

    - polis. binanın çatısına çıkmam lazım. karşı binayı gözlemek için.

    resepsiyonist
    - tabi efendim. bir arkadaşı çağırayım yardımcı olsun.

    kemal
    - gerek yok. asansör oraya kadar çıkıyor mu? kapısı filan var mı?

    resepsiyonist
    - son katta asansörden inip merdivenlerle devam etmeniz lazım. kapısı açıktır.

    kemal hızlıca asansöre yöneldi. çağırma tuşuna üst üste basıp kapı önünde volta atmaya başladı. birkaç saniye sonra asansör geldi ve aynı telaşla asansöre bindi. kabinde çalan hareketli müziğe başıyla ve omuzlarıyla eşlik ederek en üst kata çıktı. asansörden inip merdivenleri koşarak tamamladı ve kapıyı açıp çatıya çıkınca ilk bulduğu nesneyle arkadan kapıyı kapadı. çatının ucuna doğru yaklaştıkça ışıkları tek tek sönen ve alaca karanlığa gömülen şehir manzarası büyüyordu. çatının bittiği yerde başlayan bel hizasındaki duvarın önüne geldi. rozetini ve silahını duvarın üstüne koydu. sonra kendiside duvara çıktı. kollarını açtı. ayaklarını sürükleyerek boşluğa doğru ilerledi.

    ---------------------------------------------

    soner’in konuşmaya çalıştıkça dudakları titriyordu. çenesini oynatmakta zorlanıyor gibiydi. adam hızlıca dükkanın kapısını açıp koluna girdi ve onu içeri götürdü.
    burası bir esnaf lokantasıydı. soner’i bir sandalyeye oturtup önünde çömeldi. yüzünü inceliyordu. boğazındaki elinin altını görmek için elini uzattı. soner boşta kalan eliyle onu engelledi. bir cevap vermesi gerektiğini düşünüyor, kendini konuşmaya zorluyordu.

    - kavga. kafam. vurd.

    diyebilmişti. adam olan biteni anlamış gibi ayağa kalktı. dükkanın içinde birkaç volta atıp ne yapacağını düşündü. aniden aklına gelen telefonuna sarıldı.

    - ambulans. ambulansı arayalım. hastaneye gitmen lazım.

    soner, yerinden doğrulup adamın elindeki telefona uzandı. adam şaşkın şaşkın neden bunu yaptığını anlamaya çalışırken soner kekeleyerek ve zorlanarak.

    - eve gitmemliyi. bilinin beni eve.

    adam;
    - bu halde ne evi?

    soner;
    - lütfen. ev e gitmem.

    adam onu daha fazla zorlamamak için ısrar etmedi.
    - peki o halde. tolga nerelerde? arayalım gelip seni eve götürsün.

    soner cevap vermeden beklerken adam telefon rehberinde tolga’nın numarasını aramaya başladı.

    - hay allah. bende yok numarası. senin telefonun yanında mı?

    soner bir eli hala boğazında, diğer eliyle ceplerini kontrol etti. arka cebinden ekranı kırılmış telefonu çıkarıp adama uzattı. adam telefonu kurcaladı. kulağına götürüp bekledi. ‘’ hadi be olum, aç şunu ‘’ diyerek süren beklemesi sonuçsuz kalınca tekrar telefon ekranına bakıp yeniden aradı. ikinci aramanın sonlarına doğru telefona cevap verdi tolga. adam heyecanla olup biteni anlattı ve acilen lokantaya gelmesi gerektiğini vurguladı. telefonu kapatıp beklemeye koyuldu. gidip bir bardak su alıp getirdi ve soner’e uzattı. istemem der gibi kafasını salladı. adam önünde çömelip merakını gidermeye çalıştı.

    - ne oldu peki? hiçbir şey hatırlamıyor musun?

    soner kafasını iki yana çevirdi. adam;

    - boğazında ne var? izin ver bi bakayım. ciddi bir yara olabilir?

    soner onu tekrar durdurdu. adam yapacak başka bir şeyinin olmadığını anlayınca kalktı ve dışarı çıkıp tolga’nın gelmesini bekledi.

    ---------------------------------------------

    kendinden gelmediğine emin olduğu bir iç çekiş sesine kulak verdi. sesin geldiği yöne doğru baktı. sağ çaprazındaki duvarda bir kadın tıpkı kendisi gibi kollarını açmış, gözlerini kapamış, tam konsantre adımlarını sürükleyerek boşluğa doğru gidiyor, bir yandan ağlıyordu. kemal refleksle ‘’ dur ‘’ diye bağırdı. kadın önce irkildi. dengesi bozuldu. güçlükle toparlanıp baş parmağını ön dişlerine taktı, üst çenesini yukarı kaldırdı. korkmuştu. kemal’e doğru baktı. kemal, şaşkın, telaşlı ve ürkek;

    - naapıyorsun? hayır yani naapıyorsun?

    kadın korkuyu ve ürkekliği üstünden atınca öfkeyle dolmuştu;
    - sence?

    kemal
    - intihar ediyorsun!.. ama etmemelisin… yani etmemeliyiz.

    kadının yüzünde buruk bir tebessüm belirdi;
    - sen de mi?

    kemal derin bir kederle başını önüne eğdi;
    - evet.

    kısa süreli bir sessizlikten sonra kemal;
    - ama benimki intihar sayılmaz. bi çeşit hobi. yani zamanla bu hale dönüştü. haftada bir çıkarım böyle.

    kadın
    - kararsız mısın?

    kemal
    - uçurumun dibini boylamadan manzaranın tadını çıkarmalısın.

    kadın
    - sen polis misin?

    kemal
    - bu duvarın üstünde değilim. nereden anladın?

    kadın
    - rozetin.

    kemal duvarın üstünde duran rozetine ve silahına baktı. sonra şehre baktı. ve tekrar kadına döndü;

    - naapalım? atlayalım mı?

    -----------------------------------------------

    ıssız caddede tolga’nın koşar adım sesleri yankılandı. kapıya gelince onu bekleyen adamın önünde durup;

    - nooldu nusret abi.

    dedi. nusret onun telaşıyla yeniden telaşlanıp;
    - anlamadım valla konuşmuyor.

    tolga içeri girip soner’in halini görünce ‘’ hassiktir ‘’ dedi.
    - olum ne oldu sana?

    etrafında dolanıp tekrar önünde durdu. yüzüne baktı. eliyle omzunu tutup;
    - kalk, kalk hadi hastaneye…

    soner elini kaldırıp onu durdurdu. nusret araya girdi.
    - hastaneye gitmek istemiyormuş. eve gitmem lazım dedi. seni o yüzden aradım.

    tolga;
    - abi olur mu bu halde eve gitmek? kalk lan saçmalama. boğazına ne oldu?

    elini uzatıp soner’in elini kaldırmaya çalışınca soner diğer eliyle onun elini tutup kendine doğru çekti ve kulağına fısıldadı;

    - buradan çıkalım.

    tolga bu cümleyi duyunca önce nusret’e sonra tekrar soner’e baktı. yapacak daha iyi bir şeyi yokmuş gibi;
    - kalk tamam çıkalım.

    diyip kolunun altına girdi. birlikte dükkandan çıkarlarken nusret;

    - tolga haber ver. bişey lazım olursa filan…

    tolga;
    - tamam abi.

    dedi ve caddede ilerlemeye devam ettiler. nusret’in meraklı bakışlarının üstlerinden çekildiğini anlayınca tolga durdu ve soner’in önüne geçip kaldığı yerden sorularına devam etti;

    - anlat hadi ne oldu? yine geçen akşamkiler miydi?

    soner anlamsız bakışlarla;
    - geçen akşamkiler?

    tolga durumun ciddiyetini yeniden kavramış gibi;
    - lan olum yürü hadi hastaneye gidelim. sen hiçbir şey hatırlamıyorsun bile.

    çekiştirmeye başlayınca soner var gücüyle onu durdurup;
    - ben galiba birini öldürdüm.

    dedi. tolga’nın yüzünde şaşkınlık ve korku aynı anda belirdi.
    - ne? nasıl? yani ne demek galiba? kimi öldürdün?!!!

    soner aynı sakin tavrıyla;
    - kim olduğunu bilmiyorum. nasıl olduğunu da. ceset ara sokakta. çöp konteynırının yanında.

    artık sadece korku kalmıştı tolga’nın yüzünde.
    - hangi ara sokak? yürü.

    tekrar kolunun altına girip soner’in parmağıyla işaret ettiği yöne ilerlediler.

    -----------------------------------------------

    kadın
    - sanırım ben vazgeçtim.

    kemal
    - neden? ah yapma. pişti filan mı olduğunu düşünüyorsun? ikimiz de aynı elbiseyi giymişiz gibi.

    kadın
    - katil olduğumu… yani olacağımı düşünüyorum. manzaranın tadını çıkarmana engel olmak istemem.

    kemal
    - er ya da geç uçurumun dibinde olacağım.

    o sırada iş için kullandığı telefonu çalmaya başladı. telefonu çıkarıp ekranına baktı. tekrar cebine koymak üzereyken ani bir kararla cevapladı. telefonun ucundaki adam ‘’ amirim acilen buraya gelmelisiniz. elimizde çok ilginç görüntüler var. tam sizin aradığınız türden. sıra dışı bir şeyler olmuş. ‘’ kemal dalgın dalgın bekleyip tamam dedikten sonra telefonu kapadı. cebine koyarken ‘’ sahi senin sebebin ne ‘’ derken kafasını kaldırdı ve kadının orada olmadığını gördü.

    telaşla aşağıya baktı. yüksek binanın dibini zar zor görebiliyordu. ama orada kimse yoktu. tekrar tekrar baktı. atlamadığından emin olunca çatı kapısına yöneldi. kapı hala arkasından kapalı duruyordu. çatıda dolanmaya ve kadını aramaya başladı. kadın buhar olmuş gibi hiçbir yerde yoktu. bir kez daha çatının dört tarafından aşağıya baktı. göremeyince yüzünde büyük bir şaşkınlıkla kapıyı açıp aşağı indi.

    -------------------------------------------------

    ara sokağa girip konteynırı görünce tolga, soner’i bırakıp koşarak oraya gitti. konteynırın kenarından uzanan ayakları fark edip yavaşladı. tedirgin adımlarla arka kısma geçip manzarayı gördüğünde geriye doğru irkildi. orada yirmili yaşlarda birisinin cesedi vardı. başında kapşon ve kapşonun altında yüzünün sağ yanı boydan boya yaraydı. tolga;

    - anasını avradını sikiyim. noolmuş lan buna?

    korku giderek büyüyor ve tüm vücuduna yayılıyordu.
    - lan nasıl… nasıl?

    ellerini yüzüne götürüp bir mühlet öylece bekledi. sonra çaresizce;
    - naapıcaz şimdi?

    soner tepkisiz, sokağın başında duruyordu. tolga cesedin başında birkaç volta attı. sonra aniden ürkek ürkek cesede doğru uzandı. kollarının altından tutup;

    - bunu, bunu götürelim buradan. hayatını sikip attın gerizekalı. gel hadi.

    cesedi sürüklemeye başladı. arada bir geride kalan ve yere düşen soner’e de yardıma gidiyordu.

