şükela:  tümü | bugün
  • alakasiz zamanda alakasiz bir yerde olan olaylardir. bunlari kimseyede anlatamazsiniz. anlatsanizda anlantiginiz kisiye bir sey ifade etmez suratiniza eblek eblek bakar.
    orn:
    arabayla karakoyun arka caddelerinde ilerlenmektedir ve radyoda 'halkbank' reklami vardir bilmemne kredisi subelerimizde sizi beklemektedir demektedir tam o sirada karsiniza halkbank subesi cikar. bir anda kendinizi garip bir dunya icinde bulursunuz. bir nevi matrix olayi yasarsiniz.
  • geçen arkadaşla otobüs durağındayız, hemen karşı durakta iki üç erkek var.
    benim üzerimde koyu renk kot pantolon, düz beyaz kısa kollu tişört, kısacık saçlarımı da topuz gibi bir şey yapmışım işte.
    karşı duraktaki çocuklardan biri koyu renk kot, düz beyaz kısa kollu tişört giyiyordu ve bir erkeğe göre uzun olan saçlarını benim gibi aşağıdan topuz yapmıştı. çok komik ve tatlı bir tesadüftü :)
  • 15 dk önce edirne merkez de elektrik kesintisi yaşandı bende gecenin bu saati balkona çıktım dedim biraz yıldızlara falan bakayım dedim 2-3 dakika baktım sonra gözlerimi kapadım açtığım anda elektrikler geldi ne hoşuma gitti ya keşke her şey böyle göz açıp kapayınca olsa...
  • burger king'in reklamını izlerken televizyona bakmam ve burger king'in reklamını görmem.reklam bitince dr who'yu açıp izlemem ve izlerken 10 dakika sonra televizyona bakınca dr who'nun oynuyor olduğunu görmem*.
  • tarih 27 haziran 2010,
    hayatımın en berbat senesini geçirmişim ve o gün benim doğum günüm.
    hiçbir şey yapmamaya, evde uyumaya son derece kararlıyım. derken arkadaşım geliyor, 1 saat kadar ısrar edip beni dışarı çıkartıyor. bu arada o güne dek hiç sigara kullanmadığım halde yanıma annemin sigarasını alıyorum. istemeye istemeye bir eğlence mekanına giriyorum. ''madem böyle o zaman komaya girene kadar içerim'' diyorum.
    gerçekten tabir-i caizse köpek gibi içip sarhoş oluyorum ve bir sebepten aklıma geliyor yanıma sigara aldığım, sigara içmeye karar veriyorum.
    mekanın terası var oraya çıkmam gerekiyor, kapıyı sendeleyerek açıp içeri adımımı atarken biriyle çarpışıyorum.
    çarpıştığım kişi ile yüz yüze geliyoruz ve ben hayatta benden beklenilmeyecek bir davranış gösterip belki de hayatım boyunca bir daha hiç kurmayacağım bir cümle kuruyorum;

    ''yok artık! o nası göz...''

    sarhoşluğun verdiği özgüven hakikaten şaşırtıcı.
    adamın gözleri akua rengi olmakla kalmayıp, hipnotize edecek kadar düzgün bir göz - kaş yapısı var. benden gelecek özür yerine böyle bir çıkışla karşılaşınca adam önce afallayıp sonra gülümsüyor ve ''sarhoş musun sen?'' diye soruyor.
    aramızda birbirini hiç tanımayan iki kişinin arasında geçebilecek en saçma diyalog geçiyor böylece. gereksiz bir samimiyet, çarpışma ile yaşanmış fiziksel temas..
    ''evet, sarhoşum bir itirazın mı var?'' diyerek aşk acısının yarattığı erkeklerden nefret etme hissini dışa vuruyorum.
    gülümseyerek yine sakin ve olgun bir tavırla ''şimdilik yok'' diyor.

    kenara geçiyorum, sigara elimde ama çakmak almamışım. sigara kullanmayan biri olarak ancak bu ortama bu kadar adapte olabilirdim diye düşünüyorum. boş ve aptal bakışlarımdan çakmağın olmadığını ve birinden istemek yerine mal gibi yere daldığımı fark eden az önce çarpıştığım adam geliyor ve çakmak uzatıyor.
    gereksiz çıkışımın ardından gelen bu hamle beni sevindiriyor çünkü gözleri, güzel şeyleri seyretmeyi seven biri için paha biçilemez değerde.
    tanışıyoruz, sohbet ediyoruz, numara alışverişinde bulunuyoruz. ertesi gün yurt dışına çıkacağını öğreniyorum, mail'leşmeye karar veriyoruz. üniversitede okuyor, türkiye'ye 2 sene sonra döneceğini söylüyor.
    1 yıl kadar düzenli olarak mail'leşiyoruz. birbirimize fotoğraf atıyoruz, birbirimizi tanıyoruz, acı ve anılarımızı paylaşıyoruz..
    bu arada epey yakınlaşıyoruz arkadaş olarak.
    derken eski erkek arkadaşım tarafından mail adresimin şifresi değiştiriliyor. bu adamında mail adresi almanca bir söz olduğundan ne yaptıysam hatırlayamıyorum.
    sosyal ağlarda da üyeliği olmadığından irtibatımız kesiliyor. çok ama çok üzülüyorum çünkü gerçekten onunla konuşmak beni huzurlu hissettiriyor.
    aradan seneler geçiyor.
    dün facebook'tan bildirim geliyor ve bakınca arkadaşlık talebine onun adını görüyorum.
    kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, hemen kabul ediyorum.
    biraz sohbet ediyoruz.

