şükela:  tümü | bugün
  • bed gecelerde açıp okumayı umduğum güzel başlıktır ve gelecekten gelen bir edit girmeyi çok istiyorum bu başlığa.

    not: bed zamanlar sözlük ve aslında bu başlıktan da umudum yok. neyse kalsın buralarda...
  • life becomes more meaningful when you realize the simple fact that you''ll never get the same moment twice.
  • akçaburgazlı yekta'nın mahkeme kararını aldığında söylediği mezmurdur - turgut uyar

    önce onların yanında çok iyi yüz gördüm.
    beni kapıdan karşılayıp ağırlarlardı.
    sofralarına konuk ederlerdi.
    onlar iki kişiydi ben birdim.
    bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. kapılarını kapım bellemiştim.
    evlerinde oturacak yerim vardı.
    önce onların yanında çok iyi yüz gördüm.
    evleri gürültülü şehirden iki bin ayak uzaktaydı.
    tahtadan yapılmıştı.
    beni kapıdan alırlardı, -hoş geldin- derlerdi, onları sevindirirdim.
    birlikte yaşıyorlardı, çocuksuzdular.
    birinin adı gülbeyaz'dı, o kadındı, öbürünün adı sinan'dı, o erkekti.
    ben otuzunda yekta'ydım,
    akçaburgazlıyım, oradan geldim,
    herkes bir yerlidir çünkü, ben, yekta bunu pek hoş buluyordum.
    sonra az ışıklı odalarına çıkardık. bana yeniden -hoş geldin yekta, bizi
    sevindirdin senin yanında birçok şeyleri hatırlıyoruz- derlerdi. serin
    örtülü minderlere oturmak için ayakta dururduk. beklerdik, perdeleri
    beyaz nakışlı olurdu. halıları bütün odanın döşemesini usulca mor mor
    örterdi. patlıcan örnekleri ve turuncu güneşler vardı üstünde.
    birden hepimizin aklına o denizler gelirdi. ayakta durmayı istemezdik. serin
    örtülü minderlere otururduk.
    bana -serin örtülü minderlerimizin üstüne otur- derlerdi.
    bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. evlerinde oturacak yerim vardı.
    tütün sunarlardı.
    bir dinlenme zamanı kadar birbirimizi duyardık. alışmak için zorluk çekmezdik.
    çünkü karşıt yerlerimiz kalmamıştı bilirdik. girintilerimiz çıkıntılarımız
    uygundu. sussak da ses çıkarmazdık.
    karanlık her yere girerdi. çünkü her yerde gece olur, ben, yekta bunu pek hoş
    buluyordum.
    karanlık, serin örtülü minderleri sarmalayan az ışıklılığı altedemezdi. çünkü
    biz öyle bellemiştik. halı da az ışıklı kalırdı, onun güneşleri,
    patlıcanları da, minderlerin serinliği de. az ışık, bizim, yani onların ve
    benim, yekta'nın, kaçtığımız yer değildi. birbirimizin ışıktan kaçıracak
    yerlerimiz yoktu. az ışıkta da çok ışıkta da değişmezdik. hep tıpkı
    kalırdık.
    orda buluşmayı severdik yalnız.
    sarı bir kuşları vardı.
    adına kanarya derlerdi. küçük bir kafeste odayı doldururdu.
    «ama ben onların ölümlü, yanılgan insan,
    geçen ve bir daha geri gelmeyen bir rüzgâr
    olduklarını unuttum. »
    çünkü unutmak bana göreydi.
    çünkü ben de ölümlüydüm. ben, yekta, bunu pek hoş buluyordum.
    bu unutmak değildi, içinde olmaktı onun.
    önceleri daha iyi mi idi, bilmiyorum.
    gidip geldiğim,
    durulduğum koyu geceler vardı. yıkık değildim.
    yıkılıp yeniden kurulmamıştım ama, yıkık değildim.
    gaz lâmbaları yakardık,
    ensiz çalgılar çalardık geceye.
    tekliğimiz ayışığına boğulur giderdi.
    teker teker üçer kişi olurduk. öyle de iyiydi.
    ben ona, gülbeyaz kadına, eski yalnızlığımı söylerdim.
    ben söyledikçe eskirdi,
    uzaklaşırdı.
    onunla. gülbeyaz'la bakışır ısınırdık.
    sonra yanılgan insanlığım başladı.
    birinde üç gece dört gündüz orada, evde kaldım.