    ------------------------------------------------------

    asayiş şube müdürlüğü, sabah saat dokuz suları...

    kemal elinde bilgisayarla müdür can önder’in odasına girdi. can, yaz kış üşüyen bir insan olarak ellerini masasının altındaki ısıtıcıya koymuş bekliyordu. kemal’i görünce memnuniyetsiz bir ifadeyle;

    - hayırdır kemal sabah sabah bilgisayar filan?

    kemal
    - müdür bey şu görüntüleri birlikte izleyelim.

    konuşurken esniyordu.
    can
    - sen yine uyumadın mı gece? ne varmış o görüntülerde? getir bakalım.

    masasında bilgisayara yer açarken;
    - merak ettim şimdi. genelde görüntüleri kendin yorumlardın ama.

    kemal
    - buna yaptığım yorum muhtemelen sizi tatmin etmeyecektir.

    masaya bilgisayarı koyup videoyu çalıştırdı.

    görüntü bir barın güvenlik kamerasından çekilmişti. tıklım tıklım dolu barda insanlar eğleniyordu. köşede bir masada kapşonlu bir adam oturmuş, kendi haline içki içiyordu. kemal parmağını onun üstüne koyup '' buna dikkat edin '' dedi. görüntüyü ileri aldı.

    bar yavaş yavaş dağılıyordu. kalabalık tamamen boşaldığında kapşonlu adam hala orada oturuyordu. barmen birkaç kez yanından geçti. barı kapatmak için onu bekliyor gibiydi. bir içki daha getirip masaya koydu.

    bir kaç dakika sonra yeniden gelip adamın baş ucunda durdu ve masasına ellerini koyup ona bir şeyler söyledi. kapşonlu adam aniden barmenin elindeki cisme sarıldı ve onu elinden aldı. can, kemal’in yüzüne baktı. kemal ‘’ tirbüşon ‘’ dedi. kapşonlu adam tirbüşon olan elini barmenin gırtlağına doğru savurdu. barmen gırtlağını tutarak geriye doğru sendelemeye başladı. kanı tazyikli bir şekilde akıyordu. masalara çarptı ve yere düştü.

    kapşonlu adam ona bakarak ayağa kalkmaya çalıştı. güçlükle doğruldu. bir müddet hareketsiz havada bekledikten sonra aniden masaya yığıldı.

    kemal görüntüyü yirmi dakika ileriye aldı. yere düşen barmen tuhaf hareketlerle doğruldu. masada yatan kapşonlu adamın yanına gitti. onu inceledi. kendi bedenine, yüzüne dokunmaya başladı. kafasını kaldırınca tam karşısındaki aynayla karşı karşıya geldi ve irkildi. geriye doğru birkaç adım atıp yere düştü. tekrar doğrulup ürkek ürkek aynaya baktı. anlamsız hareketlerle ağır aksak voltalar atmaya başladı. ayakta güçlükle duruyordu. ne yapacağını bilemez bir haldeydi. barın içine doğru gidip görüntüden çıktı. bir mühlet sonra tekrar gelip bar kapısından dışarı çıktı. sonra tekrar geri geldi ve masadaki adamı sürüklemeye başladı. onunla birlikte bardan çıktılar.

    görüntü bitince kemal ve can birbirlerine bakmaya başladılar.

    can
    - ne oldu lan burada?

    kemal
    - sanık-mağdur. bu terim ilk kez bir vakaya bu kadar oturdu.

    can
    - ee ne olacak şimdi?

    kemal
    - sanığın peşine düşeceğiz. davayı bana verirseniz tabi.

    can elini çenesine götürüp derin bir düşünceye daldı.

    -------------------------------------------------

    apartman kapısını açıp içeri girdiler ve alt kata inip evin kapısını açtılar. içeri girince tolga cesedi salonun ortasına bıraktı ve kendini koltuğa attı. nefes nefese kalmıştı. soner salon kapısının kirişine tutunmuş bir eli hala boğazında soluklanıyordu. tolga nefesini toplayınca ayağa kalktı. cesedi tekrar inceledi.

    tolga
    - kim olum bu?

    tedirgin hareketlerle kapşonu kafasından sıyırdı. yüzünün yarısının derisi yoktu. iğrenerek baktı;

    - lan bunun yüzüne ne olmuş böyle? hay amına koyayım soner bi şey söyle. kafayı yedirteceksin bana. git bi elini yüzünü yıka gel konuşalım. ne bok yiyicez.

    soner duvarlara tutunarak koridorda ilerledi. bir kapıyı açıp tekrar kapadı. biraz daha ilerleyip mutfağı buldu. tezgahtaki bıçağa bakarak musluğu açtı. ellerini yıkarken gözleri bıçaktaydı.

    tolga cesedin başında derin düşünceler içinde bekliyor, '' imkanı yok bu işten kurtulamayız '' diye mırıldanıyordu. su sesi gelen mutfağa dönüp;

    - barın kamera kayıtları. sildin mi onları?

    soner mutfaktan çıkmış bir eli boğazında diğer eli arkasında, duvara dayanarak oraya doğru geliyordu. tolga cesedin üstüne eğilmiş dikkatle yüzünü inceliyor, onu tanımaya çalışıyordu.

    soner olabildiğince sessiz yaklaştı ve arkasındaki elini havaya kaldırdı. mutfak tezgahındaki bıçak elindeydi. boğazındaki elini çekip iki eliyle havadaki bıçağı kavradı ve var gücüyle tolga’nın sırtına bıçağı sapladı. tolga önce kaskatı kesildi. sonra yavaşça ayağa doğruldu. eli istemsizce sırtına gitti ve bıçağa dokundu. arkasını dönüp soner’e bakınca gözleri korkuyla açıldı. soner’in tam gırtlağında kocaman bir delik vardı ve yüzünde bir caninin yüz ifadesi. öylece ona bakıyordu. tolga daha fazla ayakta duramayıp koltuğun dibine yığıldı. zar zor çalıştırdığı ağzından kanla birlikte şu cümle çıktı;

    - niye lan?

    o can çekişirken soner duvardaki aynanın yanına gitti. aynaya bakıp yüzüne dokundu. yüzünü ilk kez görüyormuş gibi inceledi ve derinden başlayıp giderek yükselen çirkin bir kahkaha atmaya başladı…

    -------------------------------------- 1. bölüm sonu ------------------------------------

    üstüne iyi gider.

    edit: imla. gevrek var yer misin'e teşekkürlerimle.
  • yazık oldu tolga'ya, şerefsiz soner !!
  • --------------------------------- 2. bölüm -------------------------------

    '' bazı yaraların hikayesi göründüğü gibi değildir. ''

    summer wine'la başlayalım

    asansör boşluğu… boşlukta yankı yapan çocuk çığlığı… kırmızı ve mavi iki balonun asansör boşluğundan açık kat kapısına doğru yükselişi.

    kemal, yüzünün yarısı yastığa gömülü, gözlerini açtı. doğruldu. yataktan kalkıp pencerenin kenarına gitti. perdeyi aralayıp gökyüzüne baktı. perdeyi kapadı ve odadan çıktı.

    mutfakta kahvaltı tepsisini hazırladı. vazodan bir çiçek alıp bardağa koydu ve tepsiyle birlikte koridorda ilerledi. bir odanın kapısını çaldı, açıp içeri girdi. odadaki yatakta tıbbi cihazlara bağlı karısı yatıyordu. tepsiyi yatağın kenarına koydu. şifonyerin üstündeki gramofonun yanına gitti. gramofonu çalıştırdı ve şarkı çalmaya başladı kemal karısının yanına döndü.

    - hanımefendi, bu dansı bana lütfeder misiniz?

    karısı donuk gözlerle karşı duvara bakmaya devam ederken kemal sanki karısını dansa kaldırıyormuş gibi aslında olmayan bir eli tutup odanın ortasına geçti. ellerini karısının hayaline dolayıp dans etmeye başladı. yüzünde büyük bir tebessümle dansa devam ederken arada bir yatağa bakıyordu. aniden odanın kapısı açıldı ve içeri kırklı yaşlarda başka bir kadın girdi. kadını fark etmeden dansa devam eden kemal arkasını dönüp onu görünce durdu.

    - hah, gülizar geldin mi? ben de çıkmak için seni bekliyordum.

    gülizar şaşkın şaşkın bakınırken kemal alel acele karısını öptü ve odadan dışarı çıktı.

    -------------------------------------------------

    soner elinde kocaman iki siyah poşetle eve girdi. poşetleri banyoya taşıdı. birini açıp içindeki buz paketlerini çözdü ve küvete doldurdu. sonra salona gidip kapşonlu adamı sürükleyerek banyoya getirdi ve küvete koydu. tekrar salona dönüp tolga’yı da aynı şekilde getirdi ve küvete, diğer adamın üstüne koydu. üzerlerini başka bir poşetten çıkardığı buzlarla kapadı. en sonunda küvetin üstünü bir kartonla kapatıp perdeyi çekti ve dışarı çıkıp banyonun kapısını kilitledi.
    anahtarı cebine koyarken duvardaki aynaya doğru yürüdü. aynaya yine o sadist gülüşüyle bakmaya başladı.

    -------------------------------------------------

    nusret lokantanın yemekhanesinde elindeki kepçeyle büyük bir kazanı karıştırırken içeri garsonlardan birisi girdi.

    - abi polisler geldi. seni çağırıyorlar.

    nusret
    - polisler mi? niye?

    garson
    - bilmiyorum. burada çalışan birini arıyoruz, sakallı, elli yaşlarında dediler hasan abi'de " nusret’i çağırın " dedi.

    nusret kazanın yanındaki bezi alıp ellerini silerek kapıdan çıktı. kemal masalardan birine oturmuş, aykut ve osman başında bekliyorlardı. kasada duran hasan, nusret’e göz ucuyla kemal’i işaret etti. nusret masanın yanına gitti. kemal masanın üstündeki karıncanın hareketlerini dikkatle izliyordu.

    nusret
    - amirim hoş geldiniz. beni istemişsiniz.

    kemal karıncayı izlemeye devam ederek.
    - buraya gelen yaralı adama yardım eden sen miydin?

    nusret
    - evet. o sabah, öyle gelince.

    karınca masanın köşesinden aşağı inip gözden kaybolunca kemal kafasını kaldırdı. aykut elindeki telefonun ekranına bakıyordu. osman her zamanki gibi bütün ciddiyetiyle kemal’i takip ediyordu. kemal, nusret’e eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti. nusret sandalyeyi çekip oturdu.

    kemal
    - kimdi o çocuk? sana ne söyledi?

    nusret
    - soner. birkaç aydır ara sokaktaki barda çalışıyor. bizim tolga’yla birlikte. pek tanımam. yemeğe gelir arada. kavga çıkmış. kafasına vurmuşlar, bir şey hatırlamıyormuş. sonra zaten tolga geldi. birlikte çıktılar.

    kemal
    - peki nerede oturuyor? evini biliyor musun?

    nusret
    - tolga’yla aynı evde kalıyorlar diye biliyorum. iki sokak yukarda bir apartman. kaçıncı kat bilmiyorum.

    kemal
    - apartmanı bize gösterebilir misin?

    nusret
    - tabi, tabi amirim.

    önlüğünü çıkararak kasanın arkasına geçti. askıdan montunu alıp hasan’a ‘’ ben birazdan gelirim ‘’ dedi ve osman’ın açık tuttuğu lokanta kapısına doğru yürüdü. kemal masanın altına kafasını eğip bir kez daha karıncaya baktı. karınca masanın altında da tıpkı üstündeki gibi rahatça yürüyordu. kemal ani bir kararla ayağa kalkıp telefonuna dalmış olan aykut’un koluna vurdu ve kapıya doğru yürüdü.

    ---------------------------------------

    soner kapı gözetleme deliğinden apartman koridoruna bakınırken karşı daireden orta yaşlarda bi çeşit bedensel engelli bir adam çıktı. yamuk bağlanmış kravatı ve kemerinin altına tam sokulmamış gömleğiyle. bir elinde evrak çantası diğer elinde baston vardı. vücudunu güçlükle hareket ettiren adam merdivenlerden çıkmaya çalışırken bastonu kayınca yere yığıldı. soner refleksle kapıyı açtı ve adamın yanına koştu.

    soner
    - iyi misiniz?

    adam
    - i i i yim. keşekkür ederim.

    soner adamın doğrulmasına yardımcı oldu. kafası kanıyordu. pansuman için dairesine kadar eşlik etti. adamı koltuğa oturtup kafasındaki yarayı tentürdiyotla temizlerken hikayesini dinledi.

    serebral palsi hastası olan fatih çıtak, bir devlet kurumunda özürlü kadrosunda çalışıyormuş. annesinden başka kimsesi yokmuş. annesiyle önceki hafta evlenmek istediği kız yüzünden kavga etmişler. annesi o kızın kendisi için uygun olmadığını söylemiş ve kızı arayıp oğlumdan uzak dur demiş. kız fatih’in telefonlarını açmayınca sinirlenip annesini evden kovmuş.

    soner yarayı kapatmak için sargı bezi sordu. fatih ‘’ bu da kok ‘’ dedi. soner etrafa bakınmaya başladı. gözüne koltuğun kenarında duran havlu ilişti. havluyu alıp inceledi. sonra havluyu rulo yapmaya başladı ve koltukta oturan fatih’in arkasına geçti.

