şükela:  tümü | bugün
  • ruhlarını birbirine gösteren insanlar elbet bir gün buluşurlar ve afyondur ayrılıklar, sonradan patlar derdi babaannem. okumayı pek bilmese de radyodan bir şeyler dinlerken hatırlarım hep onu. durup dururken böyle güzel ve duyulmamış sözleri söylemekten büyük keyif alırdı. gençliğimin ilk yıllarında bana aşkı anlattığı bir zamanda ağzından çıkmıştı bu söz. çok şaşırmış, hayret etmiştim; nihayetinde okuma yazması yoktu. ruhlar, uhrevi meseleler üzerine çok hikayesi vardı anlatıp anlatıp bitiremediği. inançlı olması bu yönünü güçlü kılıyordu. onu çok sevmeme rağmen hiç inanmadım ruhlara, öte dünyaya. görmediğime, duymadığıma inanmak aklıma yatmıyordu. fakat babaannemin o romantik ve umutlu sözündeki ruhları uzun bir müddet düşündüm, anlamaya çalıştım. sonunda aşıkların birbirlerine gösterdikleri içlerinin adı oluyordu benim için ruh, ruhlar.

    üzerine toprak atılmış ölü bir bedenin toprağında açan çiçeğe konan bir kelebekti o. her konuşunda öptü çiçeği, çiçek toprağa verdi kelebekten aldığını, toprak ölü bedenin üzerinden yavaş yavaş çekilerek teslim etti aldığı emaneti. her gün gelen kelebek, her geldiğinde öperek uyandırdı ölüyü ve her öpücüğünde ruhunu kattı yavaş yavaş dirilen bedene. baharın haberciliğini bırakmıştı kelebek ve tek derdi; hülyasına kapıldığı bir bedeni uyandırmaktı.

    esaretin karanlığında ilk gecemi yaşıyorum, aramızda demir parmaklıklar var, aramızda dağlar, tepeler. birbirimizi görüyoruz, yan yanayız hatta. fakat demir parmaklıklar var yoğunlukla ve kim gardiyan, kim mahkûm belli değil. görebiliyoruz birbirimizi diye çok da dert değil. o soğuk duvarların ortasında sarılmak sana, tek derdim belki derdimiz, tek arzum belki de arzumuz. bir an sonra bir zaman bilmemek ne kötü. ruhum olsa acı çekerdi ama içim sıra vermezdi zaten. içimin acısı, ah. çocukluğum acıyı öğrenerek geçti. bu durumdan şikâyetçi değilim, bilakis mutluyum. mutluluğum acı çektiğimden ya da acı çekmemden ötürü değil, bu durumun bilincinde olduğum için mutluyum; anlıyorum, görüyorum, biliyorum.

    içimin, hadi babaannemin gönlü olsun; ruhumun dayanılmaz ağrılarında gördüm onu. gördüğüm an, insan değil de başka bir şey görüyormuşum gibi hissetmiş, bütün vücudum kaskatı kesilmişti. önümden geçip giden turuncu hırkalı kadın, güneşin sıcaklığı gibi bedenimi eritmiş ve ışığıyla karartmıştı gözlerimi. olduğum yerde kala kalmıştım. o günden sonra kendime bir türlü gelememiş ve geleceğimden de ümidim yoktu. çalıştığım yerin üç beş adım ilerisinde kendi ürettikleri kuru kahveleri satan ve aynı zamanda türk kahvesi servis eden dükkânda bir fincan kahve içmeye gitmiştim. sıkıntıdan çatlayacak gibiydim. bir gün önce yaşadığım tartışma, iş yerindeki aksilikler, hayattan bir nebze olsun keyif alamayışım, sıkıntılar, sıkıntılar; mutlak surette varoluş sancıları. bin bir düşünce içinde kahvemi hızlıca içip çıktım. kapının önünde bir müddet durup ne yapacağımı düşündüm. hiçbir şey yapmak istemiyordum. ne yazmak istiyordum, ne de çalışmak. deniz kenarında oturup temiz hava almak ve denizi seyretmek iyi fikir diyerek sahile doğru gitmeye karar verdim. çıktığım kahve dükkânın tam karşısında duran mağazadan çıkarken gördüm onu. o an dünyanın durduğunu çok iyi hatırlıyor ve bu duruma her şeyden çok inanıyorum. birilerine “dünya durdu, hiç kimse hareket etmiyordu, sadece o önümden geçip gidiyordu tüm yakıcılığıyla” desem, benimle dalga geçerler herhalde. ama durum tam da dediğim gibiydi: dünya durmuştu.

    o, içime nefes diye giren bir beyaz buluttu.
  • terkedilen yuva

    yaşadığım şehirde kışlar uzun sürer, yazlar ise nisbeten kısa. doğa buna adapte olmuştur. çiçekler geç açar. yılanların kış uykuları uzundur. bazan hiç uyanmazlar. kuşların göçü de mevsimlerin devinimine parelel bir seyir izler. kanada kazları güneyden kış daha bitmeden gelmeye başlarlar ve ilk iş olarak, geçen sonbahar’da terkettikleri yuvalarını tamir ederler. onu çiftleşip, dişinin yumurtlaması izler. kırlangıçlar da öyledir... her sene güneyden hicret ederler. yumurtadan çıkan ilk sivrisineklerle beraber göçlerini tamamlayan ilk kırlangıçlar yöreye ulaşır ve hemen kendilerine çamurdan bir yuva yaparak içine yerleşirler. yuvalarına çok düşkündür, kırlangıçlar. çoğu kere her ilkbahar başında aynı yuvaya dönerler ve kışın tahribatını tamir ettikten sonra yuvayı yeni nesil kırlangıç yetiştirmek üzere, hazır hale getirirler. kısa bir süre sonra 2-4 arası yumurta yumurtlayıp, kuluçkaya yatarlar. oldukça ilginçtir, kırlangıçları uzaktan izlemek. sivri sineklerin peşinde havada akrobatik hareketler yaparlar. çok çevik ve hızlıdırlar. yuva yapmak için neden bazı yerleri diğerlerine yeğlerler, bilinmez. ama genel olarak yüksek çatılı, önü açık binalarda, köşelere yuva yapmayı yeğlerler.

