şükela:  tümü | bugün soru sor
  • 669 sayılı ohal kararnamesi ile gata ve asker hastaneleri sağlık bakanlığına devredilmiştir.
    askeri tıbbiye, ilk olarak “tıbhane-i amire” ismiyle ıı. mahmut döneminde, hekimbaşı mustafa behçet efendi’nin (1774-1834) çabaları sayesinde 14 mart 1827 tarihinde, istanbul’un beyazıt’a yakın semtlerinden vezneciler’deki tulumbacıbaşı konağı’nda kuruldu. hekimbaşı mustafa behçet efendi okula nazır oldu. daha sonra bu okul topkapı sarayı’ndaki otlukçu kışlası’na taşındı. orduya cerrah yetiştirmek için 9 ocak 1832’de ise cerrahhane-i mamure kuruldu.
    1839 yılında tıphane ve cerrahhane birleştirilerek, şimdiki galatasaray lisesi’nin bulunduğu yerdeki eski enderun mektebi’nin binasına taşındı. bina yeniden inşa edildi ve adı “mekteb-i tıbbiye-i adliye-i şahane” olarak değiştirildi. “adli” kelimesi o zamanlar adli mahlasıyla şiirler yazan padişah ıı. mahmut’a atfen verildi. şahane kelimesi ise imparotorluk anlamına geliyordu. galatasaray tıbbiyesinin başına viyanalı genç hoca dr. charles ambroise (karl ambros) bernard (1808-1844) getirildi. bu okul 17 şubat 1839 günü törenle açıldı ve 11 mart 1839 günü yapılan ikinci bir törenle eğitime başladı. 14 mayıs 1839 günü ıı. mahmut okulu ziyaret etti. fransızca eğitim yüzünden hekim yetiştirme yönünden ve eğitim açısından sıkıntılar oldu. eğitim süresi 7 yıl idi. 1840 yılında daha sonra sağlık bakanlığı’na dönüşecek meclis-i umur-ı tıbbiye kuruldu. 1841 yılında fakültede poliklinik açıldı. bu sırada eğitim fransızca yapılıyordu ve okulda okuyanlar daha çok müslüman olmayan gençlerdi. bu okul kırk senede sadece üç yüz hekim yetiştirdiğinden memlekette hekim sıkıntısı devam etti.
    1848 yılında galatasaray tıbbiyesinin binası yandığı için haliç kıyısındaki humbarahane kışlası’na taşınıldı ve yanan bina onarıldıktan sonra tekrar galatasaray’a gelindi. 1865’de humbarahane kışlasında kolera salgını çıktığı için tıp mektebi hasköy’deki gergeroğlu konağına yerleşti. salgın sona erince okul 1866’da sirkeci’deki demirkapı veya gülhane kışlası’na (taşkışla) taşındı. bu kışla dikdörtgen şeklinde yapıldı ve ön cephesi üç, diğer iki cephesi iki katlı, büyük, eski bir binaydı. ortasında bir iç bahçesi vardı.
    askeri tıbbiye’de eğitim dili fransızca olduğu için türk öğrenci sayısı giderek azaldı. okula alınan öğrencilerin üçte biri gayrimüslim çocuğuydu. 1855’de 7 hekim, 1856’da 9 hekim mezun oldu; bunlardan sadece biri türk’tü. bu sırada türkçe eğitime yabancı hocalar karşı çıkıyordu.
    türk doktorlar cemiyet-i ilmiyye-i tıbbiye adında bir cemiyet kurarak türkçe eğitim için mücadele etmeye başladı. bu mücadele başarıya ulaştı ve sivil hekim yetiştirmek için 1 mart 1867’de askeri tıbbiyenin bir köşesinde “mekteb-i tıbbiye-i mülkiye-i şahane” (sivil tıbbiye) kuruldu ve bu okulda türkçe eğitim yapılmaya başlandı. okulu cazip hale getirmek için binbaşı rütbesine denk gelen rütbe-i salise ve 1000 kuruş maaşla memleket tabibi olarak atanma ve askerlikten muaf olma imtiyazı verildi. buna rağmen 1868 şubat ayında 50 öğrencilik kontenjana 38 öğrenci başvurdu. sivil tıbbiyenin ilk müdürü kırımlı aziz idris bey (1840-1878) olup şimdi kızılay’ın kullandığı amblemi çizen kişiydi. kızılay (o zamanki adıyla hilal-i ahmer) ise türkiye’ye yerleştikten sonra müslüman olan ve dr. abdullah bey adını alan macar karl edward hammerschmidt’in girişimiyle 1877’de kuruldu.