    --------------------------------------

    nusret, kemal’e apartmanı gösterdikten sonra lokantaya döndü. kemal ve aykut apartman girişindeki zillerde yazan isimleri kontrol ederken bir adam çıktı apartmandan. kemal, soner’i ve tolga’yı tarif edip dairelerini sordu. adam aşağı inen merdivenlerin solundaki kapıyı işaret edip kuşkulu bakışlarla oradan uzaklaştı.

    kemal
    - kargocu olmaya hazır mısın?

    aykut
    - yine mi?

    kemal
    - ne yine mi? insan şüphelenen bir hayvandır aykut, biliyorsun. üniforma burada mı?

    aykut evet dedi ve arabanın bagajından alıp geldiği kargocu kıyafetlerini arka koltukta giyindi ve torpidodan aldığı paketle apartmana doğru yürüdü. osman silahının şarjöründeki mermileri kontrol ederken kemal ani bir kararla arabadan indi. osman onu takip etti. apartmana girip daire kapısı önünde rolünü oynamaya hazırlanan aykut’u gördüler. kemal, aykut’un şaşkın bakışları arasında ‘’ kenara çekil ‘’ deyip kapıya omuz attı. kapı açılmadı. üst süte omuz darbelerinden sonra kapı açıldı ve içeri girdiler.

    yerlerdeki acemice temizlenmiş kan izlerini takip ederek salona ulaştılar. aykut ve osman koltukların arkasını kontrol ederken kemal izleri takip edip banyoya döndü. kapıyı açamayınca omuz attı. ağrıyan omzunu eliyle ovuşturup osman’ı çağırdı. osman gelip kapıyı sağlam bir tekmeyle açtı.

    banyoya girdiklerinde küvetteki erimiş buz parçalarını ve pıhtılaşmış kan damlalarını gördüler. kemal voltalar atıp düşünmeye başladı. tekrar yere baktı. yerde belirgin bir iz yoktu.

    kemal
    - arayın merkezi, arama izni çıkarsınlar. biriniz bu evi gözetlemeye devam edecek. kura çekin aranızda.

    dedi ve çıktı. taş makas oyunun galibi osman, kemal’i takip etti. merdivenlerden çıkacakken durdu kemal ve karşı daireye baktı. geri dönüp kapıyı çaldı. ses gelmeyince daha şiddetli vurup ‘’ polis ‘’ diye bağırdı. birkaç dakika sonra fatih kapıyı açtı. kekeleyerek konuşmaya çalışırken o, kemal içeri girdi ve evi kolaçan etmeye başladı. yatak odasının kapısını aralayıp içeri bakarken arkasından yetişen osman;

    - gardıroba bakayım mı?

    diye sordu. kemal;
    - yürü yürü çıkıyoruz.

    dedi ve kapıya yöneldi. fatih kapı girişinde korkmuş bir yüz ifadesiyle bekliyordu. kemal gözlerinin içine baktı ve evden çıktı.

    --------------------------------------------------

    asayiş şube müdürü can önder, odasında, bilgisayardan tatil için rezervasyon yaparken kapısı iki kere tıklandı ve içeri cinayet bürodan komiser kemal vanlıgil girdi. can bilgisayardan sekmeyi kapatıp koltuğuna yaslandı. kemal elindeki dosyaları masasına bıraktı. oturmadan konuşmaya başladı.

    kemal
    - olayın çözdüğümüz kısımları. (dosyayı açtı ve soner’in fotoğrafını gösterdi ) bu soner yaşlı. üç ay önce ankara’dan gelmiş. barda çalışmaya başlamış. ailesi onu burada üniversite okuyor biliyor. ( sayfayı çevirdi ) bu da tolga duran. bir yıldır aynı barda çalışıyor. soner’le tolga barda tanışmış. aynı evde kalmaya başlamışlar. kapşonlunun içki bardağında siyanür bulduk. muhtemelen soner’le önceden husumetleri vardı. hesaplaşmak için tolga’nın erken çıktığı o gece barın dağılmasını bekliyordu. soner, hesaplaşmayı fark edip husumeti bitirmek için nereden temin ettiğini bilmediğimiz siyanürü içkisine attı ve onun ölmesini bekledi. sonra masasına gitti ve kesin bir intikam hissi için ona biraz sonra öleceğini söylerken kapşonlu tribüşonu kapıp son hamlesini yaptı ve öldü.

    can
    - peki çözemediğiniz kısmı? her şey ortada bence.

    kemal
    - kapşonlu. içkiyi çıplak ele içmesine rağmen bardağında parmak izi bulamadık. çevredeki güvenlik kameralarından görüntüsünü alıp yüzünü tarattık ama yüzünün yarısı yara olduğu için kimlik tespiti yapamadık. ve üstelik cesedi kayıp.

    can
    - beklediğimizden daha profesyonel çıktılar yani.

    kemal
    - hayır. işin tuhafı, her taraftan amatörlük akarken… bir şekilde cesedi ve kendilerini gizlemeyi başarmışlar. ama çok fazla saklanabileceklerini zannetmem.

    can ( gülerek )
    - katil bulunsun, yok olmasın da..

    kemal
    - en son insan ölene dek katiller hep var olacaktır.

    can
    - ve onları yakalayanlar…

    kemal
    - ve o yakalayanların geniş talep listeleri. yakın bir zamanda geniş bir talep listesiyle yanınızda olucam. şimdilik başka bir sorunuz var mı?

    can
    - yok.

    kemal dosyayı alıp kapıya yöneldi.

    ---------------------------------------------

    nisan 2011 – ankara

    lisenin dağılma zilinden sonra bahçeye çıkan ilk öğrenci esra oldu. koşar adım merdivenleri inip bahçe kapısından dışarı çıktı ve okul duvarı boyunca koşmaya devam etti. omuzundan kayan sırt çantasını eline almaya çalışırken aynı anda duvarın köşesini dönüyordu. o esnada karşısında beliren eftalle oldukça sert bir çarpışma yaşadılar. eftal yere yığıldı. esra eliyle alnını ovuşturup çarpışmanın şokunu atlattıktan sonra yerde yatan eftal’e baktı. acı çekiyormuş gibiydi. baş ucuna gidip omzuna dokundu ve ‘’ iyi misin ‘’ dedi. eftal kaçamak bakışlarla yüzüne bakıp;

    - bi şey olmadı.

    dedi. onun bu tuhaf hallerine oldum olası anlam veremeyen esra yerlere dağılmış kitaplarını topladı ve yanına koydu.

    esra
    - kusura bakma, göremedim seni. ama sen de yani… neyse, görüşürüz sonra.

    eftal oturduğu yerden arkasını dönüp esra’ya doğru baktı. fazla uzaklaşmadan tekrar dönüp bakmasını umuyordu. ancak öyle bir şey olmadı.

    ---------------------------------------------

    8 ocak 2014 – istanbul

    ana caddeye çıkan sokağın köşesinde soner sıkıntılı bir bekleyiş halinde. arada bir kafasını caddenin kaldırımına uzatıp ileriyi gözlüyor, sonra tekrar köşeye dönüyor, boğazındaki yaranın sargısını kontrol ediyor, saate bakıyor.

    tekrar caddeye bakınca acele adımlarla oraya doğru yaklaşan esra’yı gördü. içinden ‘’ bir misissipi, iki misissipi ‘’ diye saymaya başladı. bunu çok küçükken bir filmde görmüştü. beş misissipi de aniden caddeye fırladı ve bam! esra’yla çarpıştılar. tüm çarpışmalarda olduğu gibi kız tarafının çantası döküldü. erkek bütün centilmenliğiyle bir yandan özür dilerken diğer yandan dünyanın en önemli şeyi o çantayı toplamakmış gibi aceleyle çantasını toplamaya çalışan kıza yardım etti. esra kendisine uzatılan eşyaları alıp hızlıca çantasına atarken kırılmış aynaya denk gelince önce aynaya sonra uzatan ele ve en son elin sahibine baktı.

    - soner!???

    soner kafasını kaldırıp usta bir oyuncunun rolünü oynarken yaptığı gibi bütün mimiklerini çalıştırarak;

    - esra!

    esra ayağa kalktı.
    - aaa. gözlerime inanamıyorum. sen… ya nasıl? senin burada ne işin var?

    soner
    - sana çarpmak için bekliyordum ehehheh.

    esra
    - hayır ya onu demiyorum. ankara’da değil miydin sen?

    soner
    - öyleydim. sonra işte okul.

    esra
    - ben seni kazanamadı diye biliyordum.

    soner
    - ben de öyle biliyordum ama ek yerleştirme filan işte.

    esra
    - ya olaya bak. istanbul’un herhangi bir caddesinde çarpıştık. ne büyük tesadüf.

    soner
    - buraya geldim geleli sürekli birilerine çarpıyorum. sen ilk değilsin.

    esra
    - son olmayı ümit ediyorum ehhehhmm bende şimdi bi iş görüşmesine gidiyorum. part-time bi şey. biraz geç kaldım aslında. ama seni yeniden görmeyi çok isterim. tabi bu kez çarpışmadan.

    soner bir şeyler yapması gerekiyormuş gibi bakındı ve yerde kalan not defterini gördü. onu alıp sayfasını açtı. kalem aranıyordu. esra hızlıca çantasından kalemini çıkarıp ona uzattı. soner numarasını yazıp defteri ona verirken;

    - yanlış hatırlamıyorsam numaram buydu.

    esra gülümseyerek
    - hiç değişmemişsin.

    soner tepkisiz, esra dalgın dalgın yüzüne bakınıyor. aniden kendine gelmiş gibi;

    esra
    - ee ben şey, gitmem lazım. tekrar görüşürüz.

    dedikten sonra ne yapacağını bilemez bir halde önce yanağını uzattı. sonra geri çekilip elini uzattı. tokalaşırken soner ‘’ anlaştık ‘’ dedi ve aksi istikametlere yürümeye başladılar. birkaç adım sonra esra geriye döndüğünde soner’i kendisine doğru bakarken buldu. el salladı ve köşeyi dönüp gözden kayboldu.
    soner mağaza vitrinindeki yansımasına baktı. yüzüne, saçlarına dokunup tuhaf tuhaf sırıtıyordu.

    ------------------------------- 2. bölüm sonu --------------------------------

    üstüne iyi gider

    edit; gevrek var yer misin'in katkılarıyla imla.
  • ---------------------------- 3. bölüm -----------------------------

    '' tanrı benim terzimdir. o diker, ben giyinirim. ''

    summer wine'la başlayalım

    esra elindeki fincana üfleyerek ağzına doğru götürürken soner kafeden içeri girdi. onu görünce fincanı dudaklarının önünden çekip tabağa koyarak ayağa kalktı. büyük bir tebessümle kollarını açıp yaklaşan soner’in boynuna sarıldı. soner çenesi onun omzundayken;

    - çok bekletmedim umarım.

    esra kollarını çözdü.
    - yoo yeni geldim bende. işe alındım biliyor musun?

    soner karşısına otururken
    - aa ne güzel. iş neydi sahi?

    esra
    - lüks bir restoranda servis garsonu. part time bi iş için çok iyi para veriyorlar. aslında tecrübe istiyorlarmış ama elim yatkın filan dedim. her neyse. sen naapıyorsun? hangi bölüm bu arada?

    soner
    - eee şey, hukuk?

    esra
    - vauv, iyimiş. yusuf hoca utanmıştır şimdi.

    soner
    - neden?

    esra gülerek
    - e hep haylaz filan derdi ya senin için.

    soner
    - hıı evet öyle derdi.

    esra durgunlaştı aniden. gözlerini kısıp biraz düşündükten sonra,

    esra
    - boğazına ne oldu?

    soner etrafı kolaçan ettikten sonra;
    - hiç ya, barda çalışıyorum, geçen tirbüşonla yaraladım kendimi.

    esra
    - bar mı? öğrenci için uygun mu bar? bak istersen benim başladığım yerde hala eleman arıyorlar. gel sende bi konuş. hem aynı yerde çalışıyor oluruz.

    soner
    - süper olur. ne zaman geleyim?

    esra
    - bilmem, yarın mesela. ben haber veririm sana.

    o esnada caddeden geçen polis aracını gören soner tedirgin oldu. esra hareketlerini dikkatle izleyerek;

    - sahi unuttum sormayı, ne içersin?

    soner kendi kendine konuşuyormuş gibi
    - aaa. tüh ya. nasıl unuttum.

    sonra esra’ya bakarak
    - esra benim bu gece halletmem gereken bi işim var. şimdi aklıma geldi. yarın içsek bi şeyler olur mu?

    esra şaşkın;
    - oluurrr.

    soner
    - tamam. işimi halledince arıycam seni.

    dedi ve kalkıp apar topar kafeden dışarı çıktı.

    -----------------------------------------------------------------------

    soner elinde telefon, esra’yla konuşarak evin olduğu sokağa girdi.

    ‘’ ya çok iyi oldu. -------kesinlikle.------- tabiî ki. ---------- yarın----- yarın ben o zaman iki gibi seni arıycam.’’

    derken apartmanın köşesinden ön kaputu görünen otomobil dikkatini çekti.

