şükela:  tümü | bugün soru sor
  • ruhlarını birbirine gösteren insanlar elbet bir gün buluşurlar ve afyondur ayrılıklar, sonradan patlar derdi babaannem. okumayı pek bilmese de radyodan bir şeyler dinlerken hatırlarım hep onu. durup dururken böyle güzel ve duyulmamış sözleri söylemekten büyük keyif alırdı. gençliğimin ilk yıllarında bana aşkı anlattığı bir zamanda ağzından çıkmıştı bu söz. çok şaşırmış, hayret etmiştim; nihayetinde okuma yazması yoktu. ruhlar, uhrevi meseleler üzerine çok hikayesi vardı anlatıp anlatıp bitiremediği. inançlı olması bu yönünü güçlü kılıyordu. onu çok sevmeme rağmen hiç inanmadım ruhlara, öte dünyaya. görmediğime, duymadığıma inanmak aklıma yatmıyordu. fakat babaannemin o romantik ve umutlu sözündeki ruhları uzun bir müddet düşündüm, anlamaya çalıştım. sonunda aşıkların birbirlerine gösterdikleri içlerinin adı oluyordu benim için ruh, ruhlar.

    üzerine toprak atılmış ölü bir bedenin toprağında açan çiçeğe konan bir kelebekti o. her konuşunda öptü çiçeği, çiçek toprağa verdi kelebekten aldığını, toprak ölü bedenin üzerinden yavaş yavaş çekilerek teslim etti aldığı emaneti. her gün gelen kelebek, her geldiğinde öperek uyandırdı ölüyü ve her öpücüğünde ruhunu kattı yavaş yavaş dirilen bedene. baharın haberciliğini bırakmıştı kelebek ve tek derdi; hülyasına kapıldığı bir bedeni uyandırmaktı.

    esaretin karanlığında ilk gecemi yaşıyorum, aramızda demir parmaklıklar var, aramızda dağlar, tepeler. birbirimizi görüyoruz, yan yanayız hatta. fakat demir parmaklıklar var yoğunlukla ve kim gardiyan, kim mahkûm belli değil. görebiliyoruz birbirimizi diye çok da dert değil. o soğuk duvarların ortasında sarılmak sana, tek derdim belki derdimiz, tek arzum belki de arzumuz. bir an sonra bir zaman bilmemek ne kötü. ruhum olsa acı çekerdi ama içim sıra vermezdi zaten. içimin acısı, ah. çocukluğum acıyı öğrenerek geçti. bu durumdan şikâyetçi değilim, bilakis mutluyum. mutluluğum acı çektiğimden ya da acı çekmemden ötürü değil, bu durumun bilincinde olduğum için mutluyum; anlıyorum, görüyorum, biliyorum.

    içimin, hadi babaannemin gönlü olsun; ruhumun dayanılmaz ağrılarında gördüm onu. gördüğüm an, insan değil de başka bir şey görüyormuşum gibi hissetmiş, bütün vücudum kaskatı kesilmişti. önümden geçip giden turuncu hırkalı kadın, güneşin sıcaklığı gibi bedenimi eritmiş ve ışığıyla karartmıştı gözlerimi. olduğum yerde kala kalmıştım. o günden sonra kendime bir türlü gelememiş ve geleceğimden de ümidim yoktu. çalıştığım yerin üç beş adım ilerisinde kendi ürettikleri kuru kahveleri satan ve aynı zamanda türk kahvesi servis eden dükkânda bir fincan kahve içmeye gitmiştim. sıkıntıdan çatlayacak gibiydim. bir gün önce yaşadığım tartışma, iş yerindeki aksilikler, hayattan bir nebze olsun keyif alamayışım, sıkıntılar, sıkıntılar; mutlak surette varoluş sancıları. bin bir düşünce içinde kahvemi hızlıca içip çıktım. kapının önünde bir müddet durup ne yapacağımı düşündüm. hiçbir şey yapmak istemiyordum. ne yazmak istiyordum, ne de çalışmak. deniz kenarında oturup temiz hava almak ve denizi seyretmek iyi fikir diyerek sahile doğru gitmeye karar verdim. çıktığım kahve dükkânın tam karşısında duran mağazadan çıkarken gördüm onu. o an dünyanın durduğunu çok iyi hatırlıyor ve bu duruma her şeyden çok inanıyorum. birilerine “dünya durdu, hiç kimse hareket etmiyordu, sadece o önümden geçip gidiyordu tüm yakıcılığıyla” desem, benimle dalga geçerler herhalde. ama durum tam da dediğim gibiydi: dünya durmuştu.