    benim garajın yan kapısı yüksek tavanlı değildir ama, önü açıktır. bir sabah baktım bir kırlangıç çifti çatının köşesine çamurdan bir yuva yapmaya çalısıyor. hayır dedim, kendi kendime.. buna izin veremem. sürekli kullandığım bir kapının tepesine çamurdan bir yuva yapamazsınız. hem görünüşü çirkin, hem de elimi uzatsam, yuvanın içindeyim. hiç uygun bir yer değil. uçun, gidin başka yerlere, binalara bakın. burası size göre değil, dedim ve daha yeni yapılmaya başlanmış çamur yuvayı yıktım. akşam döndüğümde yuva yeniden yapılmış ve nerdeyse tamamlanmıştı. sinirlendim ve öfke ile yuvayı tekrar yıktım. yuvanın başka yerde yapılması için başka ne yapabilirdim? kırlangıçlara karşı değildim elbette. ama garajın yan kapısı bence, bir kırlangıç yuvası için hiç de uygun bir yer değildi. bir kırlangıç olmadığım gibi, bu konuda bir kırlangıç kadar otorite de değildim ama, yine de benim gözümde kırlangıçların bu atılımı mantıklı bir kırlangıçsal etkinlik gibi durmuyordu. ben yuvayı bir kere daha yıkarken dişi kırlangıç garajın önünde havada tur atıp, duruyordu. bir ara tepeme dalışlar yaptığını bile hissettim. bana çok kızmış olmalıydı. o akşam daha fazla bir itirazla karşılaşmadım ve kapıdan geçerek eve girdim.

    ertesi sabah işe gitmek üzere garaja girecekken, baktım bizim kırlangıçlar yine aynı yere çamurdan bir yuva yapmakla meşguller.görünüşe göre sabahın erken bir saatinde yuvayı yapmaya başlamışlar. evin hemen arkasındaki gölden getirdikleri çamuru büyük bir ustalıkla işleyerek, bir gün içinde mükemmel bir yuva yapabiliyorlar. buna hayran kalmamaya olanak yok. tam elimle yuvayı tekrar yıkmak üzere iken, dişi kırlangıcın garajın önündeki beton yola konduğunu ve kanatları ile dövünerek, üzüntü ve düş kırıklıgını çok acıklı bir şekilde belirttiğini farkettim. hemen durup düşündüm.

    evet, kesin olarak bir kırlangıç değildim ve onlar gibi ya da onlar hesabına düşünüp, davranamazdım. bu hem onlara, hem de kendime haksızlık etmek olurdu. yuvayı yıkmaktan vazgeçtim. bana göre hiç de uygun olmayan bir yerdi ama, ben kimdim ki? bana mı soracaklardı kırlangıçlar, yuvalarını nerede yapıp, yaşamlarını nerede geçireceklerini? istedikleri yere yuva yapmak onların doğal hakkı değil miydi? ben buna müdahale etmemeliydim. hatamı anladım ve yuvayı yıkmaktan vazgeçtim. akşam eve döndüğümde yuva tamamlanmıştı.... garajın yan kapısını o yaz için battal ettim ve garaja ya arka kapıdan, ya da ana kapıdan girip çıkmaya başladım. garajı kullanmak biraz zor oluyordu ama, kırlangıçları mutlu ettiğim için bu zorluğa katlanmaya çoktan razı olmuştum.

    aradan birkaç gün geçti geçmedi, yuvada önce bir, derken iki ve üç yumurta belirdi. kırlangıçlar sürekli olarak kuluçkaya yatıyorlardı. bir süre sonra ilk yavru kırlangıç yumurtadan çıktı. simsiyah birşeydi. onu diğerleri izledi.

    kırlangıçlar bu garip yeri çok beğenmişlerdi. her sene nisan sonlarına doğru gelirler, sağını solunu tamir ederler ve kuluçkaya yatarlardı. her yaz, duruma göre, iki veya üç kırlangıcımız olurdu. yavru kırlangıçlar hızla büyürler ve anne ve babalarının nezaretinde uçmayı ve sivri sinek avlamayı öğrenirlerdi. yaz sonunda, sonbahar gelmek üzere iken, hep birlikte güneye doğru uçup giderlerdi.garaj yan kapısını ben yazları kullanmazdım. bundan yakınmadığım gibi, hoşlanmaya bile başlamıştım.. kırlangıçlar sanki bana ait yaratıklardı. ailemin bir parçası olmuşlardı. kışın özlerdim onları ve nerede olduklarını merak ederdim. her yaz başı dönerler ve beni merak ve endişeden kurtarırlardı.

    bir yaz başında yine aynı çift güneyden döndü ve dişi yuvaya dört yumurta yumurtladı. şimdiye kadar hep üç yumurta yumurtlamıştı. neden dörde gereksinim duydu diye düşündüğümü hatırlıyorum. bildikleri birşey olmalıydı. kırlangıç değildim ki ben.. nerden bilecektim.. bir süre sonra nedenini anladım. o sene sivrisinek boldu. ilk bahar çok yağmurlu geçmiş ve yöre oldukca sulak bir yaza girmeye başlamıştı. bizimkiler bundan yararlanarak, bir yavru daha büyütmek istemiş olabilirlerdi.

    ancak hiç beklenmedik bir sorunla karşılaştılar. yuva küçüktü. dört yavruyu birden barındırması zordu. nitekim bir süre sonra birinin yuvadan atıldığını farkettim. en küçük ve sıskaları kardeşleri tarafından kendilerine yer açılması için yuvadan atılmıştı. bir büyükbaba olarak buna izin veremezdim. hemen yavruyu yuvaya geri koydum. ertesi sabah yine aynı yavrunun yere düşmüş olduğunu farkettim. tekrar yuvaya koydum. kardeşleri onu bir daha yuvadan atmadılar. sanırım bu arada cılız yavru da biraz büyümüş ve güçlenmişti. kardeşleri onu artık iterek yuvadan atamıyorlardı. sonunda dört kırlangıç da, gelişti, büyüdü ve yuvayı terkeketti.

    yaz ortalarına gelinmişti. artık garaja yan kapıdan girip çıkabiliyordum. yuva boştu ve normal koşullarda kırlangıç çifti tarafndan işgal edilmiyordu. yuva, yalnız yavru çıkarmak içindi. yoksa kırlangıçlar geceyi ağaçlarda geçiriyorlardı.