    ‘’ tamam. tamam. görüşürüz. iyi geceler ‘’

    telefonu kapatıp cebine koyduktan sonra başka bir ara sokağa girip apartmanın arkasından dolaştı ve otomobilin arkasına geçti. içinde kimse yok gibiydi. tam rahatlayacakken karşı kaldırımda karanlığa gömülmüş aykut’u fark etti. sessiz adımlarla geriye çekilip başka bir yoldan aşağı yürümeye başladı.

    herhangi bir sokağa girmeden önce durup kolaçan ediyor ve sokakta kamera olmadığını anlayınca giriyordu. tedirgin yolculuğu onu etrafı duvarlarla çevrili taş bahçeye çıkardı. duvarın köşesine kıvrılıp oturdu ve düşünmeye başladı.

    ------------------------------------------------------------

    kemal ve osman gizli gizli aykut’un nöbet tuttuğu duvarın dibine yaklaştılar.

    kemal
    - var mı gelen giden?

    aykut esneyerek
    - yooohhhkk.

    kemal kısık sesle;
    - hayda. hangi cehenneme kayboldu bunlar?

    aykut
    - amirim tekrar buraya geleceklerini pek zannetmem açıkçası. yani niye gelsinler ki?

    kemal
    - olum bunlar aptal lan. cesedi buzla filan saklamaya çalışmışlar görmedin mi? kredi kartıyla alışveriş yapmış. buralarda bir yerdeler. ilk korkuyu atınca üzerlerinden dönecekler eve. tetikte olun. ben yarın bu civardaki güvenlik kameralarına bakıcam.

    dedi ve ayrıldı yanlarından.

    -------------------------------------------------------

    soner arkasında bir ses duydu. kafasını kaldırdığında karşısında seksen yaşlarında, beyaz sakallı, uzun boylu, hafif kambur bir adam gördü. adam, eliyle omzuna dokunuyordu.

    ihtiyar adam
    - hişşş. yerin yurdun yok mu?

    soner
    - hı?

    ihtiyar adam
    - burada üşürsün. evine git.

    soner onu anlamamış gibi bakınmaya devam ederken ihtiyar adam;

    - kalk kalk gel benle. kendinde değilsin belliki.

    soner ayağa kalktı ve yaşlı adamı takip etmeye başladı. adam hafifçe aksıyordu yürürken. kulağının dibinde aniden başlayan ezan soner’i ürküttü. burasının bir cami bahçesi olduğunu anladı. ihtiyar adam cami tuvaletlerinin yanındaki kulübeye girdi ve anahtar aldı. anahtarla yan taraftaki odanın kapısını açıp içerideki kanepeyi soner’e gösterdi.

    ihtiyar adam
    - gir orada yat. sabah uyanınca konuşuruz.

    soner odaya girip kanepeye uzandı.

    -----------------------------------------------------------

    birkaç saat sonra odaya ihtiyar adam girince uykudan uyanmış gibi esneyerek doğruldu. sabah olmuştu. ihtiyar adam kahvaltı hazırlıyordu.

    ihtiyar adam
    - uyandın mı? şurada elini yüzünü yıka. gel otur çay iç.

    soner kendisine gösterilen lavaboda ellerini yıkayıp ürkek, çekingen bi tavırla masaya oturdu. ihtiyar adam bardağına çay koyarken;

    - duvarın dibine sızmıştın gece. aklında mı?

    soner
    - evet.

    ihtiyar adam
    - yok mu yerin yurdun? soğuk havada donarsın sokaklarda.

    soner
    - var aslında ama birkaç günlüğüne başka bir yere ihtiyacım var. akşamları yatmak için.

    ihtiyar adam
    - niye oldu öyle?

    soner
    - öğrenciyim ben. ev arkadaşımın ailesi geldi. kalacak yer bulurum dedim ama dün işten atılınca bulamadım. ayıp olmasın diye eve de gidemedim. bugün başka bir iş görüşmesine gidicem.

    ihtiyar adam
    - hem okuyup hem çalışıyon. güzel, güzel aferin. bak burada yatabilirsin bikaç akşam. ben yatsıdan sonra eve giderim. sabah namazından sonra biraz kestiririm yalnız, haberin olsun.

    soner
    - olur olur. ben zaten erkenden uyanırım. teşekkür ederim. birkaç gün sonra dönerim zaten eve.

    ihtiyar adam
    - ee çayını içmemişin? iç iç soğutma. ye bunlardan da. ne okuyon bakayım sen?

    ---------------------------------------------------------

    kemal ekranlarla dolu bir odada güvenlik kamerası kayıtlarını izliyordu. birinci ekranda soner’in cesedi düşe kalka sürükleyişi vardı. ara sokağa girince görüntü bitiyor. bir diğer ekranda lokantanın önünde nusret’le konuşması, başka bir ekranda tolga ile caddede yürüyüş, bir başkasında markette alışveriş yaparken.

    kemal, soner’in markette alışveriş yaptığı görüntüyü izlerken elindeki kredi kartı dökümüne baktı. alüminyum folyo… diye söylendi kendi kendine. düşünmeye başladı. gözlerini kıstı, açtı. hareket edecek gibi oldu, geri oturdu. sonra aniden doğruldu. kapıya doğru koştu. geri dönüp masanın üstünden telefonu aldı. koşarken arama yaptı. telefonu açan aykut’a;

    - sakat adam, sakat adamın evine girin. yakalayın onu. yarım saate oradayım.

    telefonu kapatıp koridorda koşmaya devam etti.

    ----------------------------------------------------------

    restoranda bütün garsonlar özenli bir çalışma yürütüyordu. işletme müdürü elinde telefonla olup biteni bizzat takip ediyordu.

    müdür
    - tek bir kusur istemiyorum. çatalla bıçağın arasındaki mesafeyi metreyle ölçün mümkünse. masa örtülerini büyüteçle inceleyin.

    esra elindeki çiçek buketini götürüp bir masanın üstüne koydu. geri giderken müdür onu durdurdu.

    müdür
    - gelecek mi senin arkadaşın?

    esra
    - gelecek efendim. trafiğe takıldı zannederim. bir daha arayayım.

    müdür
    - bu akşamki misafirimiz takıntılı bir adam. kalabalık görünmemiz lazım. bu akşam burada olsun, sonrasını konuşuruz.

    esra anladım der gibi kafasını sallayıp telefonu kulağına götürdü. müdür hazırlanan masaya doğru giderken soner telefona cevap verdi

    esra
    - hah. nerde kaldın? geliyorsun değil mi? müdür bu akşam burada olsun dedi.

    soner elinde paspasla tuvaleti temizlerken;
    - geliyorum. biraz işim çıktı ama bir saatten önce orada olurum.

    telefonu kapadıktan sonra paspası kenara bıraktı. ihtiyar adamın kulübesine gitti.

    soner
    - sefer amca benim görüşmeye gitmem lazım. akşam döndüğümde burada olmazsan…

    sefer aksaya aksaya yanına geldi. cebinden bir deste anahtar çıkarıp içinden birini ayırdı ve soner’e uzattı.

    - al bunu. hadi bakalım hayırlısı olsun.

    soner anahtarı aldı, ihtiyarın yüzüne minnet dolu bakışlar attı ve arkasını dönüp uzaklaştı.

    -----------------------------------------------------------

    kemal apartmanın önünde ani bir frenle durdurduğu arabasından atladı ve koşarak apartmana girdi. apartman girişinde onu bekleyen osman peşinden koşmaya başladı. merdivenlerden alt kata indiklerinde kırılmış daire kapısının önünde aykut’u buldular.

    aykut
    - amirim adam burada yok. yeminle gözümü ayırmadım buradan. çıkmış olması imkansız.

    kemal evin içinde yürürken aykut onu takip ederek konuşmaya devam ediyordu.

    aykut
    - bütün daireleri arayalım. adam kesin bu apartmanda.

    kemal yatak odasına girdi ve eski usul ahşap gardırobun önünde durdu. kapı girişinde bekleyen aykut ve osman’a baktı. gardırobun kapısını tutup iki yana açınca içinden alüminyum folyoyla acemice sarılmış üç ceset yuvarlandı. sakat adam fatih, tolga ve yüzü yaralı genç.

    aykut şaşkınlık dolu bakışlar atarken osman konuşmaya hazırlanıyordu.

    kemal
    - evet, evet sen demiştin gardıroba bakayım mı diye. özür dilerim. benim hatam.

    kemal eğilmiş cesetleri incelerken aykut;
    - adamı tehdit edip cesetlerle gardıroba saklanmış, biz çıkınca onu da öldürmüş. herif korkudan önüne geleni öldürüyor. bataklıktan çıkmaya çalıştıkça battığının farkında değil.

    kemal
    - korkudan değil. cesetleri yok etmeye çalışmıyor, saklıyor. aklınca bozulmamalarını sağlamaya çalışıyor. buzlar, alüminyum folyolar…

    aykut
    - neden yapıyor bunu peki?

    kemal
    - bilmiyorum aykut. arayın merkezi olay yeri inceleme filan gelsin buraya.

    dedikten sonra etrafı incelemeye başladı. yere dökülmüş talaş parçacıkları dikkatini çekti. kafasını kaldırdığında gardırobun sağ üst kenarındaki izleri gördü. yatağı ucundan tutup oraya doğru çekti ve üstüne çıkıp dikkatle bakınca gardıroba bıçakla kazınmış şu yazıyı gördü;

    tanrı benim terzimdir. o diker, ben giyinirim.

    ----------------------------------------------------------

    soner restoranın giyinme bölümünde papyonunu takarken esra içeri girdi.

    esra
    - giyindin mi?

    soner
    - neredeyse.

    esra
    - yardım edeyim mi?

    önüne geçip papyonunu düzeltmeye başladı. göz göze geldiklerinde soner gözlerini kaçırıyordu.

    esra
    - ne tuhaf.

    soner
    - ne? yani tuhaf olan.

    esra
    - ben şey. lisede yani. pek yakın değildik.

    kol düğmelerini takarken esra, soner saçlarını kokluyordu.

    soner
    - evet. sen uzak dururdun benden.

    esra aniden kolunu bıraktı.

    esra
    - ben mi? ben sana aşıktım be.

    sonra pot kırmış gibi;
    - ehem. yani seviyordum seni. severdim yani. iyi bi arkadaşımızdın.

    soner bütün o alengirli duruma rağmen yüz ifadesinde en ufak bir değişiklik olmadan bakıyordu, karşısında renkten renge giren esra’ya. yaklaşmaya başladı. esra kıpırdamadan bekliyordu. soner eğildi ve yanağından uzun bir öpücük aldı. oraya doğru yaklaşmakta olan ayak seslerini duyunca esra irkildi ve uzaklaştı. kapıya gelen garson;

    - müdür bey sizi bekliyor.

    soner kapıya doğru yöneldi. esra onu takip etti.

    --------------------------------------------------------------

    ışıl ışıl restoranda ünlü inşaatçı eşref zaloğlu ve genç sevgilisi manzaralı masada oturmuş, servis başlamış, bütün garsonlar hazır olda beklerken müdür detayları kontrol ediyordu. esra ve soner de mutfak kapısının önünde beklemedeydi.

    yemekler bitti ve o geceye özel gelen ünlü piyanist piyanonun başına geçip çalmaya başladı. eşref sevgilisini dansa kaldırdı. dans başlamadan önce cebinden çıkardığı oldukça pahalı görünen bir kolyeyi kadının boynuna taktı. kadın mutluluk göz yaşları dökerken dans başladı.

    bütün garsonlar hayran gözlerle onları izlerken soner garsonların yüzündeki ifadeye bakıyordu. gözleri en son esra’nın yüzünde kaldı. esra diğerlerinden daha çok etkilenmiş gibiydi. yüzünde yine o kocaman tebessüm. soner bir esra’ya bir eşref’e bakmaya başladı. o sırada müdür yanına yaklaştı. ‘’ benimle gel ‘’ dedi ve birlikte mutfağa girdiler. müdür eline bir şampanya şişesi aldı ve konuşmaya başladı;

    - bu çok kıymetli bir şampanya. birazdan müzik bitince bunu servis etmeni istiyorum senden. tecrübem var demiştin. hadi bakalım, bu senin ilk sınavın. sorun çıkmazsa işe kabul edildin demektir.

    müzik susunca soner şampanya şişesiyle mutfaktan çıktı. masaya doğru yaklaştı. şişeyi çalkalamaya başlayınca müdür bu işte bir tuhaflık olduğunu anlamıştı. ayran çalkalar gibi çalkalıyordu. tirbüşonu taktı. eşref sevgilisine konsantre olmuşken soner şampanyayı patlattı ve mantar tıpa eşref’in kafasına geldi. eşref hiddetle ona doğru dönünce ‘’ pardon efendim ‘’ diyerek üstüne doğru gitti ve açık şişeden eşref’in pantolonuna şampanya döküldü.

    eşref
    - hay amını sikiyim.

    genç sevgilisi o dakikaya kadar romantik kralı oynayan adamın bu yeni hali karşısında şok olmuştu. müdür ellerini yüzüne kapamış felaketi yaşıyordu. esra ve diğer garsonlar ağzı açık halde olup biteni izliyordu.

    eşref
    - pardon sevgilim.

    soner büyük bir pişmanlıkla eline aldığı mendille pantolonu temizlemeye çalışırken eşref dişlerini sıkarak ‘’ lan bırak, bırak ‘’ dedi ve tekrar kadına döndü.