    o, içime nefes diye giren bir beyaz buluttu.
  • terkedilen yuva

    yaşadığım şehirde kışlar uzun sürer, yazlar ise nisbeten kısa. doğa buna adapte olmuştur. çiçekler geç açar. yılanların kış uykuları uzundur. bazan hiç uyanmazlar. kuşların göçü de mevsimlerin devinimine parelel bir seyir izler. kanada kazları güneyden kış daha bitmeden gelmeye başlarlar ve ilk iş olarak, geçen sonbahar’da terkettikleri yuvalarını tamir ederler. onu çiftleşip, dişinin yumurtlaması izler. kırlangıçlar da öyledir... her sene güneyden hicret ederler. yumurtadan çıkan ilk sivrisineklerle beraber göçlerini tamamlayan ilk kırlangıçlar yöreye ulaşır ve hemen kendilerine çamurdan bir yuva yaparak içine yerleşirler. yuvalarına çok düşkündür, kırlangıçlar. çoğu kere her ilkbahar başında aynı yuvaya dönerler ve kışın tahribatını tamir ettikten sonra yuvayı yeni nesil kırlangıç yetiştirmek üzere, hazır hale getirirler. kısa bir süre sonra 2-4 arası yumurta yumurtlayıp, kuluçkaya yatarlar. oldukça ilginçtir, kırlangıçları uzaktan izlemek. sivri sineklerin peşinde havada akrobatik hareketler yaparlar. çok çevik ve hızlıdırlar. yuva yapmak için neden bazı yerleri diğerlerine yeğlerler, bilinmez. ama genel olarak yüksek çatılı, önü açık binalarda, köşelere yuva yapmayı yeğlerler.

    benim garajın yan kapısı yüksek tavanlı değildir ama, önü açıktır. bir sabah baktım bir kırlangıç çifti çatının köşesine çamurdan bir yuva yapmaya çalısıyor. hayır dedim, kendi kendime.. buna izin veremem. sürekli kullandığım bir kapının tepesine çamurdan bir yuva yapamazsınız. hem görünüşü çirkin, hem de elimi uzatsam, yuvanın içindeyim. hiç uygun bir yer değil. uçun, gidin başka yerlere, binalara bakın. burası size göre değil, dedim ve daha yeni yapılmaya başlanmış çamur yuvayı yıktım. akşam döndüğümde yuva yeniden yapılmış ve nerdeyse tamamlanmıştı. sinirlendim ve öfke ile yuvayı tekrar yıktım. yuvanın başka yerde yapılması için başka ne yapabilirdim? kırlangıçlara karşı değildim elbette. ama garajın yan kapısı bence, bir kırlangıç yuvası için hiç de uygun bir yer değildi. bir kırlangıç olmadığım gibi, bu konuda bir kırlangıç kadar otorite de değildim ama, yine de benim gözümde kırlangıçların bu atılımı mantıklı bir kırlangıçsal etkinlik gibi durmuyordu. ben yuvayı bir kere daha yıkarken dişi kırlangıç garajın önünde havada tur atıp, duruyordu. bir ara tepeme dalışlar yaptığını bile hissettim. bana çok kızmış olmalıydı. o akşam daha fazla bir itirazla karşılaşmadım ve kapıdan geçerek eve girdim.

    ertesi sabah işe gitmek üzere garaja girecekken, baktım bizim kırlangıçlar yine aynı yere çamurdan bir yuva yapmakla meşguller.görünüşe göre sabahın erken bir saatinde yuvayı yapmaya başlamışlar. evin hemen arkasındaki gölden getirdikleri çamuru büyük bir ustalıkla işleyerek, bir gün içinde mükemmel bir yuva yapabiliyorlar. buna hayran kalmamaya olanak yok. tam elimle yuvayı tekrar yıkmak üzere iken, dişi kırlangıcın garajın önündeki beton yola konduğunu ve kanatları ile dövünerek, üzüntü ve düş kırıklıgını çok acıklı bir şekilde belirttiğini farkettim. hemen durup düşündüm.

    evet, kesin olarak bir kırlangıç değildim ve onlar gibi ya da onlar hesabına düşünüp, davranamazdım. bu hem onlara, hem de kendime haksızlık etmek olurdu. yuvayı yıkmaktan vazgeçtim. bana göre hiç de uygun olmayan bir yerdi ama, ben kimdim ki? bana mı soracaklardı kırlangıçlar, yuvalarını nerede yapıp, yaşamlarını nerede geçireceklerini? istedikleri yere yuva yapmak onların doğal hakkı değil miydi? ben buna müdahale etmemeliydim. hatamı anladım ve yuvayı yıkmaktan vazgeçtim. akşam eve döndüğümde yuva tamamlanmıştı.... garajın yan kapısını o yaz için battal ettim ve garaja ya arka kapıdan, ya da ana kapıdan girip çıkmaya başladım. garajı kullanmak biraz zor oluyordu ama, kırlangıçları mutlu ettiğim için bu zorluğa katlanmaya çoktan razı olmuştum.