    sivil tıp okulu açılınca askeri tıbbiyedeki öğrenciler 1869 yılından itibaren askeri kimlik kazandı ve kılıç kuşandı. sivil tıbbiye önce askeri tıbbiye içinde iken öğrenci sayısı artıp 200’ü bulunca 1874’de eskiden hastane olarak kullanılan ahırkapı’daki bir binaya, sonra da 1894 yılında kadırga meydanı’ndaki menemenli mustafa paşa konağı’na taşındı ve haydarpaşa’ya gidinceye kadar burada faaliyet gösterdi. okul önceleri askeri tıbbiye’ye bağlıyken sonradan maarif nazırlığına bağlandı. yeni mezun olanların tayini cemiyet-i tıbbiye-i mülkiye tarafından yapıldı. 1874 yılında 13 kişi mezun oldu. 1888’de bu sayı 32’ye çıktı.
    askeri tıbbiye, 1876-1903 yıllarında eski gülhane kışlası’nın olduğu yerde, demirkapı’daki binasında, 1903 yılında ise binaların yetersizliği ve eskimesi yüzünden askeri mektepler nazırı zeki paşa sayesinde anadolu yakasındaki selimiye kışlası’nın yanına, şimdiki haydarpaşa’daki marmara üniversitesi’nin olduğu binaya (şimdilerde sağlık bakanlığı sağlık bilimleri üniversitesi) taşındı. 1895’de yapımına başlanıp 1900’te bitmesine rağmen donanım eksikliği yüzünden ancak 1903’te hizmete açıldı. askeri tıbbiye idadisi de kuleli’den bu binaya taşındı. bu bina, o zamanlar abdülhamit’in doktorluğunu yapan operatör dr. cemil (topuzlu) (1868-1958) paşa’nın girişimleri sayesinde yapıldı. almanya’dan gelen profesör dr. rieder (1861-1913), binanın karşısına günümüzde haydarpaşa numune hastanesi olarak hizmet veren yataklı klinikleri yaptırdı. bu klinikleri yaptırırken 1902 yılında inşaattan düştü ve topal oldu. sakat kalmasına rağmen rieder paşa koltuk değneğiyle hem gülhane’deki vazifesine devam etti hem de bu inşaatları yaptırdı.
    haydarpaşa tıp mektebi 6 kasım 1903’te bir törenle açıldı, ancak o sıralarda yaşanan bazı olaylar nedeniyle dr. rieder açılışa davet edilmedi. rieder paşa’yı kıskanan diğer hocalar onun sakatlığını bahane ettiler ve sonunda rieder paşa bu baskılara dayanamayarak 1904 yazında almanya’ya döndü ve 1913 yılında vefat edene kadar bonn üniversitesi’nde görevine devam etti.
    profesör rieder, almanya’ya dönüşünde “für die türkei” isimli bir kitap yayınladı ve bu kitabında şöyle demişti: “türkiye’deki inkılap ve ıslahatın yabancılardan beklenmesi bir hatadır. türkler kendi kendilerini düzeltmek mecburiyetindedir ve düzelteceklerdir.” rieder paşa bu kitabında çektiği zorlukları anlattı ve milli savunma bakanlığına bir iş için verdiği 2202 tekliften sadece 19’una uygun diye cevap aldığını belirtti.
    bugünkü haydarpaşa numune hastanesi’nin olduğu yerdeki kliniklerde (o zamanlar “seririyat pavyonları” denirdi) sağ taraftaki pavyonun alt katında dr. aleksandr zoeros (çalikis) paşa’nın (1844-1917) dahiliye, üst katında dr. esat paşa’nın göz, soldaki pavyonun alt katında dr. celal muhtar (1866-1947) hoca’nın cildiye, üst katında dr. besim ömer paşa’nın (1862-1940) doğum kliniği ve üçüncü pavyonda da dr. cemil (topuzlu) paşa’nın hariciye kliniği ve ameliyathanesi vardı.