    - lavaboya kadar gidip geliyorum.

    soner elinde mendille ‘’ efendim çok özür dilerim, lütfen müsaade edin ‘’ diyerek onu takip etti. garsonlar yerleri temizlemeye çalışırken müdür sağa sola koşturuyordu. esra dudağını ısırmış bir kabustan uyanmayı bekliyordu.

    ---------------------------------------------------------

    eşref lavaboya girdi. hemen peşinden giren soner’i gırtlağından yakalayıp duvardaki el kurutma makinesinin yanına sıkıştırdı.

    eşref
    - amına kodumun çocuğu. bok ettin geceyi.

    soner bu esnada yeleğinin cebinden tirbüşonu çıkarmaya çalışıyordu. çıkarınca eşref’in gırtlağını sıkan elinin altından kolunu geçirdi ve tirbüşonu çenesinin altına sapladı. eşref’in gözleri kocaman oldu ve eli yavaşça çözüldü. soner bu kez tam kalbine doğru sapladı tirbüşonu. eşref kaskatı kesildi ve geriye doğru çekildi. tam düşecekken soner yakaladı ve kollarından tutarak tuvalete doğru sürükledi…

    ------------------------------- 3. bölüm sonu ----------------------------------

    üstüne iyi gider

    editör; gevrek var yer misin.
  • --------------------------------- 4. bölüm -------------------------------

    '' ooo papatya, yüzümün haline bak! ''

    summer wine

    gittikçe ıssızlaşan sokaklarda son bir müşteri ümidiyle dolanan taksici, karanlık sokaktan yola fırlayan ellili yaşlarda iyi giyinimli adama çarpamamak için son anda kırdı direksiyonu. aracı duvarın tam dibinde güçlükle frenleyip kapıyı açtı. yolun ortasına aniden fırlayan adama çıkışacakken adam eliyle ‘’bir dakka bekle‘’ işareti yapıp tekrar ara sokağa girdi. taksici ne yapacağını bilemez bir halde sokağa doğru göz attığında adamı başka birinin kolunun altına girmiş oraya doğru gelirken gördü. taksicinin şaşkın bakışları eşliğinde kolunun altına girdiği genç adamı sürükleyerek getirdi ve aracın kapısını açmaya çalıştı.

    taksici
    - bi dakka bi dakka hoopp. ne oluyor?

    adam
    - oğlum. fazla içmiş, kavga etmiş, bayılmış. el at da yerleştirelim arabaya.

    taksici
    - hiç kusura bakma. son seferimde iki sarhoşla uğraşamam. kusar filan o şimdi.

    adam baygın genci taksinin dibine bırakıp taksiciye doğru yürüdü.

    adam
    - beni tanıyamadın mı yoksa? bu ülkenin en zenginlerinden biriyim. para kazanmak istemiyor musun?

    ellerini cebine soktu. arka cebinde bulduğu cüzdandan çıkardığı paraları taksiciye gösterip;

    - bak bunlar para. fazlası da var. tek isteğim bir an önce bizi buradan götürmen.

    taksici parayı görünce fikrinin tamamen değiştiğini belli etmemek için öfkeyle kafasını sağa sola sallayıp taksinin kapısını açtı. adam, genci taksiye tıkıştırdıktan sonra diğer taraftan kendide bindi.

    taksici araç içi lambasını yakınca adamın boğazındaki kanı fark etti.

    adam
    - ışığı söndür.

    dese de taksici işkillenmişti. dikiz aynasından bakarak;
    - o kan mı?

    sonra yan koltukta yatan gence daha dikkatli baktı. arkasını döndü;

    - ölü mü la yoksa o? in. inin arabamdan çabuk.

    adam telaşlı;
    - yok ya, ne demek ölü? baygın dedik ya.

    taksici
    - uyandır o zaman. tokatla ayılsın. yoksa inin arabamdan.

    adam taksiciye baktı, sonra gence baktı ve aniden yakalarından tutup silkelemeye, tokatlamaya başladı. ‘’uyan, uyan‘’ diyordu. genç irkilerek kendine geldi. ‘’nooluyor‘’ dedi. taksici rahatlayıp önüne döndü.

    taksici
    - nereye gidiyoruz?

    ses gelmedi. tekrar sordu, yine ses yok. arkasını döndüğünde ikisini de kafaları omuzlarına düşmüş, baygın gibi dururken buldu. tekrar önüne dönüp kafasını direksiyona koydu.

    taksici
    - al başına belayı. ( kafasını direksiyona vurarak ) bir kere de şu siktiğimin işleri yolunda gitsin.

    ‘’heeyy uyanın‘’ diyerek tekrar arkasını dönerken zengin adamla burun buruna geldi. istemsizce ‘’ananı sikiyim‘’ dedi ve üst damağını baş parmağıyla yukarı kaldırdı.

    adam
    - üsküdar’a gidicez. selmanağa caminin oraya.

    taksici korkuyu daha tam üstünden atamamış;
    - hangi cami o?

    adam
    - sahilde, ikinci cami. iskelenin oraya git. tarif ederim.

    araba çalıştı.

    ------------------------------------------------------------

    cinayet masası polislerinden aykut devrim, asayiş şubenin koridorlarında elinde otopsi raporlarıyla koşuyordu. birkaç polisin yanından hızla geçip bir odanın kapısını açtı. odada kemal ve osmanla birlikte on kadar polis vardı. kemal masadaki haritada bazı noktaları işaretliyor ve dönüp yanındaki polislere bir şeyler söylüyordu. aykut üç saniye kadar nefesini toparladıktan sonra sessizliğin ortasına yığılır gibi konuştu;

    - amirim maktuller ikişer kez öldürülmüş.

    bütün polisler ona doğru baktı. aykut iddiasını ispat etmek için elindeki delilleri sunuyormuş gibi raporları masaya özenle serdi.

    - otopsi raporları. ölüm saatleri. ölüm saatlerine bakın.

    kemal
    - nasıl olmuş o peki?

    aykut
    - bilmiyorum. doktorlar şokta. kendi aralarında tartışıyor onlarda. bir şekilde hayata dönmüşler ve sonra tekrar ölmüşler.

    kemal
    - üçü de mi?

    aykut
    - üçü de.

    osman
    - acemi katilin maktulü. bu dünyada en son olmak isteyeceğim şey eheheh.

    kemal’in keskin bakışları gülüşünü bıçak gibi kesti. odada sessizlik hakim olunca kemal raporları eline aldı. bakındı. masanın üstüne fırlattı ve odadan çıktı.

    -----------------------------------------------

    soner, kanepede uyuyan ihtiyar adam sefer’i uyandırdı. kahvaltı hazırlamıştı. sefer havlusunu omzuna atıp tuvalete gitti. soner o gelinceye dek elindeki telefonu inceledi. sefer geri döndüğünde masaya oturmak için sandalyeyi çekerken;

    - tuvaletlerden birisinin kapısı arızalanmış. açamadım.

    dedi. soner çayını doldururken;
    - birazdan hallederim ben. sen kahvaltını yap.

    sefer
    - sen niye yemiyon?

    soner
    - ben yedim. tokum.

    sefer
    - hep tok oluyon maşallah. geçen gün de toktun. şu radyoyu aç da bari haberleri dinleyelim.

    soner radyonun tuşuna bastı. ‘’sööylediiim aşkııımııı beeeennn‘’ diye girdi bir kadın şarkıya. sefer ‘’dur, dur‘’ dedi. kederle kafasını sallayıp şarkıya eşlik etmeye başladı. soner onun bu halini garipsemişti.

    sefer
    - bak ben istanbul’a elli sene önce bi radyoylan bi tabanca almaya geldim. geliş o geliş.

    soner
    - ne oldu peki sonra?

    sefer
    - önce tabancayı aldım. sonra radyoyu. geri dönmek için gün sayıyordum. köy meydanında belimde tabanca, elimde pilli radyoyla gezecektim. gören kızların aklı çıkacaktı. seher’in…

    durdu, yutkundu, çayından bir yudum aldı.

    sefer
    - seher, sefer. ne güzel uyuyodu. işte inşaatta çalışıyoruz. radyoyu istiyorlar, aç dinleyelim diyorlar, karşı çıkıyorum bende. turgut vardı. gizlice almış radyomu. beşinci kattan ses geliyodu. koşarak çıktım. elinde radyo. ver dedim vermedi. bende aşağı indim tabancayı kaptım yukarı çıktım ve onu vurdum.

    soner
    - hemen mi?

    sefer
    - hemen. bastım tetiğe. adam göğsünü tutup sendeledi, binadan aşağı düştü. bende hapse. o zamanlar bazı şeyler çok kıymetliydi.

    bir dakika süren sessizlik boyunca sefer kahvaltısına devam etti. soner kanepeden kalkıp masaya oturdu.

    soner
    - birini öldürmek nasıl bi duygu? yani o adamın artık geri gelmeyeceğini bilmek?

    sefer acı bir tebessümle;
    - bunu ancak birini öldürdüğünde anlarsın.

    dışarıdan birisi ‘’sefer abi‘’ diye bağırdı. sefer refleks olarak masadan kalkıp seke seke dışarı çıkarken ‘’buyur hocam‘’ dedi. adam tuvalet kapılarından birisini açılmadığını, onu tamir etmesini söyledi ve gitti. sefer kulübeye geri döndü.

    sefer
    - kanepenin yanında tornavida olacak, onu al gel, işin yoksa yardım et bana. hoca gelir gelmez tuvaletleri kontrol etmiş.

    soner kanepenin etrafında dolanıp ‘’nerede‘’ diye söylenirken sefer içeri girdi. gidip kanepenin yanında eğildi ve ‘’işte burada‘’ diyerek elini uzattı. soner radyonun fişini prizden çıkardı. müzik ‘’her hevesim yarıda‘’ kısmında kesildi. fişin diğer kısmını radyodan ayırdıktan sonra kablonun iki ucunu ellerine sardı ve arkadan yaklaşıp yere çömelmiş seferin boğazına doladı.

    sefer
    - olum napıyon?

    soner
    - an la mmmmhhh ya çalışıyorum.
    derken kabloya asılıyordu. sefer elleriyle karşı koymaya çabalasa da kontrol tamamen soner’deydi.

    --------------------------------------------------

    kemal
    - doktor bana, benim anlayabileceğim bir dille, mantıklı bir izah yap lütfen. bak biliyorsun zaten akıl sağlığım çok yerinde değil.

    doktor sandalyeden kalktı. masanın arkasında iki küçük volta attı. tekrar oturdu.

    doktor
    - emin ol şuan senden çok farklı durumda değilim. barda rastgele işlenmiş bir cinayetten çıkacak bir sonuç değil bu. ıskaladığınız bir şeyler olmalı. adamların kalbi durmuş, sonra yeniden çalışmış. ve şuan morgda, ölüler. bunun daha açık bir izahı yok.

    kemal
    - o şeyle, şokla filan mı çalıştırdı acaba?

    doktor
    - hayır hayır. bu öyle bir şey değil. altı saat sonra hangi şokla adamı geri döndürüyorsun?

    kemal
    - e ne peki o zaman?

    doktor
    - ya insan biyolojisinde hepimizden ilerde bir süper zeka, ya da doğaüstü güçleri var senin sanığın.

    kemal
    - onun doğaüstü güçlerine sokayım.

    telefonu çaldı. cevapladı. ‘’ne! bi saniye, bi saniye. geliyorum‘’ telefonu kapatıp koşar adım odayı terk etti. doktor yeniden önündeki dosyalara döndü.