    aradan birkaç gün geçti geçmedi, yuvada önce bir, derken iki ve üç yumurta belirdi. kırlangıçlar sürekli olarak kuluçkaya yatıyorlardı. bir süre sonra ilk yavru kırlangıç yumurtadan çıktı. simsiyah birşeydi. onu diğerleri izledi.

    kırlangıçlar bu garip yeri çok beğenmişlerdi. her sene nisan sonlarına doğru gelirler, sağını solunu tamir ederler ve kuluçkaya yatarlardı. her yaz, duruma göre, iki veya üç kırlangıcımız olurdu. yavru kırlangıçlar hızla büyürler ve anne ve babalarının nezaretinde uçmayı ve sivri sinek avlamayı öğrenirlerdi. yaz sonunda, sonbahar gelmek üzere iken, hep birlikte güneye doğru uçup giderlerdi.garaj yan kapısını ben yazları kullanmazdım. bundan yakınmadığım gibi, hoşlanmaya bile başlamıştım.. kırlangıçlar sanki bana ait yaratıklardı. ailemin bir parçası olmuşlardı. kışın özlerdim onları ve nerede olduklarını merak ederdim. her yaz başı dönerler ve beni merak ve endişeden kurtarırlardı.

    bir yaz başında yine aynı çift güneyden döndü ve dişi yuvaya dört yumurta yumurtladı. şimdiye kadar hep üç yumurta yumurtlamıştı. neden dörde gereksinim duydu diye düşündüğümü hatırlıyorum. bildikleri birşey olmalıydı. kırlangıç değildim ki ben.. nerden bilecektim.. bir süre sonra nedenini anladım. o sene sivrisinek boldu. ilk bahar çok yağmurlu geçmiş ve yöre oldukca sulak bir yaza girmeye başlamıştı. bizimkiler bundan yararlanarak, bir yavru daha büyütmek istemiş olabilirlerdi.

    ancak hiç beklenmedik bir sorunla karşılaştılar. yuva küçüktü. dört yavruyu birden barındırması zordu. nitekim bir süre sonra birinin yuvadan atıldığını farkettim. en küçük ve sıskaları kardeşleri tarafından kendilerine yer açılması için yuvadan atılmıştı. bir büyükbaba olarak buna izin veremezdim. hemen yavruyu yuvaya geri koydum. ertesi sabah yine aynı yavrunun yere düşmüş olduğunu farkettim. tekrar yuvaya koydum. kardeşleri onu bir daha yuvadan atmadılar. sanırım bu arada cılız yavru da biraz büyümüş ve güçlenmişti. kardeşleri onu artık iterek yuvadan atamıyorlardı. sonunda dört kırlangıç da, gelişti, büyüdü ve yuvayı terkeketti.

    yaz ortalarına gelinmişti. artık garaja yan kapıdan girip çıkabiliyordum. yuva boştu ve normal koşullarda kırlangıç çifti tarafndan işgal edilmiyordu. yuva, yalnız yavru çıkarmak içindi. yoksa kırlangıçlar geceyi ağaçlarda geçiriyorlardı.

    bir sabah garaja yan kapıdan girerken, baktım yuvada bir yumurta var. şaşırdım. bizimkiler ikinci bir kuluçkaya mı karar vermişlerdi? iki gün içinde yuvada iki yumurta daha belirdi ve ikinci kuluçka dönemi başladı. ben durumu uzaktan, merak ve endişe içinde izliyordum. yaz hızla tükeniyordu. kırlangıçlar bu yavruları ne zaman büyütüp, eğitecekler ve yanlarına alıp, güneye götüreceklerdi? yine de yumurtadan çıkan yavrulara büyük bir itina ile bakıyorlar ve onları iyi besliyorlardı. yavrular da hızla büyüyorlardı. bir iki hafta içinde iyice palazlanmışlardı. içimden becerecekler galiba dedim ve onları tebrik bile ettim.