    1908 yılında meşrutiyet ilan edildiğinde askeri tıbbiyenin kadrosu oldukça genişlemişken, sivil tıbbiye’de hoca ve para sıkıntısı vardı. meşrutiyet ilanından sonra 21 kasım 1908’de sivil tıbbiyenin adı değiştirilerek fakülte olarak eğitime başladı. reisi (dekanı) cemil topuzlu paşa (1868-1958) oldu. 14 eylül 1909’da sivil ve askeri tıbbiye birleşti ve darülfünun’a bağlanarak “darülfünun-i osmanî tıp fakültesi” adını aldı. böyle“mekteb-i tıbbiye-i şahane” fiilen kapatıldı ancak aynı geleneği devam ettiren ve askeri öğrencilerin kalması ve eğitimi için mekteb-i tıbbiye-i askeriye okulu da bu arada kuruldu. bu okulun eğitimi tıp fakültesi’ne ve idaresi harbiye nezareti’ne bağlıydı. okulda albay rütbesinde hekim olan bir müdür, müdür muavini, dâhiliye müdürü ve müzakereci hekim subaylar vardı. bu okula her yıl 60 öğrenci alınırdı. alınan öğrencilere bir numara verilerek tıp fakültesi’ne bildirilirdi. bu öğrenciler tıp fakültesi’nde sivil öğrencilerle birlikte eğitim görürlerdi. fakülte birleşmiş ancak askeri öğrenciler için yurt kurulması yerine bu defa mekteb-i tıbbiye-i askeriye kurulmuştu. bu model fransa lyon’daki askeri tıp okulu’nun yönetmeliğinde değişiklik yapılarak uygulanması şeklinde oldu. müderris dr. ismail derviş (1873-1932, veladiye uzmanı) bey tarafından lyon askeri tıbbiye mektebi nizamnamesi tercüme edilerek buraya uyarlandı. lyon askeri tıp okulundaki öğrenciler gündüzleri sivil öğrenciler gibi lyon tıp fakültesine devam ediyor, okul saatleri dışında yaşantıları lyon askeri tıp okulunda geçiyordu. bu model haydarpaşa tıp fakültesi’nde de uygulandı ve haydarpaşa tıp fakültesi bünyesinde mekteb-i tıbbiye-i askeriye idaresi kuruldu. ilk müdürü dr. ali galip bey’di. askeri ve sivil tıp fakültesi öğrencileri dersleri bir arada devam ediyorlardı.
    askeri ve sivil tıbbiyeler birleştirilirken bazı hocalar tasfiye edildi. bu tasfiyede 150 öğretim üyesi kadro dışı kaldı. 1909’da ki bu tasfiyeyi 1933 üniversite reformundaki tasfiye takip etti ve bu defa 157 hoca işinden oldu. 1909’da gerçekleştirilen tasfiye (tensik) komisyonunda dr. süleyman numan, dr. kadri raşit (anday) ve selanik belediye hastanesi sertabibi dr. rıfat insel (1859-1953) yer aldı. meşrutiyetle birlikte rütbelerde de indirim yapıldı. besim ömer (akalın), celal nuri, ziya nuri (birgi), asaf derviş (bükey) (1868-1928) ve esad paşaların rütbesi bir günde kaymakamlık’a yani yarbaylığa indirildi. ancak halk gene bu hocaları paşa diye anmıştı. birinci dünya savaşı’nda kadri raşit anday, “yüzbaşı kadri raşit anday paşa” ismiyle vazife görmüştü.
    yeni fakültede asker ve sivil tıbbiyeliler birlikte eğitim görüyordu. beş yıl teorik, bir yıl klinik eğitimi vardı. askeri tıbbiyeliler binanın kadıköy tarafındaki bölümünde yatıyor ve dersleri sivil talebelerle birlikte binanın diğer bölümlerindeki sınıflarda görüyorlardı. askeri öğrencilerin her sınıfı için bir dâhiliye tabibi ve onlara bağlı iki mülazım ve derslere katılan müzakereci subaylar vardı. askeri tıp öğrencileri tıp fakültesindeki derslerden başka binicilik, askeri talim, beden eğitimi ve fransızca okuyorlardı.
    askeri doktorlar, demirkapı’daki tıbbiye’den mezun olduktan sonra 1870 yılında faaliyete geçen haydarpaşa askeri hastanesi’ndeki “haydarpaşa tatbikat-ı tıbbiye-i askeriye mektebi” ismiyle açılan uygulama okulunda bir yıl süreyle staj görüyordu. dersler sadece dâhiliye, hariciye ve göz hastalıklarıyla ilgiliydi; askeri hekimlikle ilgili ise hiçbir ders yoktu. türk-rus harbi’nde ordunun sağlık durumunun son derece kötü olması ve salgın hastalıkların ortaya çıkması bu okulun yetersizliğini gösterdi ve okul kapatıldı. arkasından 1898 yılında bonn üniversitesi’nden prof. dr. robert rieder ve hamburg eppendorf tıp fakültesinden dr. george deycke gelerek gülhane seririyat hastanesi ve tatbikat okulu açılması için çalışmalara başlandı. gülhane 1898’de açılınca da askeri doktorlar haydarpaşa hastanesi yerine gülhane’ye staja gitmeye başladı. önceleri iki yıl olan bu staj süresi 1883 yılında bir yıla indirildi.
