şükela:  tümü | bugün soru sor
  • bu başlık, söyleyecekleri bir cümle kısalığında olamayan ve anlatacaklarını şiirin sınırlayıcı dünyasına hapsetmek istemeyen yazarlara gelsin.

    "hayat yalnızca bir s harfinden ibaret. doğduğunda insan önünde çizili bulur "s" şekilli yolunu. gençken onun dışına çıkmak için çabalar, farklılık arar kendince. sonra yaş ilerledikçe ve sorumluluk binince omuzlara, sarmaşığın dalları yavaşça tırmanmaya başlar benliğine. bir labirentte kayıpsındır aslında. labirentin diğer bölmelerine keşif yapmak istersin ama içindeki neyle karşılaşacağını bilememe kaygısı seni mıhlanmış çivi gibi sabitler bulunduğun yere -ve ancak olduğun yerde saymaya devam edersin. sabır adeta senin ikinci bir ismin olmuştur. "s" harfinden yolun dışına çıkmamayı öğrenmişsindir artık. yaşlılığın vücuduna misafir olmasıyla birlikte benliğine tırmanan sarmaşığın artık seni tamamen ele geçirmeye başladığını hissedersin. son olarak bir ses gelir kulağına fısıldar. tamam dersin artık bu sefer hayat bana bir sürpriz yapıyor ve ben çizginin dışındaki dünyayı keşfedebileceğim. o anda aslında "ölüm" gelmiştir ve içinde "s" yoktur."
  • kışı sevmem, yazın doğdum çiçeklerin içerisinde, kuşlar öterken ve ağaçlarda meyveler varken. şimdi aylardan aralık, hava soğuk ve yağmur yağıyor dışarıda. çorap giymemişim yine, zaten hiç giymedim, zaten sevemedim giyinmeyi. ne güzel elbiseler giyiniyor insanlar; bir kazak, yelek, altına içlik ve bir çift çorap. sevdim oysa çıplaklığı. ne güzel takıyorlar maskelerini insanlar; güzel bir ses, kırıtma, gülümseme, yalanlar, yaşamadıkları ama yaşadıklarını iddia ettikleri hisler üstelik kendi içlerine de yalancı sözler... kışı sevmiyorum öyle işte. yazın doğdum dedim ya. tüm tabiatın giyinik olduğu fakat insanların en çıplak gezdiği zamanlarda.
    ruhum çıplak, aklım çıplak ve safsın diyor gecenin karanlığında yağan yağmur kulaklarıma. ayakların çıplak diyor bir adam odama girmişken henüz ve oturmamışken müdür koltuğuma. hep oturur ve yine oturacak; zararı yok diyorum, zaten müdür değilim diyorum.
    başkası girsin istiyorum artık o açılan kapıdan. yaz olmuş, kış olmuş farketmesin ya yağmur yağsın ya tipi olsun kulakları kesen ve ben o kapıdan çıkayım bir daha geri dönmeyecekmiş gibi dönmeyeyimde. sıkıldım hem kıştan hem yağmurdan hem yaşadığım şehirden.
    az kaldı dayan diyorum, dayanacağım ve zaten seçeneğim yok.
  • insan denen muammayı çözmeye çalışmaktan bıktım!
  • ve sen uyanıyorsun istemediğin bir anda ve istemediğin bir saatte, istediğin adamın kollarında. hani sokakta yürürken birisi sana bakar ve hissedersin ya, bir kafede otururken bir çift göz seni süzer ve önündeki kitaba odaklanmış olsan bile kafanı kaldırır bakarsın ya, işte öyle bir hisle uyanıyor ve öyle bakıyorsun özlemle buluşan gözlerime çünkü sen uyurken seni izliyor ve saçlarına dokunuyordum, biraz rahatsız mı ettim ne? bir şey yok canım, sen uyu... sarılıyorsun sonra bana ve sımsıkı sarılıyorum hani biraz daha sıksam nefesin kesilecek, o derece sarılıyorum çünkü sarılmayı severim biliyorsun. uyumalıyım çünkü seni seyretmeye devam edersem sabah yüzüm gözüm şiş kalkacağım ve yorgunluktan sana kahvaltı hazırlayamacağım. tamam yatıyorum. nefesini nefesime çektikten sonra uyku ilacım olacak nefesin. her gün kahvaltı hazırlayamam belki, bazı günler ise yapabilirim, bazı günler sinirli olabilirim ama sana yansıtmam, susarım ve sen anlarsın sen de susarsın, her şey susar, tüm evren susar, dizlerime yatarsın belki o anda ve ben yüzünü okşarım.
  • kainatın, bu, sularla kaplı, mavi nazar boncuğunun kadim misafiri olan insan, bir hikayesi olan ve bir hikayesi olduğunun farkına varabilen yegane tür olarak, dünyaya da anlam kattı bir bakıma. tanrı, insanı balçık çamurdan yaratmıştı. kader denen heykeltraş ise sabırla bu ham çamuru, çekiç çekiç, yaşantı yaşantı işledi ve her bir insanın hafızasına bir bandrol yapıştırıldı; hatıralar diye; bir insanın ham çamurdan, böyle bir heykele nasıl dönüştüğünün hikayesi. beni ben yapan, seni sen yapan ve onları onlar yapan çekiç darbelerinin kaydı. bu yüzden önemlidir hikayeler; karşınızda gördüğünüz insanın nasıl oluştuğunu, nasıl imal edildiğini gösterir.

    çünkü, bir insan hikayesi kadar anlamlı, hikayesi kadar vardır: bu yüzden beethoven sağırlığıyla, einstein öğrenciliğindeki başarısızlığıyla, cahit sıtkı, "dante gibi ortasındayız ömrün" demesinden, yanlızca bir sene sonra ölmesiyle, steve jobs evlatlık olmasıyla, nizamülmülk okuma yazmayı kırk yaşında öğrenmesiyle hatırlanır. ve hikaye olmadan, insana gerek yoktur.

    dövme yaptıran birinin, iğne darbelerine dayanabilmesi gibi, insan, yaşadıklarının indirdiği çekiç darbelerine dayanabilirse, ancak o zaman ortaya göz kamaştıracak bir resim çıkar. general rustendorf bu yüzden "eğer acı sizi öldürmüyorsa daha da güçlendirecektir" der. çünkü, kaidemizi parçalayamayan her darbe, büstümüzde bir ahenge sebep olacaktır. adına "hayat" dediğimiz bu bağımlılık yapan, zehirli serüvende de, kendisini, duruşunu bozmadan kader denen haykeltraşa teslim edebilen modeller ayakta kalacaktır. çünkü, tanrı yarattığını yoğurur...
    (bkz: paradigma)
  • - söyle, diye fısıldadı, bana eziyet etmek çok mu hoşuna gidiyor? ben senden nefret etmeliydim. birbirimizi tanıdığımızdan beri bana acıdan başka bir şey vermedin...sesi titredi, kendisi bana doğru eğilerek başını göğsüme yasladı.- belki, diye düşündüm, sen beni işte bunun için seviyordun: sevinçler unutulur, acılar asla!...

    mihail yuryeviç lermontov - zamanlarımızın bir kahramani