    ''hala antalya'da mısın, seni muhakkak görmem gerek'' diyor, istanbul'da olduğumu söylüyorum.
    sonunda aynı semtte olduğumuzu öğreniyoruz.
    aramızda 500 metre ya var ya yok. o bir cafe'de, ben bir başkasında..
    ''yanına geliyorum.'' diyor, ''ben zaten kalkmak üzereydim, ben geleyim'' diyorum.
    yolda heyecan ve mutluluktan tıpkı onu ilk gördüğüm gün gibi sarhoş hissediyorum.

    içeri girince ona telefon ediyorum ama geldiğimi belli etmiyorum. bir işim çıktığını daha sonra görüşebileceğimizi söylüyorum.
    sonra konuşurken sırtı dönük oturan adamın o olduğunu fark ediyorum.
    sessizce yaklaşıp omuzuna hafifçe dokunuyorum, bana dönüyor irkilerek.
    seneler önce baktığı gibi ışıl ışıl bakınca ben de seneler önce söylediklerimi tekrarlıyorum..

    ''yok artık! o nası göz...''
  • henüz sıcağı sıcağına, öyleki bu başlığın görüldüğü ana paralel burun buruna gelinen durum. an itibariyle 18.41'de son oylananlar kısmında ''skype'' entry'min olduğunu görmem ve benim bunun hemen öncesinde, 18.39'da oğlumu skype üzerinden aramış bulunmam (ki odasında kerata, hadi dedim değişiklik olsun ama çevrim dışıydı). ultra enteresan demek geldi içimden.

    bu arada son oylamayı yapan her kimse altıncı hissi hep çok açık olsun, sırtı yere gelmesin ve entry'leri şukulara boğulsun hep*.
  • kimi zaman konuşan kişinin kurduğu bir cümlenin öznesinin tamamen bilinçsizce mekanla uyumlu oluşu. tuhaf.

    bugün öğlene doğru fb'ye göz attığımda bir vefat haberi ile karşılaşmıştım. paylaşımda cenazenin kaldırılacağı camii ve saat belirtilmişti. cenaze sahibi hanımefendi, oğlumun kolejden ilköğretim müdürüydü, vakti zamanında o da benim yanımda bulunarak acımı paylaştığı ve destek olduğu için bir çeşit vefa borcu hissiyle gitmeye karar vermiştim ben de. ki 9 yıl boyunca o kadar telefonlaştığımız ve birbirimize mesaj gönderdiğimiz halde hiç yüz yüze gelmemiştik.

    cami içindeki bankın bir ucunda oturmuş beklerken, 'merhaba' diyen bir sesle başımı çevirdim. yanıma oturan kişi, 17 yıl önce görev yaptığım kolejdeki genel müdürüm. hatta benim oğlum ve onun torunu 1. sınıfta beraberdiler.

    ' a, merhabalar hocam, nasılsınız? '

    benim kendisini tanıyor oluşuma oldukça şaşırmıştı, çünkü yabancı gözlerle bakıyordu bana. hemen hatırlamasına yardımcı olacak açıklamalarda bulundum, hafızasını zorladı ama yine de pek emin değildim. neyse.

    15 yıldır kanserle mücadele ettiğini söyledi ve moralinin ne kadar yüksek olduğundan dem vurdu. kendisi bakanlık müfettişliğinden emekli olarak kolejimize gelen oldukça tecrübeli bir kişiydi, her zaman paylaşacağı çok zengin anılara sahip bir kişiliği vardı. ve yine daldan dala konarak anlattı anlattı, anlattı. hastalığına, siyasete, yaşama dair o sınırlı dakikalara ne kadar şey sığdırabilirse; tıka basa doldurdu cümlelerle. dinledim hiç sözünü kesmeden. doğal olarak, ona eşimi kanserden kaybettiğimi de söylemedim, hiç değinmedim; yalnızca bir iki kez satır arasında moralini yükselten cümleler kurdum(şanslıymış ki metastatik değil) ama o konuştukça içimde çok şeyler koptu, zaten birkaç metre ötemde musalla taşı üzerinde bir tabut. çok farklı bir psikoloji.

    sonra hocanın sesi duyuldu, insanlar saf tutmak üzere toparlandılar ayaküstü sohbetlerini kesip. ben izin isteyip, yanından ayrılırken son sözü şu oldu:

    - eşine selam söyle...

    ölmüş birine* selam iletilecek en doğru mekan ve an'da bulunmak bu olmalı. sanki.