    1898 yılında, askeri tıbbiye’ye müdür olarak atanan prof. rieder paşa askeri doktorlar için yeni bir staj hastanesi yapmaya karar verdi. bu amaçla topkapı sarayı bahçesinde bulunan eski gülhane askeri rüştiye mektebi dört ay içinde yenilenerek 150 yataklı güzel bir hastaneye dönüştürüldü. almanya’daki hamburg eppendorf tıp fakültesi hastanesi model alınarak yapıldı. bu hastane, padişahın doğum gününe rast gelen 30 aralık 1898’de “gülhane askeri tatbikat mektebi ve seririyat hastanesi” adıyla açıldı. gülhane seririyat hastanesi askeri tıbbiye’ye bağlıydı. profesör rieder gülhane hastanesi’nin 1898-1904 yılları arasında başkanı oldu. yardımcılarıysa dr. george deycke (dayke) (1865-1938) ile akliye ve asabiye kliniği’nin türkiye’deki ilk kurucusu ve uzun yıllar almanya’da kalmış olan profesör dr. raşit tahsin (tuğsavul) bey’di (1870-1936). gülhane’nin kuruluşunda emeği geçen raşit tahsin hoca (1870-1936) hem kliniğin idareciliğini üstlendi hem de alman profesörlere idari ve ilmi işlerde yardımcılık ve tercümanlık yaptı. bu tarihte müdür ve baştabip prof. dr. rieder paşa, cerrahi kliniğinde prof. dr. julius wieting paşa (1868-1922), kadın doğum kliniğinde prof. asaf derviş (1868-1928), kbb’de dr. ziya nuri (birgi), ortopedi’de hoffman, iç hastalıklarında dr. süleyman numan, anatomi patoloji dr. deyke paşa, cilt hastalıklarında dr. eşref ruşen (1865-1919), sinir hastalıklarında dr. raşit tahsin görev yapmaktaydı. daha sonra kurulan fizik tedavi kliniğine dr. şemsettin ateş (1875-1940) bey atandı.
    ülkemizde ve gülhane’de 13 kasım 1908’de ilk defa tıbbi toplantılar “gülhane müsamereyi tıbbiyesi” adıyla dr. wieting paşa tarafından yapılmaya başlandı. bu “gülhane müsamereleri” daha sonra ülkemizdeki bilimsel toplantıların ilk çekirdeğini oluşturmuş oldu. ilk önceleri perşembe günleri 15 günde bir yapılan bu toplantılar 1950 yılından itibaren cumartesi günleri saat 11.00’de yapılmaya başlandı. istanbul’da 16 şubat 1909 tarihinde dr. şükrü kamil talimcioğlu (1870-1946) tarafından yayınlanmaya başlanan “tababet-i hazira” dergisinde gülhane tıbbi müsamereleri ve dersleri basılırdı.
    gülhane’nin kuruluşuyla birlikte asker hekimliği ve harp cerrahisi gelişmeye başladı. 1894 yılında almanya’ya gönderilen askeri tabipler döndüklerinde gülhane tatbikat hastanesi’nde hoca oldu ve gülhane daha güçlü bir kadroyla yoluna devam etti. gülhane tatbikat hastanesi ilk açıldığında askeri tıbbiyeyi tabip asteğmen rütbesiyle bitiren askeri doktorlar kıtalara gitmeden önce bir yıl süreyle burada staj yapıyorlardı ve bu staj sonunda rütbeleri teğmen oluyordu. ancak daha sonraları tabip yüzbaşı olarak mezun olmaya başladılar. gülhane, fransızlar tarafından işgal edildiğinde, 1918 aralık’ında üç gün içinde gümüşsuyu askeri hastanesi’ne taşındı. 23 ağustos 1923’te gülhane’nin adı “gülhane askeri tıp encümeni-i âlisi” oldu ve 2 ekim 1923’te eski binasının bulunduğu sarayburnu’na geri taşındı. 1928’de haydarpaşa tıp fakültesi’nde okuyan askeri tıbbiyelilerin daha iyi yetişmesi için haydarpaşa askeri hastanesi uygulama hastanesi olarak tıp fakültesi’ne bağlandı ve oradaki servis şefleri de hasta başında öğrencilere eğitim verdi. 1932 yılında nedense bu yararlı uygulamadan vazgeçildi.