    bir ara üç günlüğüne kısa bir seyahate çıktım. döndüğümde beni perişan eden acı bir manzara ile karşılaştım. kırlangıç çifti, hızla yaklaşmakta olan sonbahara yakalanmamak için, diğer yavruları ile birlikte yöreyi terketmişlerdi. içgüdüleri onlara hemen, daha fazla vakit kaybetmeden, güneye göçmeleri gerektiğini emretmişti. içgüdülerine karşı gelemezlerdi. mantıkları içgüdüleri kadar güçlü değildi, onların. yuvayı, içinde üç yavru ile birlikte terketmişler ve güneye uçmuşlardı..yavrular yuvada cansız yatıyorlardı. durumlarından şikayetci olduklarına dair en ufak belirti yoktu.tüylenmiş olmalarına rağmen yuvadan ayrılıp, kendi başlarının çaresine bakmayı düşünmemişlerdi. üçü de kısa ömürlerini yuvada, yumurtadan çıktıkları küçük köşede gecirmişler ve hiç yakınmadan, orada açlıktan ölmüşlerdi. bu acıklı manzara karşısında kendimi zor toparladım. gözlerimden akan yaşları durduramıyordum. itina ile cesetleri yuvadan aldım ve bahçenin bir köşesine gömdüm. yuvaya dokunmadım. nasıl olsa gelecek yaz başında kırlangıç çifti yuvaya tekarar döner ve bu keresinde daha dikkatli olurlar diye düşünüyordum.

    yanılmışım.... yıllarca aynı yuvayı kullanan çift, yuvaya bir daha geri dönmedi. nedenini bilmeme olanak yok. ben kimim ki? nerden bileceğim neden bir daha geri dönmediklerini. onlarla ilgili bildiğim hemen her şeyin yanlış olduğunu çoktan kabul etmiştim. belki de trajik koşullar altında terke zorlandıkları yuvaya dönmeyi kırlangıç ahlakı ve gelenekleri ile bağdaştıramadılar.. insan olsalardı, yavruları ile ilgili anıları tekrar yaşamamak için geri dönmediler, derdim. yalnız insanlar mı trajik koşullar altında, ellerinde olmayan nedenlerden dolayı kaybettikleri yavrularının anısından etkilenen ve onların ardından matem tutan?
  • beş yaşındayken küçük bir kuzum vardı o kadar seviyordum ki onu her gün sabah gizliden kalkıp ona biberonla süt içiriyordum. ancak bir gün batıya göç etmek zorunda kaldık ve sonra bir yıl sonra memlekete dedemin yanına gidince bir koçun beni peşlediğini gördüm 6.07 yaşlarındaydım muhtemelen ağlayarak kaçıyordum o koçtan, ve dayanamadım yere düştüm üzerime gelen koç suratımı yalamaya başladı sonra anladım ki bu koç benim küçük kuzum du.
  • bir hint masalına göre;
    kedilerden çok korkan, endişe içinde yaşayan bir fare vardır. büyücünün biri bu fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya baslar. büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. kaplan olan fare, sevineceği yerde avcılardan korkmaya baslar. büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. onu eski haline döndürür.. ve der ki ; "sen cesaretsiz ve korkak hayvansın. sende sadece bir farenin yüreği var. o yüzden ben sana daha fazla yardım edemem."
    ünlü yazar shakespeare, bu konuda şöyle diyor; "insanların çogu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için...
    düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için..
    konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için...
    yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için...
    unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için...
    ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için."
    hikaye alıntıdır. ilk başta okuduğumda çok anlamlı gelmişti, sonra durdum düşündüm de insanlar bazı noktalarda belki de korkmakta haklılar...
  • nişasta

    geri sayımın başlayacağı an için de mi geri sayıyordu ne.

    10'dan geri saymaya başlayacaktı meydanı dolduran kalabalık birazdan.

    gerçek olmamasını diliyordum içimden ama gerçekti işte. adam bildiğin ''ooooon'' diye başlayacak geri sayımın başlayacağı ânı kaçırmamak için de geri sayıyordu içinden. sesli saymasa da hareket eden dudaklarında sayıları okumak zor değildi.
    tanışalı 1 sene olmamıştı. ilk yılbaşı anımız ân be ân yazılmaya başlamıştı ve ortak anı havuzumuzda biriktireceğimiz hatıraların içinde önemli bir başlıkla anılmaya namzetti şimdiden.
    pişman olacağımı bildiğim halde gelmiştim işte. asla tam bir yetişkin olamacağını kanıtlayan o çocuksu hevesi fark etmemek mümkün değildi gözbebeklerinde. istisnasız tüm erkeklerin gasp etmek suretiyle edindiği ve sorumsuzca kullandığı bir ayrıcalıktı bu olgunlaşmamışlık.
    hayır desem surat asacaktı. şımarıkça küsecekti ama ''yooo küsmedim ya'' diyecekti. sinir bozucu bu soğuk savaş sürecini yaşamaktansa saat kulesinin önünde birikmiş ve son 6-7 saat boyunca kendini alkolle marine etmiş mayalı kalabalığa dahil olmayı yeğlemiştim. nişastaydım o an ben.. sevgilim gözlerimin önünde cıvıyordu. ve benim biraz mecburiyetten ve kaçınılmaz olarak da biraz da seçeneksizlikten mütevellit üstlendiğim mühim bir görevim vardı artık. yaşasındı. zorunlu gönüllüydüm, tanrım!!! alkolle seyrelmiş erkek arkadaşımın sulu kıvamını koyulaştıracak, kıvam arttırıcıydım ben. süreci çabucak gözden geçirdim. sızana kadar kim bilir kaç saat daha nişasta olacaktım.