    bir sabah garaja yan kapıdan girerken, baktım yuvada bir yumurta var. şaşırdım. bizimkiler ikinci bir kuluçkaya mı karar vermişlerdi? iki gün içinde yuvada iki yumurta daha belirdi ve ikinci kuluçka dönemi başladı. ben durumu uzaktan, merak ve endişe içinde izliyordum. yaz hızla tükeniyordu. kırlangıçlar bu yavruları ne zaman büyütüp, eğitecekler ve yanlarına alıp, güneye götüreceklerdi? yine de yumurtadan çıkan yavrulara büyük bir itina ile bakıyorlar ve onları iyi besliyorlardı. yavrular da hızla büyüyorlardı. bir iki hafta içinde iyice palazlanmışlardı. içimden becerecekler galiba dedim ve onları tebrik bile ettim.

    bir ara üç günlüğüne kısa bir seyahate çıktım. döndüğümde beni perişan eden acı bir manzara ile karşılaştım. kırlangıç çifti, hızla yaklaşmakta olan sonbahara yakalanmamak için, diğer yavruları ile birlikte yöreyi terketmişlerdi. içgüdüleri onlara hemen, daha fazla vakit kaybetmeden, güneye göçmeleri gerektiğini emretmişti. içgüdülerine karşı gelemezlerdi. mantıkları içgüdüleri kadar güçlü değildi, onların. yuvayı, içinde üç yavru ile birlikte terketmişler ve güneye uçmuşlardı..yavrular yuvada cansız yatıyorlardı. durumlarından şikayetci olduklarına dair en ufak belirti yoktu.tüylenmiş olmalarına rağmen yuvadan ayrılıp, kendi başlarının çaresine bakmayı düşünmemişlerdi. üçü de kısa ömürlerini yuvada, yumurtadan çıktıkları küçük köşede gecirmişler ve hiç yakınmadan, orada açlıktan ölmüşlerdi. bu acıklı manzara karşısında kendimi zor toparladım. gözlerimden akan yaşları durduramıyordum. itina ile cesetleri yuvadan aldım ve bahçenin bir köşesine gömdüm. yuvaya dokunmadım. nasıl olsa gelecek yaz başında kırlangıç çifti yuvaya tekarar döner ve bu keresinde daha dikkatli olurlar diye düşünüyordum.

    yanılmışım.... yıllarca aynı yuvayı kullanan çift, yuvaya bir daha geri dönmedi. nedenini bilmeme olanak yok. ben kimim ki? nerden bileceğim neden bir daha geri dönmediklerini. onlarla ilgili bildiğim hemen her şeyin yanlış olduğunu çoktan kabul etmiştim. belki de trajik koşullar altında terke zorlandıkları yuvaya dönmeyi kırlangıç ahlakı ve gelenekleri ile bağdaştıramadılar.. insan olsalardı, yavruları ile ilgili anıları tekrar yaşamamak için geri dönmediler, derdim. yalnız insanlar mı trajik koşullar altında, ellerinde olmayan nedenlerden dolayı kaybettikleri yavrularının anısından etkilenen ve onların ardından matem tutan?
  • kış uykusu

    sene 1965. aylardan soğuk, ayaz, beyaz, kar. kısa gündüz, uzun geceler. uyandım. vakit öğleden sonra. saat üçü gösteriyor. başımın içinde kazan kaynatıyorlar sanki. bir iki şişe birayla başladığım içme arzusu bir şişe viskinin orta yerlerinde dinmeye başlamıştı. yavaş yavaş sızacağımı zannediyordum ama olmadı. uyku ile uyanıklık arasında kaldım ya da hayal ile gerçek arasında. sıklıkla senaryo ya da hikaye yazmamdan ötürü zihnimin içinde karakterler uçuşur durur; çetin efendi, meltem hanım, yusuf usta vs. her birinin karakterine bürünüp onların gözünden hayata bakmaya çalışırım. bu durum bazen haftalarca sürebilir. tam bir şizofreni hali. hatta bazen korkarım kendimden; ya gerçekten şizofrensem diye. olmadığıma kanaat getirdikten sonra devam ederim karakterlerimle yaşamaya. umutsuz aşık, zengin kadın, işsiz delikanlı, kötülükten başka bir şey bilmeyen biri, hayatını vücudunu satarak kazanan kadın; bunlar yaşadığım karakterlerin bazıları. ve bazı zamanlarda peşimi bırakmaz birkaçı, uykularımı böler dertlerini anlatırlar ya da başka isteklerini dile getirirler. sıklıkla keyif verse de bu durum bazen hiç düşünmemeye çalışırım, düşünmem. dün gece sızmaya yaklaştığım sıralarda az evvel anlattığım hallerden birine girdiğimi zannettim. ama öyle değildi. kaç zamandır mektup arkadaşlığı yaptığım bir kadındı hayal ve gerçekliğimin arasındaki. bir fotoğrafını görüp mektup yolladığım kadın-ki gönderdiğim mektup zarfının içerisine fotoğrafımı koymamıştım- aynı içtenlik ve sıcaklıkla cevap vermişti. şaşırmıştım. her gün birbirimize mektup yazmaya başladık ve o her mektubunda bir fotoğrafını gönderiyordu. oysa benim bir fotoğrafımı bile görmemişti henüz. mektup kağıdına yazdığım cümlelerle vardım sadece. onun gönderdiği her mektupta, her fotoğrafta ben bir garip hissediyordum kendimi. bu gariplik inanılmaz derecede haz ve keyif doluydu, bir yandan da korkuyordum. neden korktuğumu bilmiyorum sanıyordum ama biliyordum; gerçek değilse! dün gece yazdığı son mektubu okuduğumda, sadece ve sadece onun yanında olmak arzusu uyandı içimde. ve bu arzu gittikçe yakıp kavurmaya başlıyordu bedenimi. hemen kalemi kağıdı alıp bir şeyler yazdım. ama nafileydi; dinmiyordu içimin ateşi. uyumaya çalıştım sonra. yatağın içinde sağa sola dönmekten başka bir işe yaramadı uyumaya çalışma çabalarım. sonra, birden odanın duvarları kıpkırmızı oldu önce. yattığım yatak büyüdü birden ve bembeyaz çarşaflarla bezenmiş bir yatağın üzerinde buldum kendimi. daha önce görmediğim ya da hayal etmediğim bir yerdi burası. nerede olduğumu anlamaya çalışırken, birden onu yanımda uzanmış ve bana bakarken gördüm. evet, oydu; o ceylan gözleriyle bana bakıyordu ve ben daha o anda mavi denizin beyaz dalgalarına bırakıveriyordum kendimi. zorlukla ağzımdan çıkan bir sesle seslendim: “sen misin?” aynı sıcaklık ve arzuyla cevap verdi: “benim.” sesini ilk defa duyuyordum. hayal ettiğimden biraz daha farklıydı sesi. sesiyle kulaklarımın daha önce hiçbir sesi duymadığına inandım. hayal miydi, gerçek miydi anlamıyordum. sonsuz bir istekle hayal olmamasını dilediğimi çok iyi hatırlıyorum. konuşmaya başladık kısa cümlelerle, ne konuştuğumuzu bilmiyorum. o an, içkinin de verdiği rahatlık ve vücudumu kasıp kavuran arzunun etkisiyle onu öpmekten, ona sarılmaktan başka bir şey düşünmüyordum. o konuşurken -kendisinin de ne konuştuğunu bilmediğine eminim- birden öptüm dudaklarını. düşünmeden ve umarsız bir şekilde aldı dudaklarımı dudaklarının arasına. iki kişilik yüksek ateş dudaklarda hızla yanmaya başlamış ve odanın kırmızı rengi yerini bulmuştu. uzunca bir öpüşmenin ardından saatler sürecek sevişmelere başlıyorduk. ben ara ara uyanıyor ve hayal ya da rüya olduğunu anlayıp anlamazlık arasında gözlerimi açıp kapatıyordum. sabahın ilk ışıklarına kadar devam etmişti bu sevişme hali. gözlerini görüyordum, öpüyordum dudaklarını, gerçekti. zihnimde yarattığım karakterler gibi değildi. hayal değildi benim için. adam akıllı sızmışım. uyandım. vakit öğleden sonra. saat üçü gösteriyor.
  • uzakta