    -------------------------------------------------

    restoranın lavabosu olay yeri inceleme şeritleriyle kapatılmış, aykut inceleme ekibinin başında beklerken kemal nefes nefese olay yerine intikal etti.

    kemal
    - ne olmuş?

    aykut
    - eşref zaloğlu, işadamı. kan izleri ona ait. cesedi yok, kendisinden haber alınamıyor ve soner dün gece buradaymış.

    kemal
    - buranın bir görevlisi filan yok mu?

    restoran müdürü yanına yaklaştı.

    müdür
    - buyurun, ben buranın müdürüyüm.

    kemal
    - ne oldu dün gece?

    müdür
    - işte o çocuk, soner, eşref bey’in pantolonuna şampanya döktü. eşref lavaboya gelirken temizlemesine yardımcı olmak için onu takip etti.

    kemal
    - sonrada burada öldürdü mü?

    müdür
    - hayır. onlar dönmeyince ben gelip kapıyı çaldım. eşref bey çıktı.

    kemal
    - nası eşref bey çıktı?

    müdür
    - göğsünde kan vardı. portmantodan paltosunu aldı, acil çıkmam lazım dedi ve gitti.

    aykut
    - amirim adam halüsinasyon görmüş. kan eşref’e ait. tirbuşonda soner’in parmak izlerini bulunca bizi aradı arkadaşlar zaten.

    kemal
    - yine mi tirbuşon?

    aykut
    - evet. bu davanın kilidi tirbuşon galiba. çocuk yanlış kişiden intikam almış.

    müdür
    - şampanyayı onla açtı.

    kemal
    - sen ne halt etmeye polis tarafından aranan adamı işe alıyorsun?

    müdür
    - bilmiyordum. hem işe de almadım zaten. o kızın, esra’nın arkadaşıymış. üç elemanım aynı anda istifa etti. o gece kalabalık görünelim diye gelsin dedim.

    kemal, aykut’a döndü;
    - esra kim?

    osman yanında taksiciyle oraya geldi.

    osman
    - amirim taksiciyi buldum.

    kemal
    - taksici kim amına koyayım? biriniz düzgün anlatsın şu işi. alın bunların hepsini merkeze gidiyoruz. o kız, esra, onu da acil bulun.

    merdivenlerden inerlerken osman;
    - güvenlik görüntülerine baktım, eşrefle soner’i bu almış caddeden.

    taksici
    - ya adam oğlunu sokaklardan topluyordu. acıdım aldım. benim suçum ne?

    kemal önüne geçti;
    - soru sormadan konuşman.

    taksici kendisinden beklenileni anladı, kafasını eğdi ve yürümeye devam etti.

    ---------------------------------------------

    eşref’in birinci adamı mustafa yiğit, restoranın önünde sigarasını içerken polislerin çıktığını görünce yanlarına koştu.

    mustafa
    - memur beyler var mı bir bilgi? neredeymiş patron?

    onu duymamış gibi arabalarına bindiler. en arkadaki üniformalı polisin kolundan tutup sorusunu yineledi;

    - memur bey, patronumun ailesi sabahtan beri merak içinde. bir bilgi verebilir misiniz?

    polis memuru
    - yok kardeşim bilgi milgi. at izi it izine karışmış. soruşturmanın neticesini bekleyin.

    dedi ve devam etti. mustafa sigarasını yere atıp kafasını iki yana salladı. telefonu çalıyordu. dalgın dalgın polislerin arkasından bakarken telefonu cebinden çıkarıp ekranı göz hizasına getirdi. ekrana bakınca gözleri açıldı. telefonu kulağına götürdü;

    - patron… çok şükür. çok merak ettik seni.

    ----------------------------------------------

    kemal, arka koltuğunda osman ve taksicinin olduğu aracı kullanıyordu. dikiz aynasından taksiciye bakıp;

    - eşref, yani yaşlı olan, yaşıyordu? eminsin değil mi?

    taksici
    - evet amirim. yola fırlayan oydu. türkiye’nin en zengin adamlarından biriymiş.

    kemal
    - peki genç olan. osman şu fotoğrafı bir daha göster. (osman fotoğrafı taksicinin gözlerinin önüne tuttu) buydu değil mi? ona da eminsin?

    taksici
    - evet, evet buydu. ışığı yakınca yüzünü net görebildim. adamın oğlu.

    kemal
    - nasıl ölü değildi lan o zaman?

    taksici
    - valla amirim bende şüphelendim ama adam uyandırdı. çocuk konuştu.

    trafik lambaları kırmızı olunca araç durdu. ‘’şimdi karşıya geçebilirsiniz.‘’

    kemal mırıldanır tonda;
    - çocuk değil, adam nasıl yaşıyordu?

    ------------------------------------------------------

    mustafa kulağında telefonla kafeden içeri girdi. dip masalardan birinde oturan soner, telefonu çalınca etrafa bakındı ve elini kaldırdı. mustafa gidip masasına oturdu.

    mustafa
    - nerede patron?

    soner
    - sessiz konuş. patron ne söyledi sana?

    mustafa
    - sana yardımcı olmamı.

    soner
    - tamam o zaman. bana bi kamyonet ve iki varil ayarlayacaksın. varillerin kapağı olsun.

    mustafa
    - varil niye?

    soner dişlerini sıkarak;
    - başka ne söyledi patron?

    mustafa durumdan tanım çıkarmış gibi;
    - soru sorma dedi.

    soner
    - ikindi ezanı okunmadan kamyonet şoförünün numarasını gönder bana. ben onu yönlendiririm. sen akşama kadar kimsenin bilmediği bir ev ayarlayacaksın. akşam patronla birlikte o eve gelicez.

    mustafa
    - tamamdır.

    soner
    - hadi işe koyul o halde. haber bekliyorum senden.

    --------------------------------------------------------

    kemal sorgu odasında ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını katlamış, restoran çalışanlarını, müdürü ve taksiciyi teker teker içeri alıp sorguluyordu. taksiciyle konuştuktan sonra aykut’u yanına çağırdı. özel bir ekip kurmasını, akşam olmadan taksicinin eşref’i bıraktığı mahallede geniş bir arama yapmaları gerektiğini söyledi.

    -------------------------------------------------------------

    moda sahilde sefer, kamyonet şoförüne ‘’burada dur‘’ dedi. kapıyı açıp indi ve kamyonetin arka kısmına geçti. etrafa bakıp gülümsedi. patika yoldan sahile indi. sağına soluna bakındı. oraya doğru yaklaşan esra’yı gördü. etrafta polis olup olmadığını anlamak istiyordu. kol kola girmiş dolanan iki gencin önüne çıktı aniden ve birisine okkalı bir tokat attı.

    ----------------------------------------------------------------

    esra sahilde tedirgin adımlarla yürürken, soner’in neden bu kadar kalabalık bir yerde buluşmak istediğini düşünüyordu. ‘’polisler arıyorsa…‘’ dedi içinden. sonra ışık yanmış gibi ‘’onu en son arayacakları yer burasıdır‘’ gülümsedi ve yürümeye devam etti. biraz ilerisinde ihtiyar bir adamla yirmili yaşlarda iki gencin tartıştığını gördü. her adımında sesleri biraz daha net duymaya başladı.

    ihtiyar adam
    - terbiyesizlik yapmayın lan.

    1.genç
    - yav ne terbiyesizliği, durup dururken tokat attın.

    ihtiyar adam
    - hah işte. terbiyesizlik yapmayın diyeydi.

    2.genç
    - dayı kafayı mı yedin? efendi efendi yolumuza gidiyorduk.

    ihtiyar adam
    - yine gidin.

    1. genç
    - yav niye tokat attın be adam?

    esra iyice yaklaştı ve birkaç adım kala durup olayı dikkatlice izledi. ihtiyar adam iki gencin arkasından kafayı sağa eğip esra’yı gördü. tekrar gençlere döndü.

    ihtiyar adam
    - yanlışlıkla oldu.

    1.genç
    - manyak mısın deli misin amına koyim ya!

    ihtiyar adam
    - bak terbiyesizlik yapıyorsun arkanda kadın var.

    hep birlikte esra’ya baktılar. esra görev kendisine verilmiş gibi bir anda olaya dahil oldu.

    esra
    - n’oluyor ya? utanmıyor musunuz ihtiyar adama…

    ihtiyar adam kendini tutamayıp;

    - esra sen karışma.

    esra afalladı. yüzünde kocaman bir şaşkınlık peydah oldu.

    esra
    - beni nereden tanıyorsun?

    ihtiyar adam pot kırmış gibi ‘’aha’’ dedi. iki genç şaşkın şaşkın bakınırken ihtiyar adam durumu kurtarmaya çalışıyordu.

    ihtiyar adam
    - seni tanımıyorum tabi ki. (gençlere döndü) ben sadece terbiyesizleri tanırım.
    hem de yüz metreden.

    son kelimenin bitimiyle 2. gence okkalı bir tokat daha savurdu. tokadı yiyen genç sendeledi, elini refleksle yüzüne götürdü. iyice öfkelenen birinci genç ‘’ulan sen’’ diyerek ihtiyar adama hızla bir kafa attı. ihtiyar adam yere düştü. esra çığlık atarak yanına koştu. 1. genç 2. genci toparlayarak ‘’nerde manyak, deli varsa bizi bulur’’ şeklinde söylene söylene uzaklaştılar.

    ihtiyar adam yavaş yavaş kendine geldi. sol kaşının üstü kanıyordu. esra çantasından mendil çıkardı ve yarayı temizlemeye çalıştı. ihtiyar adam onu durdurdu.

    ihtiyar adam
    - bi şeyim yok.

    esra
    - kaşınız kanıyor.

    ihtiyar adam
    - ilk kez kanamıyor.

    kararlı, doğruldu. esra dalgın dalgın bakarken, ihtiyar adam yürüyüp gitmek için bir adım attı.

    esra aniden hatırlamış gibi;
    - bi dakka. adımı nerden biliyordunuz?

    ihtiyar adam arkası dönük, omzuna doğru kafasını hafif çevirip

    - boynundaki kolyeden gördüm.

    esra rahatlamış gibi meraklı bakışlarını önüne eğdi ve o da kalktı çömelmiş vaziyette oturduğu yerden. ihtiyar adam uzaklaşınca esra elini boynuna götürdü. gömleğinin altına soktu. arandı. kolyeyi bulamadı. kendi kendine söyleniyordu ‘’kolyeyi bugün takmamıştım ki’’ sonra tekrar kafasını kaldırdı;

    - kolye bugün boynumda değildi.

    ihtiyar adam ortalıkta yoktu. esra şaşkın gözlerle etrafı aradı. bulamayınca tereddütlü adımlarla yürüdü ve banklardan birine oturdu. ihtiyar adamın davranışlarına anlam veremese de içinde bulunduğu olağanüstü durum bütün o inanılmazlıkları bir anda unutturdu. hayatının ilk aşkı sonerle kaotik bir kesişme yaşamıştı ve tam şimdi soner’i bekliyordu. arkasına dönüp sağa sola bakınıyordu. sonunda soner’i gördü. kafasına kapşonu geçirmiş, elleri ceplerinde oraya doğru geliyordu. yaklaştı ve hiçbir şey demeden yanına oturdu. bir mühlet sessizce denize baktılar. sonunda esra sessizliği bozdu;

    - pek konuşmuyorsun?

    soner
    - sen duymuyorsun.

    esra
    - hahah o zaman yeterince yüksek sesli konuşmuyorsun.

    soner
    - başkalarının duymasından korkuyorum.

    esra
    - neymiş o başkalarının duymasından korktuğun gizemli cümle?

    soner
    - keşke seni kendi dudaklarımla öpebilseydim...

    esra onu görünce rahatlamış ve tüm anlamsızlıkları unutmuştu. fakat bu son cümle yeniden belirsiz ışıklar yakıp söndürüyordu zihninde.

    esra
    - nasıl yani?

    soner
    - dinle esra. eşref ağır konuşunca dayanamadım. lavaboda kavga ettik. yaraladım onu. polisler o yüzden arıyor beni. sana da gelecekler sormak için. çok tanımadığını, liseden bir arkadaşın olduğumu, burada tesadüfen karşılaştığımızı ve bana iş ayarladığını, hepsinin bu kadar olduğunu anlatacaksın.

    esra
    - nasıl ya? eşref zaloğlu’nu mu yaraladın? tam olarak neler olduğunu anlatır mısın?

    soner
    - anlatamam.

    esra kaşlarını çattı. soner devam etti;

    - anlatamam çünkü bende neler olup bittiğini bilmiyorum. güzel şeyler oluyormuş gibi ama sanki. mesela düşünsene şimdi senin yanında oturuyorum. hiç oturmadığım kadar oturuyorum senin yanında. senin yanında oturmak ne kadar güzel bir şeymiş.

    tebessümle bakıyordu esra’ya.

    esra
    - soner, bu… yani bu… ben sana lise birden beri aşığım. en ufak bi işaretini görseydim… biliyor musun istanbul’u kazandığım gün okula koştum ve başka kim nereleri kazanmış diye baktım. sen yoktun. diğerlerinin bir önemi de yoktu. yani senle aynı şehirde olamamak bile… soner ben…

    soner bir anda ayağa kalktı.

    soner
    - neden bana soner, soner diyip duruyorsun? soner’in bakışlarıyla benimkiler aynı mı? beni neden hissetmiyorsun esra? soner’in, senin ilkbahar alerjilerinden, yaz buhranlarından, kalabalık korkularından, hangi şarkıları sevdiğinden haberi var mı? ‘’ankara lisesinin en güzel kızı esra’ya teoman’dan papatya şarkısını armağan ediyorum‘’ pehhhhh…

    esra şok olmuş gibiydi. soner onun yüzüne bakınca kendine geldi.

    soner
    -özür dilerim, özür dilerim. böyle davranmamalıyım. ama, ama… esra. bak. çok tuhaf şeyler oldu. çok acayip.

    esra
    -soner seni anlamıyorum.

    ağlamaya başladı.