    hava çok soğuktu bi de. çabucak üşüyen ve üşümekten hiç hazzetmeyen bir kadınım ben acaba ufak ufak zıplasam...
    ısınmama faydası olacağına kendimi ikna etmem saniye sürmemiştir vallahi. gel gelelim ilk hamlem başlamadan bitti ve botlarım gerisin geri asfalta yapıştı. koluma asılmıştı ve "hadiii! ''çok az kaldı. başlamak üzere!" derken biraz daha sertçe çekiştirdi kolumu.
    tarihi saat kulesindeki akrep ve yelkovanı takip eden kimse yoktu sanırım. tüm gözler meydana kurulmuş devasa led ekrana kilitlenmiş haldeyken, milattan sonraki 2018inci yıl başlamak üzereydi.

    bir yandan kolumu kurtarmaya çalışırken bir yandan gerilmiş yüzüne baktım göz ucuyla. coşku mu desem ne desem bilemedim. bildiğin deforme olmuştu, yanlara doğru gerilen yüzüne mi hayret etsem. ağzını edepsizce açışına mı kilitlensem. aynı kara delik benim ağzım olsa rakamla bile 10 diyemezdim sanırım. tanrım bir kadının oral davetkârlığı gibiydi ağzının şekli. gülünçtü bana göre. benim yüzümde gülünç durmayacağına kalıbımı basarım ama...seksi bir davetkârlık ifadesi olurdu kadında bu delik.

    kolumu nihayet bana iade etti ve ellerini var gücüyle havaya uzatarak zıpladı. bunun anlamı şuydu; 10'dan geri saymaya başlanacak an için kendi içindeki geri sayımı bitmişti.
    zıplamasıyla ''şimdiiiiii'' diye bağırması bir oldu..

    ''şimdiiii!''
    ayakları yere değer değmez meydanı dolduran kalabalıkla beraber haykırdı.

    ooooooon!
    herkes on derken ben aaahh! dedim ama nafile. ben bile duyamadım sesimi doğrusu. ağzımdan çıkan o ahhh! evde bıraktığım viski şişesini hatırlayışımla başlayan pişmanlığın dile gelişiydi. viskiye ağıt ahhhhh! ile başlamıştı. ahhhh! keşke viskiyi yanıma alsaydım diyecektim ki;

    ''dokuuuuuuuz!
    aradaki bir saniyelik zamanda konuşmaya çalışmak anlamsızdı. anlamıştım..

    "sekiiiiiz!" sinmiştim artık...

    "yediiii!" 3 saniye bile sürmemişti pes etmem...

    "altııı!"
    "şimdi"den başlayıp geriye doğru sayıyordu herkes. bir önceki sayıyı her söylediklerinde 1 saniye eksiliyordu zaman.

    ''beeeeş!"
    geleceğe ait bir âna geri geri ilerliyorduk.

    "dörrttt!"
    pasifik'te bir adada olsam kabaca 12 saat geçmiş olacaktı burdaki şimdinin üzerinden.

    ''üüüüüç!''
    tüm gezegen aynı anı farklı zamanlarda yaşıyordu.

    ''ikiiiiiiiii!''
    başlangıç için iki saniye daha geri gidecektik şimdiden itibaren.

    ''biiiiiiiiiiiir!''
    eeee dedim ben o an.. içimden dedim ama bu sefer. bazı tecrübelerden ders almak için 10 sn yeterliymiş demek dedim, ama yine içimden.. şimdi sıfırdan mı başlatıcaz zamanı...

    ''biiir!'' haykırışından sonra bi şey çekti dikkatimi ... kimileri ''sıfııııır'' diye bağırarak devam etti. sanırım yeni seneye sıfırdan geriye sayarak milat öncesi muamelesi yapmak niyetindeydiler. ve 2019 yılı şimdiden bir sene geride kalmıştı bile.

    ya da sıfır- bir - iki - üç diye saymak suretiyle geri sayım başlangıcına ulaşana kadar düz saymaya devam edeceklerdi. sonra geleceğe ait bir yılı başlatmak için yine ileri doğru saymayı bırakıp, şimdi ânından geri geri sayarak gelecekteki bi ânın başlangıcını, şimdi dedikleri bir anda geride bırakacaklardı.

    zıplamayı ihmal ettiğim için kendime kızdım. düşünmek ısıtmıyordu demek.
    evdeki viski şişesine kavuşmak 2018 yılının ilk dakikalarındaki yegane ve öncelikli tek hedefimdi.