    1933 üniversite reformu’ndan sonra tıbbiye avrupa tarafına taşındı. askeri tıbbiye öğrencileri ise bu kez beyazıt’ta üniversite giriş kapısının yanındaki sarı binada kalmaya başladı. daha sonra askeri tıbbiye öğrencileri kadırga’daki eski kışlada oluşturulan askeri tıbbiye yurdu’nda kalmaya başladı.
    gülhane daha sonra, 21 temmuz 1941’de, göz kliniği profesörü albay niyazi ismet’in (sonra general) yönetiminde ankara cebeci’deki mevki askeri hastanesi’ne taşındı ve adı “askeri doktor mektebi ve kliniği” oldu. cebeci’ye taşınınca genelkurmay tarafından bu hastanenin adından gülhane ismi kaldırıldı. prof. dr. general abdülkadir noyan bunun üzerine mareşal fevzi çakmak ile görüşerek 1898 yılından beri bu kurumun yayınlarını “gülhane” adıyla yaptığını ve bu isimle tanındığını, bu isim değişirse gülhane’nin tıp şöhretini kaybedeceğini anlattı. bunun üzerine genelkurmay başkanı fevzi çakmak “– oğlum, bunu bana anlatmadılar” diyerek “gülhane” isminin devam etmesini kabul etti. 1947 yılında gülhane’nin adı “gülhane askeri tıp akademisi” olarak değişti. gülhane, 1953 yılında binalarını ankara tıp fakültesi’ne devretti ve bazı cerrahi klinikleri şimdiki dışkapı mevki askeri hastanesi’nde kalmak üzere, şimdiki kara kuvvetleri komutanlığı’nın eski binasına (o zamanki yedek subay okulu) taşındı. gülhane, etlik’te hizmet verdiği binaya ise 28 ekim 1971’de taşındı. 1909 yılında kapatılmış olan askeri tıp fakültesi gata’ya bağlı olarak 7 kasım 1980 günü, yani yetmiş bir yıl sonra tekrar açıldı. 1981 yılında ise sivil tıp fakültelerinde askeriye adına okuyan tüm tıp fakültesi öğrencileri (6. sınıfta okuyanlar hariç) askeri tıp fakültesi’ne nakledildi ve ilk mezunlarını 30 haziran 1982’de verdi. haydarpaşa askeri hastanesi de 1 ekim 1985 tarihinde gata haydarpaşa eğitim hastanesi olarak hizmet vermeye devam etmekteydi.
    gata bünyesinde yetiştirilen:
    tabip, sağlık assubay, hemşireleri, att, paramedikler; tsk askeri sağlık sisteminde etkin bi' biçimde hizmet vermekteydi, belli kanunlarla yurt içinde ve yurt dışında, ohal bölgesinde operasyonlarda görev yaparak şehit, gazi mensupları olan büyük bir sağlık ordusu, önceki tarihinde olduğu gibi devredilmektedir, hüzünlüdür.
    gata’dan yetişen personelin çoğu gerçek halk çocuğu olup dar gelirli memur, çiftçi, emekli ailelerin çocuklarıdır. tabibinden, hemşiresine, subayından, profesörüne demografik olarak incelendiğinde: anadolu'nun eli nasırlı anaların, babaların çocukları olduğu görülecektir.
    her kurumda kuyulanan şer odakları bu kutsal ocağa da sirayet etmiş, tarihi boyunca sahip olduğu kutsal görevine gölge düşürmüştür. içerisindeki vatan hainleri bir bir temizlenirken, tarihi kıymete haiz olan bu kurum da kurban edilmektedir. son yıllarda, ülkemizin askeri sağlık sisteminin gözden geçirilmesi gereken bir halde olduğu bilinen bir gerçekti. bütünüyle ortadan kaldırmaktansa revize edilerek, nato standarlarında dizayn edilmesi değerlendirilebilirdi.
  • bürokrasi o kadar hızlı işledi ki,20 günde 5000/6000 personel,40/50 bina tesis,tabela,100000 kalem tıbbi sarf-demirbaş malzemenin devri gerçekleştirilmiştir.
  • askerin sağlık ihtiyacı sivilinkine benzemez... asker yaralandığında aman da uf olmuş bir pansuman yapalım geçsin denilecek bir yara ile gelmez hastaneye, ateşli silah yaralanması, patlayıcı madde yaralanması vb akla hayale gelmeyecek yaralanmalar ile gelir.