    adını söyleyen sesimi duyunca yaşam sevinci artıyormuş canım kadının. öyle yazıyor son yazdığı mektupta. günlerdir bu dağın başında, otuz iki işçiyle bir şantiyede çalışmak, yaşamak çekilir gibi değil. telefon hatları iki günde bir arıza veriyor, elektrik desen bir var bir yok. tek ve bolca olan şey mazot, varil varil mazot. koca bir dağı delmek için, dele dele bir tünel açmak için harıl harıl çalışan işçilerle, mühendislerle aylardır bu dağ başındayım. ekmek parası için türlü işler yapan ben, bir tanıdık yoluyla burada iş buldum; süresi belli değil, mevsimlik işçi gibi bir şeyim. bu şantiyenin üç öğün yemeğini, iki öğün çayını kahvesini yapıyorum. tek başıma yapmıyorum elbet; iki aşçı, iki bulaşıkçıyla birlikte beş kişiyiz. günün her saati yiyecek içecek hazırlamakla geçiyor neredeyse. dağı delenlerin karınlarını tok tutmak gerekiyor. mühendisler sıklıkla kahve istiyorlar her vakit. bu okumuş tayfasının kahveyle bir alıp veremediği var sanki; sabah, öğle, akşam, gece yatmadan kahve de kahve. bazı zamanlar zıkkımın pekini için demeden duramıyorum. biz de insanız, iki dakika kestirsem hemen bağırır beylerden biri, "yap bir acı sade kahve". parası iyi olmasa ne işim var burada. söylenmeden, çokça yorulmadan işimi yapıyorum; kahveyse kahve, süpürgeyse süpürge, soğan soymaksa hele soy anam babam soy. üşenmek, durmak, kaytarmak gibi bir derdim yok. bir kaytarsam zaten anında enseler şef olacak göbekli hödük. zaten sevmez beni. bir keresinde orta şekerli kahve istediydi de kahvesine attığım şekerlerden biri diğerinden ufak olunca, kahvesi az şekerli olmuş hazretlerin. o günün akşamına kadar söylendi de söylendi. elime cetveldi, metreydi her neyse alıp şekerlerin boyunu ölçecek değilim ya. erzurum şekeri işte; yamuk, yumuk, büyük, küçük. ne olursa olsun herkesle iyi geçinmem, kimseyle ters düşmemem lazım. bekleyenim var, mektuplarının yolunu gözlediğim, her gece göğsümde sakladığım bir tutam saçını öpmeden yatmadığım var. şurada kazandığım, kazanacağım parayla bir parça toprak alıp evdi, küçük bir de ahırdı yapmak tüm gayretim, umudum, hayalim. aysel'imin elinden de her iş gelir zaten. iki koyuna bakar sütümüz, peynirimiz, yoğurdumuz. sebzeyi, meyveyi de ektinmiydi yaşa gitsin işte. yalnız olalım ister gözlerine hayran olduğum, ondandır bendeki bu bir karış toprak sevdası, aysel'imin hatırınadır bu yorgunluğum, alınterimin her bir damlası. bugün günlerden pazar. buranın hafta sonu, hafta içi yok; yedi gün, yirmi dört saat çalışır koca koca makineler, başlarında da operatörleri, işçileri, mühendisleri. tekmili birden çalışan bir şantiye. cumadan bu yana telefon hatları kesik, sorun varmış kablolarda; ne zaman yapılacak, nasıl olacak, kim yapacak belli değil. şantiye şefine soramıyorum da korkumdan. ahlat'lı bir gariban oğlanla merhabam var, ona sordurttum hatların akıbetini, "yakında gelir" demiş sadece göbeğine tükürdüğüm. yakında ne kadar yakında, bir gün mü beş gün mü... meymenetsiz suratını bekleyen, düşleyen yok nasılsa, ona ne telefon hatlarından. aysel'im burnumda tütüyor. iki ay oldu gül cemalini görmeyeli. en son gecenin bir yarısı evlerinin bahçe duvarı dibinde saatlerce beklemenin ardından görebildim odasının penceresinden geceyi yakan gözlerini. gidip dokunmak, öpmek bir yana sindiğim bahçe duvarını aşıp bahçeye adım bile atamadım. ailesi razı gelmez öyle evlenmeden görüşmelere. oysa parmağımdaki nişan yüzüğü aydınlatıyordu geceyi. yine de kimseler yokken, hele bir de gecenin yarısı in cin top oynarken aysel'e dokunmam, konuşmam, yasaktı. sabır diyerek içimden, baktım pencere arkasındaki bembeyaz yüzüne; ay mı beyazdı, aysel'im mi diye iç çekerken kapandı perdesi pencerenin, söndü ateşi gecenin. bir daha ancak altı ay sonra görebilecektim yoluna turab olduğumu. sabahına gecenin koca bir kamyonun sırtında yirmi saat yol giderek geldim bu ekmek parasının çileli adresine. bir kerecik dokunabilseydim eline aysel'in, yol da biterdi çabucak, onsuz geçen, geçecek bu saatler, günler de. nişan gecesi iki dakika yalnız kalabildiğimiz bir anda el çabukluğu ile elime tutuşturdu beyaz bir peçeteye sarılmış bir tutam saçını. ne olduğunu anlamadan ben de aynı hızda attım cebine siyah ceketimin. ceketim dediğim de, ahmet'in nikah ceketi. "nişan nasılsa, masrafını düğüne saklarsın" deyip verdi damatlığını. geçen sene evlendi sevdiğiyle. tam dört yıl bekledi evlenmek için; iki yılı askerlik, iki yılı da evinin inşaatı. nişan sonrasında teslim ettim ceketini, cebine de bir paket uzun marlboro koydum. en son cuma günü öğleden sonra konuştum aysel'imle, sesi hala kulağımda. üstünden iki gün geçti geçmesine ama bana iki asır gibi geliyor. bir an önce yapsalar da şu kabloları, kavuşsam sesime. ahlat'lı garibanla göz göze geldik, buyur ettim bir çayımı içmeye. aldı tabureyi oturdu çaydanlıkların dibine. doldurdum iki çay, koyduk önümüze. gariban dedimse, kimsesizliğinden değil sessizliğinden. işini yapar, yemeğini yer, çekilir köşesine kitap okur. okur da okur, daha kitap okumadığı günü gördüğüm yok. diğer okumuşlar, mühendisler gibi değil ama; onlar gibi boyuna kahve içmiyor, varsa yoksa çay. biraz da bu yüzden kanım ısınıyor ahlat'lıya. şantiyede çalışanların çoğunun adını bilmem ama nerelidir bilirim; askerlikten kalma alışkanlık işte. iki laf etsin de can sıkıntısından belki biraz kurtulurum diye ahlat'lıyı dinledim boş gözlerle. reform, toprak, hükümet bir şeyler anlatıyor ama benim aklım kablolarda. kim bilir nerededir hatların arızası, hele bir de kopmuşsa ücra bir yerde kablonun bir parçası, işte o zaman vay halime; bu şantiye, bu yarı delinmiş dağ, bu toprak yığını bana zulümlerden zulüm olur. ahlat'lı baktı ki dinlediğim yok, usulca kalkıp gitti uyumaya. bu saatten sonra da hat, telefon gelmez zaten. ortalığı toparlayıp sabahı beklemekten başka çare yok. işim biter bitmez uzanıp tahta karyolaya, götürdüm elimi göğsüme, iki nefes çekip daldım gül yüzlümün hayaline.
  • yaşamak