    kim çocuğuna baki adını verirdi ki bir yandan. ismiyle seslenemediğim bir sevgilim vardı. hayır eksik oldu aslında. ismiyle seslenemediğim cıvık bir sevgilim vardı. sıfır ânında verdiğim bir karar ile ben rakamları sona doğru ilerlemek için kullanarak, baki'yi sonsuzluğa uğurlayacaktım. 2018 yılının ilk gününde, eve girmeden hemen önce karşıma çıkan ilk bakkaldan bir paket nişasta aldım ve anlamına o an sadece benim vakıf olabileceğim o nişasta paketini birazcık da gösterişli bir edayla hediye ettim eski erkek arkadaşıma. yeni yıl hediyesine ''bakakalanbaki'' anlara doğru geri saya dursun ben evdeki viski şişesine doğru hızla ilerlerken yavaşlayan zamanı hiç umursamadım...
    sonra ne mi oldu. ne olacaktı ki? içim ısındı yahuuu...
  • ahmet ve ben gecenin karanlığına aldırmadan adımlıyoruz yolları. ahmet, kederli bir sigara tüttürmüş. izmaritin ucunda arada bir yanıp duran ateş, kılavuzumuz misali yürüyoruz. yağmur yağıyor. emektar deri ceketim ıslanmış, dudaklarıma kavgaya hazır bir türkü düşmüş; zagreb radyosunda lili marlen türküsü; "marş söylemeden ölmek bize yakışmaz... " diye diye yürüyorum...
    yanıbaşımızda sahipsiz, aç ve sevgiye muhtaç köpekler gelip geçiyor. biz yürüyoruz. ne kavgaya, ne lili marlen'in hakkını verecek bir mücadeleye. tam tersi uyumak için evlere... önce ahmet ayrılıyor, "hadi cankuş görüşürüz" deyip demir kapıyı açıp içeri giriyor ve 5 katlı bir binanın içinde kayboluyor. yalnız kalıyorum. gece, yıldızlar, köpekler, dudaklarımda bir lili marlen türküsü ve ben... arada bir sevdiğim kız geliyor aklıma ama çabuk çıkıyor. bu saatte daimi düşünecek kadar sevememişim henüz... aldırmıyorum; yol belli eğ başını demişler. yürüyorum...
    az ötede bizim mert beliriyor. o da eve girecek belli ki; "kalyan, naber?" diye sesleniyor. "sus lan diyorum bağırma saat kaç haberin yok mu?" "kaç" diye soruyor, rakı kokan nefesiyle; "3 diyorum..." "olmuş mu o kadar yaa" diye ekliyor... oldu, oldu diyorum...
    "niye bu saate kadar dışarıda kaldın mert?" diye ekliyorum; "hadi ben kaldım, sen sanki darülezece'den mi dönüyordun? dedi... haklıydı mert, hazır cevaptı adam bir kere...
    "yok... kafam bozuktu biraz" diyebiliyorum;
    "yenge mi üzdü?" diyor,
    "siktir et boşver. hadi evine git" diyorum; mert, yırtılmaya yakın üç beş senelik kot pantolonun göt cebinden bir kısa marlboro paketi çıkarıyor... bir dal kalmış. güç bela paketten kurtarıp yakıyor... "şimdi biz eve gideceğiz, uyuyacağız ya..." "evet uyuyacağız" diyorum... "hiçbir şey değişmeyecek. sen gündüzün üçünde yürürken bile gecenin üçündeymişsin gibi yürüyeceksin" dedi...
    şöyle bir baktım mert'e; iyi geceler dileyip, apartman kapısından içeri girdim... merdivenleri çıkarken anımsadım;
    bu geceyi atlattık ama ya sabah? sabah seni atlatmak mümkün olacak mı? yo, yo olmayacak ve mert haklı çıkacak. sokaktaki sevgiye muhtaç, sevgisizlikten yakınan yırtıcı bakışlara sahip itler gibi biliyorum bu gerçeği.
    geçmeyecek, bitmeyecek. ikinci kata varmışım bir lili marlen türküsü yine yapışıyor dilime; "biz insanlar yemin ettik; imanımız var..."
  • gözlerini aynaya dikmiş bakıyordu genç adam. besbelli çirkindi. aksini idda etmemişti hiç bir zaman aslında, ama bazen daha çok hissediyordu . içinde bir şey acıyordu bazen. tanıyordu bu acıyı artık. geçeceğini bildiği ama insanın geçmesini istemediği türden bir acıydı bu. gözlerinin içine baktı uzun uzun. sorgulayacak bir şey bulamadı. insanın değiştiremediği şeyler vardı öğrenmişti artık. babasını daha iyi anlıyordu bu ara. zaten bir insan babasını daha iyi anladığını hissediyorsa canını sıkan bir şey var demektir.. gözleri aşağıya kaydı sağ kolundaki tek ve sarı bilekliğe takıldı. .. film şeridi gibi geçti.. 14.04.2001.. karaborsacı abi bagiriyor.. maça bilet.maça bilet. maça bilet... bilet lazım mı gençler ? 70 liramız var 3 kişi olur mu abi ilk defa geldik biz.. olsun bakalım hadi. al bakalım bu bileklik de hediyem olsun ilk defa gelmişsin madem uğur getirsin sana... bazı hatıraların dün gibi aklında olmasına şaşırdı. gülmek istedi gülemedi..