    vücut bütünlüğü bu şekilde bozulmuş bir bireye müdahaleyi ancak bu alanda uzmanlaşmış meslek hayatı boyunca bu tip vakalarla karşılaşmış hekimler yapabilir.

    örneğin sivil bir doktor helikopterde görevli askeri hekimin yaptığı görevi ne kadar layığı ile yapabilir?

    sivil bir doktor vücut bütünlüğü bozulmuş bir askere alanında tecrübeli bir askeri hekim gibi müdahale edebilir mi?

    askeri doktorların, yönetici hemşirelerin rütbeleri olur belli bir hiyerarşi içinde hareket ederler, başhekim genelde en kıdemli üst rütbeli personel olarak belirlenir. bir işleyiş şeması vardır, hastanenin güvenliğini hastane içinde yer alan askeri birlik sağlar. böylece tedavi gören rütbeli / rütbesiz asker ve sivil vatandaşların can güvenliği de korunmuş olur.

    bu kadar önemli bir yapının sağlık bakanlığına devredilmesi gerçekten gerekli miydi, yapının içindeki çürük elmalar temizlendikten sonra, sağlıklı ve verimli bir şekilde işlevine devam etmesi sağlanamaz mıydı?

    ne diyelim alınan kararların ülkemiz için hayırlı olmasını umuyoruz...
  • sivilleşmeyi yanlış anlayanların, yorumlayanların son icraatı. aahh ulan ah..
  • klasik akp icraatı, bir düzenleme yap, getireceği saçmalıkları düşünme, 2-3 sene sonra tekrar değiştir ve değiştirdiğin hali tekrar saçmalıklara yol açsın.

    bu adamlar 50 defa eğitim sistemini değiştirdi artık o kadar çok değişti ki eskiden ağır aksak da olsa çalışan sistem çalışamaz duruma geldi, türkiyedeki liselerin %90 ında ders namına birşey işlenmiyor son 4-5 yıldır.

    bunun getireceği sonuçları emekli komutanlar tv lerde anlattı, sivil doktorlar rapor alıp çatışma bölgesinden kaçacaklar. adam askerlik yapmak isteseydi, buna uygun olsaydı asker olurdu zaten.

    çok sayın ve değerli başkomutanınız aklına gelen dahiyane(!) fikirleri bir kez olsun denemezse muhtemelen ölür ve ülke bu kıymetli dünya liderinden mahrum kalır, yapacak bir şey yok. deneyip yanılacağız...
  • an itibari ile taha akyol ile kk tartışmakta,kk gelenek,kurumsal hafızdan vs dem vurmakta.
  • şehit olan uzman çvş'dan sonra ardı ardına revizyonlar yapılmaya başlandı. askeri hastaneler yeniden ele alınıp reorganize edilmelidir. nato ve diğer dünya orduların düzeyinde, efektif, verimli ve etkin bir yapıya kavuşabilir. asker hastaneleri kısmen personel, malzeme yönetimi açısından tıkanmış durumdaydı bu vesile ile dinamik bi yapıya kavuşabilir.
  • doğudaki uzman erbaşlar sivil doktora gidip 90 gün, 1 ay rapor almaya başlamış.askerlikte rapor almak zordur, askeri doktor olsa o raporu vermez. operasyondan kaçtığını bildiği için, ama sivilde asker şu,bu vs alıyor.

    büyük sorun,
    "ölüm teğet geçti, hasta olmasa o operasyona çıkacaktı" diye mucizevi haber duyarsanız inanmayın, artık teğet geçtirmek için görevinden kaçanlar var.
  • son günlerde dönen askeri hekim,harp cerrahisi gerekliliği vs. üzerine:bir askeri tabibin nasıl genel cerrah olduğunu kendi anılarından okuyalım.buyrun;

    gata'da cerrahi

    "üzerimize önlük giyip hastalarla karşılaşmamız tıp fakültesinin 3. sınıfında olmuştu. dahiliye, çocuk stajı derken nihayet genel cerrahi kliniğinde bulmuştum kendimi. koridorda seher hemşire ile konuşurken "mesut hoca geliyor" diye bir ses geldi kliniğin diğer ucundan. ana koridorun metal kapısı hızla açıldı. kısa boylu, kıvırcık saçlı, sert bakışlı bir adam uzun beyaz önlüğüyle hızla üzerimize doğru gelmeye başladı. iki asistan koşmalarına rağmen ona yetişme becerisi gösteremiyordu. bir anda önünde durduğumuz hasta odasına daldı. girerken bana fırlattığı bakışı unutamam. bir delik bulup kaybolmak istemiştim. önlüğünün üst cebindeki makası, kalemleri koridora döke saça gelen sef ve çömez asistanın arkasından pansuman arabası da nihayet odaya girmişti. hastanın pansumanı açıldı. hocanın istediği her şey saniyesinde bulunmaya çalışılıyordu. asistanların girdiği stres görülmeye değerdi. yedikleri fırçanın bini bir paraydı. bişeyleri eksik yapıyor olmalıydılar. şef asistan çömeze "ben sana bunun hesabını daha sonra sorarım" bakışları fırlatıyordu. gözlerinden uyku akan çömez mahcup olmuş gibi davranıyordu ama yine de yapılan işe konsantre olamıyordu. sahne, olayları uzaktan izlediğim için bana eğlenceli gelmişti. ta ki ertesi gün mesut hocayla ilk hasta vizitine katılana kadar. sorumlu olduğum hastayla ilgili sorular sorduğunda, verdiğim cevapları ve hastalığın detaylarını anlatamadığım için beni epey hırpalamıştı. o gün hekim olmanın, cerrah olmanın kolay bir şey olmadığını bana öğretmişti. hayatımda o hasta vizitindeki kadar terlediğimi hatırlamam. 4. sınıfta ve 6.sınıfta mesut hocaya ve 1.hariciye kliniğine çok yaklaşmadan genel cerrahi stajlarını tamamlamıştım.