    insan olduğunu hatırlamaktır bir yerde.

    ne zaman dokunsam ona zaman durup yaşam başlıyordu ve zamanın durduğu o yerde insanlar hiç durmadan hararetli bir şekilde konuşuyorlardı; kimi telefonda bir şeyler anlatmaya çalışıyordu karşı taraftakine, kimi eş dost muhabbet ediyordu, kimileri de sessiz sessiz çığlık atıyordu tekli koltuklar, sandalyeler halinde. herkes bir parça ipin ucundan tutmuş da usta bir terzinin arkasından bir şeyler dikme umuduyla debelenip duruyor gibiydi. duran zamanın keyfini çıkarmak varken insanların bu telaşı büyük kavga denilen hayatın ne denli basit bir sokak kavgasından farklı olmadığını bir kez daha ispatlıyordu. bense aklıma, kalbime yer etmiş bir çift gözün tüm bedenime kafa tutmasını büyük bir hayretle izliyor, aynı anda zaman/mekan/yaşam kavramlarının içimin bir yerlerini hem sızlatıp hem iyileştirmesine anlam vermeye çalışıyordum. çabam yetersiz kalsa da, durmadığını adım gibi bildiğim ama durduğunu varsayıp keyfini çıkarmaya çalıştığımız o küçük zaman diliminde nefes alıp vermeye, yaşamaya gayret gösteriyordum. mekan çoğu zaman önemsiz, anlamsız gibi görünse de önemini şahit olduğu anlar belirliyordu. yoksa mekanın gerçekten de ne önemi vardı. oturduğumuz yerin adresini zamanın cebinden kıvrak bir hareketle çalıyor, biraz daha karşılıklı oturabilmek için en yakın yeri seçiyorduk. önemsiz mekan her şeyden habersiz ve bir anda zamanın değerini artırıyordu. o değer içinde karşımda oturan canım insana değer biçmeyi aklımdan geçirmiyor, içimden canım diyebiliyordum sadece. konuşması, bakması, gülmesi karşısında kolum, bacağım hissizleşiyor, aklım ve kalbim günlerin getirdiği açlığı yetmese de doyurmaya çalışıyordu. açlığın en güzelini yaşadım kaç gündür diye içimden söylenirken, sevmenin tanımını yapmaya çabalayanların çaresizliği bir kez daha aklıma geliyordu. sevmenin, sevginin tanımını yapma gayreti ne boş bir uğraştır. mekanın şahitliği, duruyor gibi görünüp çağlayan gibi coşan acımasız zamanın aman vermediği o güzel anın sonunda düşüyordu. yaşam devam etse de zaman aktığını yüksek sesle bağırmaya başlamıştı bile, o seslerden kaçar gibi uzaklaşırken dilimde bin bir küfür birikiyordu.

    yaşamak insan olduğunu hatırlamaktı onun yanında ve kurtarıyordu sevgi insanlığı bir kez daha.