    çocukluğunu düşündü bir an. atanın kaleye geçtiği yılları. magnum un karne hediyesi olduğu yılları. tsubasa passwordu girmek için öğrenilen japon alfabesi, goal 3 ün final şifresi ıfcıbdede, aşırı ısınan atari adaptörü, bir jetona oyun bitiren tipler ,mahalle maçları , 9 aylık, kafacı mert.. sonra onu düşündü birden.. asansörde icilen birayi.. gülmek istedi gülemedi, ölmek istedi ölemedi...
  • bir deli abi...
    şimdinin dedelerine amca dediğimiz zamanlardı,mahallenin deli abisi yavru kedilerle konuşur onları beslerdi.deli gibi deliydi.kedilerde onu severdi ama görsen nasıl etrafında gezerlerdi.yemek isterdi komşu evlerden karnını gösterip , istediğini alınca doğru kedilere götürür onları beslerdi.kendisi zayıfca biriydi yüzü başka bir hayatta olsa anlamlı bir düzgünlükte bile algılanabilirdi.çok az konuşurdu.kısa cümleleri vardı.cümle yapılarıyla işi yoktu.yapılarla işi yoktu aslında.
    ilk mektepin ilk veya ikinci senesi karnımız zil çala çala eve dönüyorduk.o zamanlar aileler çocukları için ne az endişelenirlermiş meğer.güvenliydi gökyüzü,çernobil bile patlamamıştı daha.
    sokağın köşesini döndüğümüzde feryatlar bizi karşıladı.deli abi kendini yerden yere vuruyor kimse onu sakinleştiremiyordu.koynunda bir şey var onu gizleyip içinde muhafaza etmeye çalışıyor annesi gözleri kan çanağı çaresizce etraındakilerden medet bekliyordu.makedon göçmeni bakkal nesim amca deli abiyi kucakladı fakat kendine getiremiyordu.bir anda bakkal amcayı savurduğu gibi fırlatan deli abinin kucağındaki cansız kedi de beraberinde yere düştü.etraftaki manzara inanılmazdı.deli abi,annesi, bakkal amca,cimcime komşu kızı merve ve evimizin önünden, seslere koşup gelen kızkardeşim,üstü başı temiz sırtında çanta biz 2 okullu çocuk.
    herkes orda ama hiçkimse yoktu aslında inanılmaz ve ölümsüz bir andı.
    kucağından fırlayan araba altında kalıp ölmüş kedinin yanına kapaklanan deli abinin feryadı göğe yükselirken üstümüzdeki şaşkınlık yerini derin bir üzüntüye bıraktı ve biz de ağlamaya başladık.
    kime neye ağladığımızı bilmiyordum.bakkal amcanın gözleri kıpkırmızı olmuştu.kediye mi deli abinin üzüntüsüne mi yoksa neye? hala kesin cevap vermem mümkün değil.
    deli abinin "neden ki.neden öldürdünüz ki!" lafını hiç unutamadım.şimdilerde nerde ölüm haberi görsem bu cümle aklıma gelir.
    o gün 7 kişiydik bir de kedi.
    ilk ölen kedi
    ağlayan bizdik.
    bir tek ben kaldım hayatta
    bu hatıralarla başbaşa

    deli abi bir kediyi kurtarmak isterken çatıdan düşerek öldü 2 ay sonra.
    annesi kahrından 6 ay sonra gitti.öyle dediler hastalığına.
    cimcime merve kız 12 sene sonra kanserden
    kızkardeşim cancağızım 14 sene sonra trafik kazasından.
    okul arkadaşım mustafa mıstık geçen yıl kalp krizinden öldü.

    bir deli abi, bir kedi, bir sokak ,hep öyle kalsaydı.masal gibi.
  • duruyordu beyaz kız...
    savruk, umarsız, doğrusunu söylemek gerekirse çokça kaybolmuş.
    toplaması gereken bir evi, saçları, kafası, anıları, hayalleri vardı.
    uzunca bir süredir dağınıktı bunlar ve aslında dağınıklıktan hiç hoşlanmıyordu.
    bir kara oğlan,
    bu dağınıklığın üstünde kendine bir taht kuruyordu.

    not: 24.12.2017'de yazılmıştı.