    - lütfen neler olduğunu anlatır mısın?

    soner
    - anlatamam diyorum neden inanmıyorsun? nasıl olduğunu bende bilmiyorum. sadece oluyor.

    sakinleşti. derin bir soluk aldı.
    - hadi şimdi git lütfen. polisler gelince dediklerimi söyle.

    esra hala bankta ağlamaya devam ediyordu. soner önüne çöktü.

    soner
    - gitmelisin esra. artık seni aştı bu kavga.

    esra ağlayarak kalktı. anlamsız gözlerle bakınıyordu. içini çekerek konuştu;

    -sadece, sadece yeniden görüşebilecek miyiz?

    soner
    - beni, görmek istersen evet.

    esra
    - senin için yapabileceğim bir şey var mı?

    soner
    - ooo papatya, yüzümün haline bak.

    dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. aynı anda yağmur başladı. esra aksi istikamete yürürken kulağında ‘’ooo papatya yüzümün haline bak‘’ cümlesi yankılanıyordu. gözünün önüne lisedeki o tuhaf çocuk, eftal tek geldi. bir keresinde sınıfta bu şarkıyı söylemeye çalışmıştı ve herkes gülmüştü.

    -------------------------------------------------------

    kemal sorgu odasından çıktı. alnını parmaklarıyla ovuşturarak çay makinesinin yanına gidip bir çay aldı. elini şekere uzatınca şekerleri karıncaların sardığını gördü. oradan geçen polis memurunu çevirdi.

    - olum ne bu şekerlerin hali? kimse ilgilenmiyor mu burayla?

    polis memuru şekerlere baktı;
    - ne var ki komiserim hallerinde?

    kemal
    - görmüyor musun karıncalar sar…

    derken şekerlerde karınca olmadığını gördü. gözlerini kapatıp açtığında durum hala aynıydı.

    kemal
    - çok çalışmaktan herhalde.

    aykut elinde dosyayla yanına geldi. polis memuru uzaklaşınca kemal şeker kutusunu kaldırıp altına baktı.

    aykut
    - amirim operasyon ekibi hazır. sizde hazırsanız çıkalım.

    kemal
    - tamam. çayı içeyim, çıkalım. o dosya ne?

    aykut
    - eftal tek’in bilgileri. şu kapşonlu çocuk.

    kemal elini uzattı.
    - ver bakalım kimmiş bu eftal tek.

    ------------------------------- 4. bölüm sonu -----------------------------

    in the year 2525

    editör; gevrek var yer misin.

    çaylak yazar ve üye olmayanlar için iletişim; sanikmagdur@gmail.com
  • -------------------------------- 5. bölüm -------------------------------

    '' yaşamak, bazılarına bahşedilmiş bir ayrıcalıktır. bazıları sadece var olur. ''

    summer wine

    temmuz 1993 / solhan devlet hastanesi - bingöl

    hastane odasının önünde hüseyin, celal ve karısı raziye telaşlı bir bekleyiş halindeler. kapı açıldı ve içeriden doktor çıktı. kendisini takip eden hemşireye ‘’ameliyathaneyi hazırladıktan sonra suat bey’i bulun. tek başıma üstesinden gelemem gibi görünüyor.‘’ dedi ve koridor boyunca ilerleyip bir odadan içeri girdi. celal arkasından koşarak gitti. odanın kapısını çalmadan açtı.

    celal
    - ne olmuş bizim kıza tohtur?

    doktor
    - ne demek ne olmuş? görmüyor musun, kızın hamile. üstelik doğurmak üzere.

    celal nutku tutulmuş gibi kalakaldı. konuşmak istedikçe boğazı düğümlendi. güç bela

    - olmaz, olamaz. müm - mümkün değil.

    diyebildi. doktor, celal'in yüzüne tüm geri kafalı cahillere baktığı gibi baktı.

    doktor
    - imkansız olan ne? kızınız hamile diyorum, anlaması bu kadar güç mü? üstelik belli ki bakımsızlıktan, normal doğum olamayacak. hadi çıkın şimdi ameliyata hazırlanmam lazım. gidin dua filan edin.

    celal arkasına dönünce hüseyin’i gördü kapının girişinde. hüseyin hiddetle atıldı;

    - doktor bey, bu çocuğun doğmaması lazım!

    doktor
    - hayda. sen kimsin be adam? burada söz hakkın olduğunu mu düşünüyorsun?

    hüseyin sözünü kesti;
    - doktor bey. ne düşündüğünüzü biliyorum. emin olun durum öyle bir şey değil. bunu izah edecek zamanımızda yok. o bebeğin yok edilmesi lazım.

    doktor çıldırdı;
    - yav sen ne dediğinin farkında mısın? çıkın şuradan delirtmeyin adamı.

    hüseyin
    - ölümü çiğnemeden çıkartamazsın. o çocuğun yok edilmesi lazım.

    doktor koridora bakıp bağırmaya başladı;
    - güvenlik. acil güvenlikleri çağırın.

    hüseyin koşarak kızın yattığı odaya doğru gitti. doktor durumu anlayınca peşinden koştu. hüseyin tam kapıyı açacakken doktor arkadan yakaladı. celal gelip doktoru tuttu ve hüseyin’i kurtarmaya çalıştı. boğuşma devam ederken diğer doktor suat ve güvenlikler koşarak olay yerine geldi. el birliğiyle celal’i ve hüseyin’i bir odaya sokup kapıyı kilitlediler. doktor güvenliklere ameliyat bitene kadar kapıda nöbet tutmalarını ve ameliyat bitince o ikisini polise teslim etmelerini tembihledi. sonra olup biteni şaşkın ve ağlamaklı gözlerle izleyen raziye’ye dönüp;

    - yenge sende uslu duracaksan otur burada ve bekle. yoksa seni de atarım yanlarına.

    raziye ağlamaya başladı ve duvarın dibine çöktü. hemşire gelip ameliyathane hazır dedi. doktor hastayı ameliyathaneye almalarını söyledi ve suatla odasına doğru yürüdü.

    suat
    - hayırdır ya? olay ne?

    doktor
    - istenmeyen gebelik. bu kadar istenmeyeceğini ben bile tahmin etmezdim. adamlar çocuğu yok edelim diyor ya. zaten yaşayıp yaşamayacağı belli değil. kalp atışları çok zayıf. neyse bir an önce halledelim şu ameliyatı konuşuruz bunları.

    --------------------------------------------------------------------------------------------

    nisan 1996 / atatürk çocuk yuvası - ankara

    yetimhane müdürü mevlüt, bakıcılardan hatice’yi odasına çağırdı. hatice odaya girdiğinde masanın üstünde duran bebek beşiği dikkatini çekti. işte yeni bir kimsesiz orada bekliyordu. o da artık hatice’nin kimsesiziydi. her bebek beşiği gördüğünde yüzünde beliren şefkat yine belirmişti. müdüre bir şey söylemeden beşiğe doğru yaklaştı. yaklaştı ve aniden tövbe bismillah dedi. beşiğin içinde yüzünün hiçbir organı belirgin olmayan, yamuk kafasının üstünde yer yer birkaç tane kıvırcık tüy olan, derisi buruşmuş bir ucube yatıyordu. hatice korku dolu gözlerle onu izledikten sonra müdüre döndü.

    müdür
    - üç yıl önce bir hastane tamamen yanmış. içinden sadece bu çocuk sağ kurtulmuş. buna da sağ kurtulmak denirse artık. üç yıldır doktorlar yaşatmak için uğraşıyormuş. yaşayacağı kesinleşince de bize itelediler. yeni sorunumuz hayırlı olsun.

    hatice refleks olarak
    - sorun demeyelim müdür bey allah’ın gücüne gider.

    sonra tekrar bebeğin yüzüne baktı

    hatice
    - fakat ne olmuş bu çocuğa böyle. allah’ım sen büyüksün. ne hale gelmiş zavallı.

    müdür
    - yanmış hatice görmüyor musun? bu çocuğu yaşatmak ona en büyük zulüm.

    hatice
    - allah’ın bir bildiği var ki yaşatmış müdür bey. kendiniz söylediniz. yalnızca bu sağ kurtulmuş.

    sonra eğilip ‘’gel yavrum, gel bakiyim, ımmhhh‘’ diyerek çocuğu beşikten kucağına aldı. çocuk hiç tepkisiz ve kıpırdamadan duruyordu. hatice yaşadığına emin olmak için ağzı diye tahmin ettiği yerini kulağına doğru götürdü. derinden hırıltı şeklinde nefes alıyordu. hatice onu tekrar beşiğine koydu. sonra beşiğiyle birlikte kaldırıp odadan çıkardı.

    merdivenlerden çıkarken gözleri hala çocuğun tuhaf yüzündeydi. insana benzer hiçbir yanı yoktu. yangın onu çok kötü etkilemişti. yatakhaneye getirip uygun bir yere beşiğiyle birlikte koydu. aynı tepkisiz hali devam ediyordu. gözlerinin yerinde iki küçük siyah boncuğa benzer şeyler vardı ve göz kapakları yoktu. uyuyor olduğunu anlaması imkansızdı. bir mühlet inceledikten sonra odadan dışarı çıktı. birkaç dakika sonra elinde biberonla geri geldi. biberonun ucunu sokabileceği bir ağzı yoktu. ince ve kısa bir çizgi vardı sadece. yapacak daha makul bir şey bulamayınca biberondan oraya süt damlattı. süt çizgiden içeri akıp gitti. hemen ardından çocuk ağlamaya başladı. dünyanın en korkunç sesini çıkarıyordu. tiz, aralıksız, hıçkırıklı bir ses.
    hatice ne yapacağını bilemez bir halde sağa sola koşuşturmaya başladı. sonra aniden aklına gelmiş gibi beşiği sallamaya ve çocuğu yatıştırmaya çalıştı ama nafile. ne yapsa çocuk bir türlü susmuyordu. o gün gece yarısına kadar çocuk ağladı. sonra aniden yine ilk baştaki gibi derinden bir hırıltıyla nefes alıp vermeye başladı. bunun bir uyuma şekli olduğunu anlamıştı hatice.

    o günden sonra çocuk sürekli uyudu. hatice ne zaman ağzına süt damlatsa uyanıp ağladı ve sonra tekrar uyudu. bu şekilde bir yıl geçtikten sonra yavaş yavaş göz kapakları, ağzı ve burnu belirginleşmeye başladı. bi sabah hatice kulaklarını gördüğünde çok mutlu olmuştu.