    devam edebilir...
  • ceylan

    o iri gözlerini ne zaman görsem kendimden geçecek gibi oluyordum. nefesimin hızlanması, gözlerimin ara ara karanlığa dalması, bacaklarımdaki anlık his kaybı gibi insani belirtiler aşk belirtilerinin birebir, ilk elden habercisiydi. oysa haberciye, ulağa gerek duymuyordum; o gözlerin içine çoktan beridir düştüğümü, fena halde aşık olduğumu çok iyi biliyordum. bilmekle her şey yoluna girse keşke ama yetmiyordu kendimi bilmek işte. yüzünün enteresan, tarif edemeyeceğim bir şekli vardı; oval değil, uzun değil, kısa-basık değil, büyük-küçük değil, bilinmez bir şekildi. bir tek çenesi vardı belki de tarif edebileceğim; minik bir serçe boynu. yanakları, dudakları-ah o dudakları-, burnu, geniş alnı, adeta çifte kavrulmuş göz kapakları, kulakları-ki şahane-, ay gibi yüzünü anlatıyordu da ben ne anlıyor ne de anlatabiliyordum; şu anda yapamadığım gibi. aşktan olsa gerek diye kendimi avutsam da, aşktan da öte duyduğum sevgiyi anlayınca, ona karşı olan düşüncelerim bambaşka bir yöne evriliyordu. o benim için neşe ve hüzün ile yoğrulup kutsal bir kasede sunulmuş antik bir heykel gibiydi; gibisi fazla, tam anlamıyla antik bir heykel. zamanın gerisinde gizli saklı kalmış, üstündeki tozlar zaman içinde çamura ve toprağa dönüşmüş bu heykeli görmüş olmam, hayattaki yerimin anlamıydı sanki, öyle olmalıydı. kendimi usta bir heykeltraş gibi görüyor, görmekle kalmayıp derinden hissediyor ve bir an önce o üstündeki çamuru, toprağı en titiz ve hassas bir şekilde temizlemek istiyordum. sonra her şey olması gerektiği gibi olacaktı; ay ile, güneş ile ve hatta kainat ile kıyaslanamaz nadide bir şaheser dünyanın en büyük müzesindeki yerini alacaktı. böyle görüp, böyle düşünmek de yetmiyordu elbet onunla bir çift cümle konuşmama. ne zaman görsem o iri gözlerini kendimden geçecek gibi oluyordum ve ne sanat, ne tarih yerinde duruyordu; heykeltraş rolü bedenimden kaçıp yok oluyor, geriye susuz ve çaresiz bir kuru beden kalıyordu. o susuzluk ve çelimsizlikle herhangi bir kelimeyi ağzımdan çıkarıp ona söyleyebilmek, seslenebilmek benim için kaf dağının ardındaki anka kuşunu bulup getirmek demekti. gözlerine bakmayı bıraksam ayaklarının sesi kulaklarıma mihmandar olmaktan geri durmuyordu. suda yürümekti onunkisi; o ses suyun sesinden başka bir şey değildi. aşk ne de güzel gösteriyor her şeyi. gel gör ki aşkın böyle bir şey olduğuna inanmıyordum, inanmadım, inanmıyorum. böyle bir şey olsaydı bu menem duygu, tarih de, dünya da bambaşka olurdu. yüzünün bittiği yerde başlayan ayak sesleriyle o endamı, boyu, posu beliriyordu ki işte o zaman zıvanadan çıkmış bir ok gibi lalettayin sağa sola savruluyordum. onu görmek, ona bakmak susuzluğuma su, kuruluğuma can oluyordu. onu ne zaman görsem, kocaman gözlü bir ceylan kucağıma koşuyordu.
  • 240

    doğal sayıdır. kimi zaman gidilen yolun kalan kilometresi, kimi yerde süratli ve aceleci bir arabanın hızının rakamsal karşılığı, kimi zaman da ağırlık ölçüsüdür; o kadar gram badem açlığı bastırır mesela bir kısa yolculuk esnasında. benim hayatımdaki yeri ise bu numaranın, tek göz odalı evimin kapısında yazılı olmasıdır. evim dediğim de evim değil aslında, evimiz de değil ama ev işte; saklayan, koruyan, yaşatan, sahiplik yapan, gözeten ve bir çok güzel anın şahidi olan dört duvarlı, tek damlı ve iki pencereli bir yer. pencerelerin biri uzun, diğeri biraz daha kısa. portmantosu, aynası, buzdolabı, kliması, perdesi, güneşliği var. tuvaleti, banyosu var. genişçe bir terası da var. daha ne olsun diye söylenmeden duramıyorum. her şey bir yana, çok güzel bir yatağı var; yorgunluğunu alıyor insanın, genişçe hem de, biraz da uzun sayılır. burada geçirdiğim ilk gecemin ilk saatleri bana kısa süreli bir lütuftur sevdiğimin gönlünden. yirmi dakika da olsa yanı başıma uzanıp dinlenme gayreti içine giren canım kadının başını göğsümde dinlendirmek, hayat denilen mefhumun ne denli karmaşık, anlık olduğunu bir kez anlamama olanak sağlıyordu. bu sağlama bile mutluluğuma, huzuruma engel olmuyor, birazdan sabaha kadar yalnız kalacağımı bilmek bile çok da canımı acıtmıyordu. tüm yaralarıma derman kılıyordum göğsümdeki başın saçlarından içime dolan kokuyu. gecenin ilerleyen saatlerini yalnız geçirsem de, gerisinde bıraktığı şalını çıplak bedenime sarıp uyumak oldukça iyi geliyor ve yaşadığım ince sızının çatlaklarını bir bir kapatıyordu. ilk sabahına adını sayıklayarak ve biraz da yüksek sesle söyleyerek uyandım. yanımda yokken adını seslendirmek ya da içimden söylemek bugüne kadar kullandığım en şifalı ilaçtır. uyanıp tavana bakan gözlerim (boş boş bakmak bir duvara çoğu zaman iyidir) hiçbir şey düşündürtmüyordu aklıma ve sadece kalbim umarsız bir umurla ne olur gelsin diye umut denizinin dalgalarından su topluyordu serinlik için ve elbet güzellik için. canım dediğim kadının el kemiklerinin tahta kapıdaki buluşmasından kopan o şen çığlığın kulaklarıma koşarak dolmasıyla kapıyı açmam bir oluyordu. karşımda onu görmek, kapıyı değil de içimi açıp bakmak gibi oluyordu. o gözlerine uzun uzun bakmanın karşılığında onsuz geçirdiğim gecenin bütün karanlığını heyecan ve gururla sabahın gündüzüne teslim ediyordum. yanaklarını, dudaklarını defalarca öpmeme rağmen sanki hiç öpmüyordum gibi; rüyada içilen suyun bir türlü kavrulan içe değmemesi gibi. evin en değerlisi oluyordu elbet o anda ve sonraki tüm zamanlarda. ve değerliyi ağırlamak, dinlendirmek şahsım için en sevdiğim andır her daim. geceden yarım kalan göğsümde yatma vakti yerini sevme, sevişme vaktine bırakıyordu ve fakat zaman yine kısıtlıydı; gündüz işleri, hayat gailesi. kokular, öpmeler, sevmeler bir parça çalınmış bal tadıyla evin bir köşesinde geceyi beklemeye koyuluyor ve evden birlikte çıkıyorduk.