    12.03.2018 12:19
  • güneş’in geceden kalan son hatıra olan soğuğu silmeye başladığı zaman: istanbul fabrikalar durağı saat 09:57.

    yaya yolunun bir ucunda 30 yaşlarında, hafif kıvırcık saçlı, üşüdüğü her halinden belli olan, esmer bir kadın belirdi. adımlarındaki ritimsizlikten kafasının son derece karışık olduğu belli oluyordu. bir anda elini cebine attı ve sigara paketini çıkardı. sürekli olarak sigaraya ihtiyaç duyuyor olmalı ki çantası olmasına rağmen sigarasını cebinde taşıyordu. hemen bir dal aldı ve büyük bir özlemle dudaklarının arasına yerleştirdi. sigara paketini tekrar cebine koyarken bir yandan da çakmağını yokladı. paketi koyduğu yerde elini iyice gezdirdi fakat çakmak yoktu. o an yüzündeki değişim çakmağı hep aynı yerde taşıdığını gösterir nitelikteydi. çakmağını unuttuğunu anladı fakat yine de son bir umutla diğer ceplerini de yokladı. yanılmamıştı…
    kadın, dudağında sigarasıyla yürümeye devam etti. yapabileceği tek hamle birisinden çakmak istemek olan bu kadın, gözüne kestirdiği bir adama ürkek adımlarla yaklaştı. tam hamle yapacağı sırada sebepsiz bir şekilde geri çekildi. çakmak isteyip-istememe tereddüdünün en derinden yaşandığı bir andı.

    karşı yönden gelen, siyah tellerle beyaz tellerin savaşında beyazların bir adım öne geçtiği saçlarıyla beliren 40’lı yaşlarında, az ama gür bıyıkları olan, 1.75 boylarında bir adam kadına çok yaklaşmak üzereydi. üzerinde açık renkli, ince bir ceket, ağzında henüz iki duman çekildiği belli olan sigarasıyla soğuğu hissetmediği belli oluyordu. omuzları düşük, kafası önde ilerlerken karşısında dudaklarında yanmayan sigarasıyla bir kadın çıkıverdi. evet, ben adamı incelediğim sırada kadın bütün cesaretini toplamış olacak ki bir anda bu adamın önüne çıkabildi. son derece kendinden emin bir ses tonuyla: “pardon beyefendi! ateşinizi alabilir miyim?” diye sordu. biraz önceki ürkekliğinden eser kalmamıştı adeta. kadınların anlam veremediğim ani değişimlerinden birine daha o an şahit oldum…

    karşısında gördüğü kadınla bir anda afallayan adam, “elbette” diye cevap verir vermez elleriyle iki cebini de yokladı. sağ cebinden çıkardığı çakmağı kadına uzattı. o an “ah salak kafam! neden ben yakmadım ki?” pişmanlığıyla çakmağı geri almak için bir hamle yapsa da artık çok geçti. yine de içini anlamsız bir heyecan kapladığı hissediliyordu. kadın sigarasını yaktı ve ilk dumanı büyük bir iştahla içine çekti. sigaraya o kadar susamış olacaktı ki çakmağı geri vermeyi 5-6 saniye akıl bile edemedi. içine çektiği dumanı verdikten sonra çakmağı adama uzatarak “ teşekkür ederim” dedi yüzündeki bir şeyleri başarmış olmanın verdiği gülümsemesiyle. adam çakmağı aldı ve “rica ederim” dedi. karşılıklı ufak bir kafa eğme suretiyle yapılan selamlaşmayla ayrıldılar.
    ikisi de yollarına devam ettiler bu olaydan sonra. kadın artık tedirginliğini üzerinden atmış, adeta sigarasının dumanıyla dans ediyordu. kafasındaki sorunlara kısa bir mola verdiği çok açıktı. adam ise omuzlarını kaldırmış, kafası yukarıda yoluna devam etti. üzerindeki o kendine güvensizlik gitmişti. çünkü o kadın, o kadar kişinin arasında kendisini seçmişti. erkek doğası gereği kendi seçtiğinin değil kendisini seçeni istemez mi hep? o an çakmağı yanında olmasa bile ateşi yeniden icat edebilirdi. belki de yıllardır sadece bir teşekküre ihtiyacı vardı. tıpkı kadının sigaraya olan ihtiyacı gibi…

    yolun iki ucunda kaybolurken bu iki insan, o an en çok ihtiyaç duydukları duyguları tatmin etmiş gibiydiler. duyguların bu kadar hızlı değişebildiği, çok bilinmeyeli, en kolay denklem; işte karşınızda insan…

    işte öyle...