    ------------------------------------------------------------------------------

    haziran 1999 / ankara

    çocuk artık yürümeye başlamıştı. ona isim bulup nüfusa kaydettirmişlerdi; ‘’eftal tek‘’. fakat hala konuşamıyor, konuşmaya çalıştığında tuhaf sesler çıkarıyor, hatice’den başka insanları yanına yaklaştırmıyor, zorla üç damlaya çıkarılan sütü içince hemen ağlamaya başlıyordu. oldukça çelimsizdi. kafasında diken gibi saçlar çıkmış, gözleri inanılmaz derecede büyümüş ve hatta yüzünün bayağı bi önüne geçmiş, pörtlek olmuşlardı. ilk kez görenler uzun bir süre gözlerini alamayıp, tuhaf tuhaf bakıyorlardı. yangından kurtulmuş olması diğer insanların nazarında onu tek çekilir kılan kısımdı. yalnızca hatice ona normal bir insanmış gibi davranıyordu. o da her gün yeni bir garipliğine ve sıra dışılığına rastlayıp şaşırıyordu.

    normal insanlarda var olan birçok duygu/his onda yoktu. üşümediği gibi kaynar suya ellerini soksa yandığını hissetmiyor, korkmuyor, gülmüyor, birisi uyandırmadıkça uyanmıyor ve uykusu geldiğinde bayılmış gibi aniden düşüyordu. ayrıca o üç damla sütle nasıl hayatta kaldığını merak ediyordu hatice. birkaç kez onu duvarlardan kireç kazıyıp yerken görmüştü. fakat asıl enteresanlığı gizli gizli çıktığı bahçede onu takip ederken fark etti. bahçenin çamurlu bölgesine gidiyor ve çamurun içinden sülükleri seçip onları yiyordu. hatice ilk başlarda ona engel olmaya çalışsa da başka hiçbir şey yemediği için mecburen ona gizli gizli sülük toplayıp getirmeye başlamıştı. hatta sülükleri çocuğun eğitimi için kullanıyor, istediklerini yaptıkça ödül olarak sülük veriyordu. eftal, sülükleri inanılmaz bir keyifle yiyordu.

    ------------------------------------------------------------------

    ekim 2010

    eftal’i binbir güçlükle hayata kazandıran hatice o yıl ölmüştü. aynı yıl eftal liseye başladı. okul hayatına normalden geç başladığı için bulunduğu sınıfların yaşça en büyüğü fakat hep en çelimsiz ve çirkini olmuştu. tam olarak konuşmaya ilkokul dördüncü sınıfta başlamış, o günden sonrada çok fazla konuşmamış ve diğer insanlarla iletişim kurmamıştı. hatice’nin ölümünden sonra insanlarla bağlantısı tamamen kopmuştu. insanları gözlüyor, izliyor, her hareketlerini ezberliyor, fakat kimseyle konuşmuyordu. kalın ansiklopedileri okuyup, okuldan yetimhaneye, yetimhaneden okula bir hayat sürüyordu. ta ki o güne kadar.

    yine kafası önde, karmaşık adımlarla sınıfına doğru giderken sınıf kapısını açar açmaz bir kızın kafası kafasına çarptı. kız önce ahhh diye bağırdı. sonra elini kafasına götürdü ve ‘’dikkat etsene be‘’ diyip eftal’i itekleyerek yanından geçip koridorda ilerledi. eftal sanki bir güç onu yönetiyormuş gibi sırt çantasını oraya bırakıp kızın peşinden gitti. kız bir sınıfa girip ön sıraya oturdu. eftal aralık kapıdan onu izliyordu. hayatının, bu zamana kadar çektiği bütün acıların anlamını ve sebebini bulmuş gibiydi. hepsi bu an için olabilirdi. kıza bakarken muhteşem bir haz duyuyordu. hayatında ilk kez yüzündeki çizgiler tebessüm eğilimindeydiler. kız kapı aralığından onu izleyen eftal’i fark etmiyordu. ikide bir sol çaprazındaki çocuğa bakıp yanındaki kıza bir şeyler fısıldıyordu. yanındaki kız aniden hareketlendi, onun baktığı çocuğa doğru yaklaşıp ‘’soner, esra var yaa‘’ diyince kız yerinden kalkıp ağzını kapadı. ‘’lütfen lütfen, küserim‘’ diyerek onu geri oturttu. soner oralı bile değildi.

    eftal, soner’e bakmaya başladı. ağzı, yüzü, burnu, saçları… kusursuzdu. kendi halini düşünüp kafasını önüne eğdi ve derin düşüncelere daldı. kulağının dibinde bir ses ‘’evladım, geç sınıfa‘’ diye bağırdı. arkasını döndüğünde öğretmeni gördü. sınıftaki herkesle birlikte esra da o tarafa doğru bakmıştı. eftal tekrar sınıfa bakınca esrayla göz göze geldiler. öğretmen arkadan cetvelle dürtmese sonsuza dek o şekilde kalabilirdi. mecburen bakışmayı yarıda kesip kendi sınıfına doğru, o anı tekrar yaşayabilmenin ümidiyle gitti. ne var ki geriye kalan üç sene boyunca bir daha göz göze gelemediler. o hep esra’yı uzaktan izledi. esra hep soner’i uzaktan izledi. sonra eftal kendini soner’i izlerken buldu. soner saçma sapan şeyler izliyordu. bir şekilde bir daha esrayla göz göze gelemediler. birkaç kez daha çarpıştılar. esra herhangi bir şeye çarpmış gibi davrandı ve gitti. ama eftal o ümitten vazgeçmedi. lise bitip üniversite sınavına girdiklerinde esra ile eftal okulun en yüksek puanlarını almışlardı. ve ülkenin en kalabalık şehrinde, istanbul’da esrayla baş başa kalma ihtimali doğmuştu.

    -----------------------------------------------------------------------------

    3 ocak 2014 / istanbul

    istanbul’a geleli dört ay olmuştu. her şey yolundaydı. esra ile ayrı kampüslerde olsalar da eftal onu uzaktan izliyor ve fırsatını bulduğu zaman açılmayı bekliyordu. çoğu zaman kendi derslerine girmiyor esra’nın sınıftan çıkmasını bekliyordu. onun bir gün içinde neler yaptığını ezbere biliyordu. ne kadar sıklıkla su içtiğini, öğle yemeğinde ne yediğini, evine hangi yollardan gittiğini. üstelik esra istanbul’da yeni arkadaşlar edinmekte zorlanıyordu ve o da tıpkı eftal gibi yalnızdı. soner’in ankara’da kalması filan hep bir işaretti. bu dünyada neden var olduğunu anlamış gibiydi; esra ile yaşayacağı mutlu zamanlar…

    fakat bir sabah uyandığında sırtında bir ıslaklık hissetti. kontrol ettiğinde sırtının derisinin soyulduğunu fark etti. işte yeni bir sorun çıkmıştı. üstelik bu soyulma o kadar hızlıydı ki ertesi sabah uyandığında boynuna kadar geldiğini görmüştü. doktora gitmek için kaldığı yurttan ayrıldı. sokağa çıktığında güneşin yüzüne vurmasıyla birlikte artık canlı canlı soyulmayı hissediyordu. bir mağaza vitrininin önünden geçerken yüzünün sol tarafının dersinin kalktığını ve korkunç gözüktüğünü gördü. aynı mağazanın vitrininde kapşonlu bir mont gördü. geçici bir çözüm olarak mağazaya girip montu satın aldı ve kapşonu kafasına geçirerek yüzünün sol tarafını gizleyip caddelerde anlamsız adımlarla yürümeye başladı. yürüdükçe düşünüyor ve düşündükçe attığı adımlar hayallerinden bir adım daha uzaklaştırıyor, onu tekrar amaçsızlığa sürüklüyordu. bir anda net bir fikir belirdi kafasında. bu şekilde esra’ya açılmaya cesaret edemezdi. yeniden anlamsız bir hayat sürmeye çabalamak da saçmaydı. o halde ölmeliydi.

    13-14 yaşlarında bir gece bütün yetimhaneyi çığlıklarıyla ayağa kaldırdığında yetimhane müdürü ona gizlice bir şişe vermiş ve şişeyi suya karıştırıp içerse çektiği acılara son vereceğini söylemişti. hatice olmasa şişeyi o zaman dikerdi kafasına. ancak hatice’nin uğraşlarıyla hayata tutunabiliyordu. bir gün her şeyin güzel olacağına inanıyordu. yine de müdürün ‘’çektiğin acılara son ver‘’ sözü kulağına yapışmıştı ve şişeyi atmayıp saklamıştı.

    artık hatice yoktu. esra hiç olmayacaktı. o halde şişeyi kullanmanın zamanı gelmişti. yurda dönüp şişeyi aldı. birkaç kez denedi fakat içemedi. aklına lisedeki çocukların alkolden aldıkları cesaret geldi. tekrar sokaklara dönüp anlamsız adımlarla dolanarak bir bar aradı. gördüğü ilk bardan içeri girdi. yeterince sarhoş olduktan sonra nerede öldüğünün bir önemi yoktu.

    --------------------------------------------------------------------------

    ocak 2014 / mersin

    liman yolunda trafik denetleme işlemi yapan iki polis memuru maksimum hız limitini aşmış, bangır bangır çalan bir müzikle diğer araçlara makas atarak kendilerine doğru yaklaşan modifiye aracı görünce durdurdular. araca yaklaşan polis memuru camı açmalarını işaret etti. araçta iki erkek, direksiyondaki güneş gözlüğü burnuna kadar düşmüş olanın elinde bali torbası vardı. bali çekiyordu. arabanın leş gibi kokusunu alan polis memuru burnunu tutarak önce müziği kısmalarını sonra dışarı çıkmalarını söyledi. tepki gelmeyince silahını çıkardı ve karşılarına geçti. güneş gözlüklü olan müziğin ritmine kendini kaptırmış dans ediyor, direksiyonu darbuka gibi kullanıyordu. diğer memurda aracın önüne gelip iş arkadaşına durumu sordu. ‘’çekmişler kafayı, bunların ne yapacağı belli olmaz‘’ cevabından sonra yan koltukta oturan dışarı çıktı ve yanlarına yaklaşıp;

    - polisiz biz, bi göreve gidiyoruz. yolu açın lütfen.

    silahlı memur
    - hadi lan oradan. polismiş.

    adam
    - ya valla bak. yemin ediyorum.

    silahlı polis diğer polise bakarak
    - bak gördün mü, kafa uçmuş, kafa balon, kafa; tanesi iki liradan beş kutu pişmaniye.

    silahsız polis daha soğukkanlı;
    - var mı kimliğiniz filan?

    adam
    - vardı aslında ama yanımıza almadık. görev gizli. polis olduğumuzun anlaşılmaması lazım. bu bali filan kamuflaj hep.

    silahsız polis
    - hımmm.

    silahlı polis
    - yürü git lan. adam mı sikiyon burada? söyle ona çıksın dışarı.

    arabadaki adam kulağında telefonla dışarı çıktı. arabanın önüne geçip telefonu silahlı polise uzattı. silahlı polis çekingen, telefonu alıp kulağına tuttu;

    - iyi görevler, ben il emniyet müdürü kerim vural. arkadaşlarımız bir cinayet soruşturmasında görevli. şu geçen hafta limanda vurulan armatör olayı. yolu açın.

    silahlı polis yutkundu. gömleğinin yakasını düzeltti ve telefonu gözlüklü adama uzattı. gözlüklü adam elindeki torbadan bir fırt daha çekti. telefonu tekrar silahlı polisin kucağına atıp ‘’sende kalsın‘’ dedi ve dönüp arabaya bindi.
    müzik son ses, gaza bastılar. yan koltukta oturan, direksiyondakine bakıp;

    - yapacağın planı sikiyim. sen hiç modifiye araç kullanan balici gördün mü? üstelik yunanca şarkılar dinleyen. bunların üçü birbirinden çok farklı şeyler alem.

    alem
    - biliyorum. amacım kamufle olmaktan çok kafa karıştırmak. ne kadar çok soru, o kadar çok kafa karışıklığı ömer.

    ömer
    - haa. kafaları karışınca bize armatörü kimin öldürdüğünü söyleyecekler.

    alem
    - yok, armatör cinayetini soruşturmaya gelen polisler olduğumuzu anlamayacaklar.

    ömer
    - peki ya işler yolunda gitmezse ve bizi öldürmek isterlerse?

    alem
    - o zaman polis olduğumuzu söyleyeceğiz.

    ömer
    - daha hızlı öldürsünler diye mi?

    alem
    - eeehhh. bu böyle devam edecek mi? sorular sorular… olum bunlar üst düzey mafya. o seviyeye gelmiş adamlar zevk için polis öldürmezler. en büyük mafyanın devlet olduğunu bilirler. rahat ol biraz. al, al çek biraz daha.

    ömer
    - yok istemem. sen zaten bali çekmek için bahane arıyormuşsun. polis olmadan önce balici miydin?

    alem
    - hayır, psikologtum.

    ömer
    - hadi canım? neden polis oldun peki sayın psikolog alem karar?

    alem karar
    - bi zaman sonra kafayı yedik.

    dedi ve müziğin sesini iyice artırıp gaza yüklendi. liman girişinin sol tarafındaki konteynır deposunun tel örgü duvarına çarpıp devirerek içeri girdiler…

    ---------------------------------------- 5. bölüm sonu -------------------------------------------

    editör; gevrek var yer misin.