    saat gece yarısını geçmişti geri döndüğümüzde. gittiğimiz gibi dinç ve fakat; tüm gün üzerimizden özellikle de sevdiğimin üzerinden silindir gibi geçmişti; çok yorgundu, yorgundum, yorgunduk. iki bira içip uyumanın iyi bir fikir olduğuna kanaat getirip şişeleri hızla devirmeye koyulduk. bir an önce uyumak gerekiyordu zira yaşam savaşı sabahın seherinde kaldığı yerden devam edecekti. uyumadan bir parça da olsa kenara köşeye bıraktığımız gündüzün balını yemek arzusu ikimizin de gözünde beliriyordu. ona dokunmak, onun dokunması, onu öpmek, onun öpmesi muazzam bir şarkının notalarını karşılıklı yazmak gibiydi; fa anahtarlı notalar karanlığın ortasındaki evin duvarlarında beliriyordu aydınlık ve inatla. öpmelerin yerini kısa süreli uykular alsa da bir zaman sonra kendimi tutamayıp vücudunun bir yerlerini koklarken, öperken buluyordum. dokunmaya, uyandırmaya kıyamadığım zaman ise seyrine dalıyordum heykel bedenini; karanlıkta alabildiğine parlıyordu beyaz bedeni. mutluluğum, sevincim anlatılabilir değildi ve iki kişinin yattığı yatakta bir kişi kalmak istiyordum sevdiğim kadınla. ah..
  • ağır

    kaç kilometre yürüdüğümü bilmez halde elimde iki kilo mandalinayla sokaklara, caddelere çıkan ara yollara, bilmediğim mahallelere girip çıktım. çok eski bir sokağın iki eski evi arasındaki boşluktan geçerken karşı sokağa bir an durdum, bıraktım elimdeki mandalina poşetini yere, çöküp oturdum küf kokulu durmuş zamanın orta yerine. hep orada kalsam dünya duracakmış, mandalinalar hiç çürümeyecekmiş gibi bir his tepeden tırnağa kaplıyordu yorgun etlerimi. çok eskilerde vardı bu ev araları, çok eskilerde kalmıştı bir dünyadan girip öbür dünyadan çıkmış gibi hisseden çocuk yılları. şimdi tesadüfe bulmuşken bu arayı, bir ara verip hayata oturmak olduğum yere iyi gelecekti, geldi. gelmeyen, gelmeyecek olan geçen zamandı, geçenlerdi; sapanlar, kuşların arkasından koşmalar, ucuna ezilmiş şişe kapaklarının takıldığı oklar, maltepe sigarasının gri dumanı ve kesif lanet kokusu, uçurtmasızlık, içten kıskanç ama gururlu çocukluk, üşümeler, lastik ayakkabılar... havanın soğukluğu, mevsimin yoğunluğu, mandalina kokusu son veriyordu araya ve zaman baş döndürmeye kalmadığı yerden devam ediyordu; durur mu hiç.

    paltoları, battaniye kalınlığı ve ağırlığındaki kışlık giysileri oldum olası sevmedim, sevemedim. soğuktan korunmak için bu kadar çabayı, ağırlığı kaldıramıyordum. soğuktu sonuçta. üşümekten çekinmeyi de anlamıyordum ya, insan ama işte; üşür, üşütür. üstümdeki paltonun (zorla giydirilmiş) ağırlığı, elimdeki iki kilo, kilometrelerce yürümenin ayaklarıma bıraktığı yorgunluk ve sırtımdan akan terin soğukluğu karşısında payıma düşen, ömrüme biçilmiş daha başka ağırlıklar vardı. ağırdı. ağır, ağır kaldırıyordum.

    karanlık çökmek üzereyken yorgunluktan yorulmuş bir halde vardım elimdeki mandalinaların sahibinin yaşadığı evin önüne. en sevdiği meyveymiş, haftada en az iki defa yemese çok sıkılıyormuş bu kış günlerinde, yalnızlığını kokusuna sararmış sobanın üstüne koyduğu mandalina kabuklarının. beyaz saçlarının arasındaki kızıl kınalı başı göründü pencerenin arkasındaki perde aralığından. yavaşça açıp kapıyı uzattı elini yüzüme bakmaya utanırmış gibi. elimdeki poşeti bıraktım uzanan eline ve göremeden yüzünü. elini geri çekip kapattı kapıyı. görseydim yüzünü, iki kelam etseydim, halini hatırını sorsaydım diye iç geçirirken arkadaşımın sözleri geliyordu aklıma: "babaannem biraz tuhaftır, selamsızdır da, ne olur şimdiden kusuruna bakma." torununun iş için iki günlüğüne şehir dışına çıkası gerekince bana kalmıştı mandalina işi. geldiğim yolları gerisin geri yürümenin zorluğunu hiç düşünmeden, üstümdeki ağırlığın yerini hafif hafif ince bir mutluluğa bırakıyordum. yüzüme bakmamıştı bile ama olsun; kokusuna kavuşturmaktı mutluluğum bir insanı.

    hasretin kokusu ağırdır.
  • uf

    uf desem, puf desem geçer mi zaman, geçer mi keder, geçer mi yara, geçer mi bilinmezin içinden gelen biri ya da birileri, geçer mi, söyle, bakma öyle baygın, söyle. of desem peki, of desem, demeyi bırak, derinden bir of çeksem, karşı dağlarda duyan olur mu, kıpırdar mı bir tek ot, olur mu, söyle, bakma öyle baygın, söyle. kızgın olduğumu düşünebilirsin, düşün. kızgınım doğru. sana değil, kendime değil, hayata değil ama kızgınım. neye, kime, bilmiyorum. belki zaman yolculuklarına, zamanın tozlarına kızıyorum, kızgınım, kızgındım... o gün o oraya gitmese, o onu görmese... ya da belki, oraya değil de başka bir yere gitse hikayenin başrol adayı... öyle olsa, böyle olsa diye diye zamanın içinde gezmek, hele ki geçmiş, geçen zamanın içinde dolanmak, aramak ne aradığını bilmeden, sebep midir kızmalarıma, en azından olup olmadık zamanda içimi yemelerime, kemirmelerime dudağımın altını, üstünü, sebep midir? söyle, bakma öyle baygın, söyle. içimde açan kocaman bir çiçek var ya hani, sonlandırıyor sebepsiz bir sürü yolumu, yürüyüşümü, duruşumu ve en çok da kızgınlığımı. bilmenin de, anlamanın da yeri bir yere kadar ya hani; tutuluyorum bir yerde hiç tanımadığım bir el ile, kimdir, nedir... çiçek dedim az önce, çiçek güzeldir; seversin solmaz, koklarsın kokar hep, su lazım bir de ve elbet toprak. yağmurun, suyun kokusu olmaz, kokan değen yeridir suyun, havanın, nefesin, belki sesin, belki benim, belki senin. zamanda koşmanın yorgunluğu hep geçmişe midir, söyler misin! söyle lütfen, bakma artık öyle baygın, söyle. elimin içinde, avucumun en ortasında tutsam bir parça tohumu, açar mı sebepsiz, terim yeter mi susuzluğuna, karanlığı bir de avucumun iyi gelir mi, yeşerir mi, arada açarım da hani avucumu. söyle, yeşerir mi toprak etimden bir parça tohumun nesli, söyle ne olur. uf de, üfle, toz iyidir belki de; zaman ya işte.
  • çakıl taşları