    mecburi kıta hizmeti sırasında girdiğim tus sınavında sadece cerrahi branşlar yazmıştım. cerrah olmak daha havalı geliyordu. tabii genel cerrahiyi kazanıp ihtisasa başladığımda o havanın nasıl alındığını gördüm. ihtisası ankarada ve mesut hocanın kliniği olan 1. hariciye de yapmak durumundaydım. kura ve atama sonucu buydu. 3. sınıftayken klinikte yaşadığım sahne aklıma gelmiş ve içimi bir korku almıştı.

    1996 yılının ekim ayında o metal kapıdan bir kez daha ama bu kez cerrah olmak için girmiştim. ellerimize aldığımız dosyalarla şeflerimizin emirlerini yerine getirmeye çalışıyor, çoğu güneydoğudan gelen yaralı mehmetçikleri sedye ve tekerlekli sandalyelerle ameliyata, radyolojiye ya da diğer kliniklere konsültasyonlara taşıyorduk. yoğun bakımda suni solunum cihazına bağlı hastaların altını hemşirelerle birlikte temizliyor, vücutlarını siliyor, yıkanabilecek hastaları banyoda pansumanlarını kapatarak bol sabunla yıkıyorduk. kendimizi bu işlere öylesine kaptırıyorduk ki kendimize bakacak halimiz kalmıyordu. girilen haftalık uykusuz blok nöbetler, ayaklarımızdaki pişikler, yaralar, tuz dökmüş gibi yanan gözlerimiz cerrah olma arzusuna engel olamıyordu. bu yola baş koymuştuk bir kere. ne kadar kendimizi paralasak da şeflerimiz ve baş asistanlarımız bizi yetersiz buluyor, kendilerinin daha fena koşullarda çalıştıklarından dem vuruyorlardı. bu işler bizim için bir ibadet haline gelmişti. benimle birlikte ihtisasa başlayan 8 arkadaşım da bu işleri yaparken zerre kadar gocunmuyordu.

    mesut hocanın her sabah koridorun sonundaki endoskopi odasında pansuman yapma alışkanlığı vardı. saat 08.15 de hiç aksatmadan oraya gelir, ateşli silahın neden olduğu zor iyileşen yaralara bitmek tükenmek bilmeyen bir sabırla bazen haftalarca pansuman yapardı. o pansuman yaparken her istediği anında ona verilmeliydi. sinirlenince kimse yanında olmayı istemezdi. o yüzden mesut hocanın pansuman saatinde ortalıkta kimse görünmezdi. beni iki kez yakaladıktan sonra her gün yakalanmaya başlamıştım. korkmama rağmen aslında büyük bir saygı duyuyordum. daha öğrencilik yıllarında bizim için efsaneydi. istediği herşeyi hazır ediyor, işi daha hızlı bitirmesini sağlamaya çalışıyordum. iltifatı geçtim, fırça yemeden pansumanın bitmesi o gün kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu.

    ihtisasımın daha 3. ayı doluyordu. mesut hoca pansumanı bitirip gitmiş, hasta da odasına alınmıştı. pansuman arabasını toparlayıp yerine götürme işi tabii ki benim görevimdi. endoskopi cihazının önündeki paravan yolu daraltıyordu. ayakları da sağlam durmuyor gibiydi. arabayı çekerken dokunmak zorunda kalmıştım. paravanın yıkılacağını tahmin etmemiştim. tabii yıkılırken endoskopun fiberoptik kablosunu kırdığımı da. o an başımdan kaynar sular aktarıldı. cihazın bedeli karşılanabilir gibi değildi. mesut hocanın kimsenin dokunmasına izin vermediği yeni bir cihazdı. ihtisasım bitti diye düşünürken seher geldi yanıma. benim yüzüme baktığında olayı anlatmama gerek kalmamıştı. hemen “rüzgar” dedi. cam açık kalmış, ceryan yapınca paravanı cihazın üstüne devirmişti. beni kurtarmak için güzel bir senaryo yazmıştı. kıdemli hemşire olduğu için hocalar ona çok güvenirdi. bir gün sonra ceryan olayını hocaya yemin billah anlatmış ve inandığını söylemişti. ancak benim zaten uykusuz gözlerime 2 gece daha uyku girmemişti. 3. günün sabahında herşeyi göze alarak mesut hocanın odasına gittim ve olanları anlattım. “ben kırdım hocam, cezama razıyım” dedim. “biliyorum” dedi. “sadece gelip itiraf edip etmeyeceğini merak ediyordum”dedi. mahcubiyetim bir kat daha artmıştı. sanırım hocam hergün nazını çekmemin ödülü olarak beni affetmişti. cihaz birkaç gün içinde onarıldı.

    ihtisasın diğer yıllarında da mesut hocanın nefesini her zaman yanımızda hissettik. 3. seneden itibaren tuttuğumuz, klinikten sorumlu şef asistanlık nöbetlerinde gecenin bir yarısında arayıp hastanın o anki durumunu sorar ve bizi sürekli uyanık tutardı. telefon her çaldığında mesut hoca arıyor diye bütün hastaların anlık durumlarını ve tetkik sonuçlarını aklımızda tutmaya çalışırdık. bir keresinde yoğun bakımda kıyamet koparmış, koşarak yanına gittiğimde sinek gördüğünü söylemiş beni hırpalamıştı. depodaki zemin döşemesinin rutubetten kabarması için de yediğim fırçayı unutamam. bize “tek sorumlu olduğunuz şey hastalar değil, sinekten de böcekten de sorumlusunuz” demişti. o gün kızmıştım ama daha sonra uzmanlık diplomasında yazan “kliniği müstakilen idare edebilecek niteliği kazanmış olma” ibaresinin gerçekte ne demek olduğunu anlamıştım.

    4 yıl boyunca ağırlığını terör yaralılarının oluşturduğu binlerce hastayı ameliyata almıştık. hepsi birbirinden değerli bütün hocalarım harp cerrahıydı ama o zamanlar böyle bir ünvan yoktu. bizleri de aynı zamanda harp cerrahı olarak yetiştiriyorlardı. ihtisas sonrasında özellikle doğudaki hastanelere atananlar harp cerrahisini daha fazla yapma imkanı buluyordu. şimdilerde gata'da 3-5 tane harp cerrahı olduğu söylemleri beni fazlasıyla rahatsız etti. gata 500 den fazla ünvansız harp cerrahı yetiştirmiştir. geçmişte mezun olduğum kliniğimde şunu biliyorduk ki; bir hasta, silah yaralısı olsun ya da olmasın, eğer kurtulma ümidi varsa gata'da kurtulurdu. tıpkı gölcük depreminde enkazda bacakları, kolları ezilen ve gata ya getirilen hastaların uzuvları gibi. yıllar sonra gölcükte çalışırken hasta yakınlarından da bu tarz söylemler duymuştum. “o şanslıydı, bacağı kurtuldu, gata ya götürmüşlerdi” şeklinde konuşmalar..

    tıp fakültesi 1. sınıfta okurken annemi muayene içi getirdiğim hocalarım, ailemin yanında beni öylesine onore etmişlerdi ki aidiyet duygum daha o zaman pekişmişti. öğrenci ya da hekim olarak hayatımızın çok önemli bir kısmı gata da geçtiği için hepimiz bir aile gibi birbirimizi çok iyi tanıyorduk. yıllar sonra bile gittiğimizde aile sıcaklığı ile karşılanıyorduk. gata'ya hasta olarak gittiğinde annem ve babam oradaki kardeşlerimin beni aratmadığını söylerlerdi. türkiye'de deontoloji kavramının en üst düzeyde yaşandığı bir kurum olduğunu da çok iyi bilirim.

    bu vesileyle üzerimde emeği olan tüm hocalarıma, abilerime, arkadaşlarıma sevgi ve saygılarımı sunuyor, hakkın rahmetine kavuşmuş olanları da minnet ve rahmetle anıyorum. birkaç çürük elma için tüm ağaçların kesilmemesi dileklerimle"
  • ak parti döneminde gerçekleşmiştir ve de çok kötü olmuştur. acilen düzeltilmesi gerekiyor.