    taşlar. çakıl taşları. aslında hiç niyetim yoktu bu deniz kıyısına gelmeye. bir an iyi olur diye düşündüm. hatta belki denize girerim dedim. ne düşündüysem yaptım; gelir gelmez girdim denize. kimsecikler yoktu kumsalda. havanın tatlı sıcaklığı, denizin dipsiz maviliği yetti de arttı denize çabucak girip açılmama. denizin içinde açıldıkça zihnimin açıldığını, boşaldığını hissediyordum. şimdi uzanmış güneşin altında, kumların üzerinde tek tük duran çakıl taşlarını izliyorum; üzerini yılların değil de dalgaların aşındırdığı çakıl taşları. yıllar sadece insanı mı aşındırır, sadece insana mı yeter gücü? ömrümden geçen yılların aşındırdıklarını düşündükçe içim bir garip oluyor. yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. ne istediysem onu yaptım. kimseye boyun eğmedim. şimdi tek başına bu kumsalda güneşleniyorsam, benim tercihim bu. ben istedim. çok sevdiğim bir arkadaşım yıllar önce söylemişti: “senin kaderin yalnızlık.” evet. yalnız olmayı ben seçtim. bu çakıl taşları da yalnız mıdır acaba? sanmıyorum. etrafta tek tük olsa da yalnız kalamayacak kadar çoklar. hayatıma giren ilk erkek çakıl taşları içerisinde duran cansız bir balığın resmini çizip hediye etmişti bana. ilk başta çok sevinmiştim benim için bir resim çizmesine. sonrasında resme bakınca soğumuştum birden; hem resimden hem de ondan. nedenini bilmiyorum fakat o an yanından kaçıp gitmek, kurtulmak istemiştim. belki resimdeki cansız balık sıkmıştı canımı, belki de onun ‘bak senin için yaptım, ne de güzel çizmişim’ bakışlı pis sırıtması. bilmiyorum. o an kaçamasam da yanından ertesi gün bitirmiştim hayatıma ilk giren erkekle olan bir aylık ilişkimi. artık benim için hiçbir anlamı olmayan resim tablosunu da eski eşyalar alıp satan bir seyyar satıcıya vermiştim karşılıksız. nereden geldi şimdi aklıma. hatırladım; çakıl taşları. dalgalar aşındırmış onları, benim aşınmalarım bambaşka oysa. kendi kendimi dinlemek ve konuşmak oldum olası iyi gelmiştir. ilişkilerimde böyle değilim ama içime kapanmadım hiç kimsenin yanında. uzun uzun konuşmaları severim, yeter ki konuştuğum ya da konuştuklarım anlasın beni. zaten şu halimin sebebi de anlaşılmamış olmak değil mi? o kadar anlattım, söyledim her şeyi en ince ayrıntısına kadar ama anlamadı ya da anlamak istemedi. ismet. o, hayatıma giren üçüncü ve son erkekti. son derece akıllı, zeki, ince ruhlu bir adamdı ta ki hayatımdan çıktığı o güne kadar. daha ilk gördüğüm anda sevmiştim onu, içim ısınmıştı. onu görmeden yapamıyordum. o da sevmişti beni, bir türk filminin en mutlu sahnesiydi sanki hayat ve uzun yıllar beraber olacağımız günlerin temelini atar gibiydik her buluşmamızda. daha ikinci hafta olmadan evlilik teklifi ve üçüncü haftada balayındaydık. ismet, hayatıma su gibi sessizce girmiş ve geçmişimi yıkamıştı sanki. hayat başkaydı artık benim için. önümde mutlu günler, yıllar beni bekliyor diye düşünüyordum. ilk yıllar uzun uzun muhabbet ederdik sabahlara kadar ve eksik olmazdı şarap elimizden. sonraki yıllarda ise önce muhabbetler kısaldı, sonra şarap şişeleri küçüldü ve nihayetinde ayrıldık sekiz sene sonra. o, beni anlayan ince ruhlu adamın ruhu terk etmişti sanki bedenini. ismet değildi artık karşımdaki. bir bahaneydi aslında son konuşmamızda anlattıkları. tam işten çıkacağım saatte gelen bir telefonla kendimi aslı’nın yanında bulmuştum. aslı; hayattaki tek dostum. yanına vardığımda iki gözü kan çanağıydı ağlamaktan. dertliydi ve yanında olmamı istiyordu. tamam dedim ben de ve o gece aslı’nın yanında kaldım. hemen ismet’in iş yerini aradım, çıkmıştı işten. eve varınca ararım deyip aslı’yla muhabbete daldık. evi aramak aklıma geldiğinde saat gece yarısını geçmişti. hemen sarıldım telefona ve evi aradım. telefonda konuştuğum adam ismet’ti belki ama o sözler ve gökleri yırtacak güçteki o ses tonu ona ait değildi. aslı’ya durumu anlatıp evin yolunu tuttum. ismet, telefondaki adamı aratır bir halde karşıladı beni kapının önünde. bana ulaşamadığı için kızmasını haklı bulmuştum fakat yazdığı senaryolar benim kaldıracağım türden değildi. her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım yine de anlar beni diye belki. ben anlattıkça ismet uzaklaşıyordu, o uzaklaştıkça ben yalnız kalıyordum. ve sekiz yıllık hikâyemiz hiç de güzel olmayan bir sonla bitiyordu. bitti. o gecenin sabahında çıktığım o eve bir daha girmedim ve ismet’i son görüşümdü o soğuk mahkeme salonu. hava sıcak şimdi ve şu iki üç tane çakıl taşı denizde boşalttığım zihnimi doldurdu. düşünmek istemiyorum bunları. yüzmeliyim tekrar, açılmalıyım. bu sefer daha da çok açılmalıyım; zihnimde en ufak bir çakıl taşı kalsın istemiyorum.