    üç gece dört gündüz sinan'ın yatağında kaldım.
    gülbeyaz'la allanın emri olduk.
    ne o beni kandırmıştı,
    ne ben onu baştan çıkarmıştım. ikimiz de bildiklerimizin ötesine,
    bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik. bir noksanlığı vardı sanıyorduk
    bütün olanların belki. ama aslında bütünlüklerimize bahaneydik. sinan
    uzaktaydı. sinan çemberimizin dışındaydı. sonra ne bulduk.
    süregeldikçe kutsal gibi,
    kesildikçe kirli, utandırıcı.
    ama utancından kaçmayı biliyorduk.
    kutsal gibiliği üç gece dört gündüz kurtlar gibi bizi kovaladı.
    sonunda öyle bulduk.
    utandırıcılığı öbür insanlardan değildi.
    karşılaştırmadan değildi.
    birdenbire kendi boşluğundandı,
    gelip geçen avutuculuğundandı. beklemesi vardı.
    kanaryayı görmek ayaklarımızı dolaştırıyordu.
    minderler serin değildi artık. ben, yekta, bunu pek hoş bulmuyordum.
    ama dördüncü gecenin yalnız sabahında yine,
    o, gülbeyaz
    benim ilk aklıma gelendi.
    o kıyıdaki denizlerin mavişiydi artık.
    önce ve birden değişen dağlar oldu.
    istemek ve vermek başlamıştı çünkü.
    alamamak başlamıştı çünkü.
    gitgide düzelirdi biliyorduk.
    bunu bekliyorduk.
    yeni yeni yerler bulmuştuk birbirimizde
    onunla, yani gülbeyaz'la ben.
    kaybettiğimizi bir zaman unuttururdu.
    bir zaman yerine yenilerini koyardı
    artık çok ışıktan kaçıyorduk. gizleyecek yerlerimiz olmuştu birbirimizden.
    hem ikimizin ondan, yani sinan'dan, hem birbirimizden.
    yine bir eksikliğimiz tamamlanmıştı galiba. iyice seçemiyorduk ama,
    anlıyorduk. uzun yaz gecelerinin durgunluğunu, geniş yapraklarının salıntısı
    ile tamamlayan gizli bitkiler gibiydik. kaçmamız telâşlı değil
    sevindiriciydi önce. ben o zaman, tanrının, benim yapıma kattığı tatların,
    bende ötedenberi durmakta olduğunu, daha ötelere kadar da durmakta
    süregideceğini farkettim. bu beni kendi yanımda yüceltiyordu. gülbeyaz benim
    toprağımı işleyen, kazmaydı. günah olamazdı yaptığımız. ben onun çeliğine
    göreydim ancak. biz her şeye inanmıştık. her şey bizi inandırıyordu ama,
    o'nun, gülbeyaz'ın yanına artık,
    serin minderlerde oturmaya gitmiyordum.
    akşamüstleri yakıcı kırlardan suvata inen kır hayvanları gibi gidiyordum.
    kapıları benim çeşmemdi.
    ekmeğimi edindiğim ocaktı.
    bir bu benim dengemi sarsıyordu.
    beni. ateş sıcağında kavuruyordu.
    suvata inen yanık kır hayvanları gibi gitmemeliydim.
    kapısı ekmeğimi edindiğim ocak olmamalıydı.
    benim bu kavurgan sanılarını belki gizlediğimizdendi.
    inandığımı kurtarmalıydım.
    beni bulup çıkaran, ekleyip bütünleyen,
    bu duyguyu -kurtulursa eğer bu güçlülüktü-
    arı duru etmeliydim, temizlemeliydim.
    önce onlardan çok iyi yüz gördüm.
    beni elimden tutar belliyordum.
    ona, sinan'a -bizi kov- dedim.
    onun kovduğu bizi ödeyecekti.
    onun gözünde kovulmuş olacaktık ama, biz kendimizi kutsanmış belleyecektik.
    o, sinan bizi kovmadı.
    insanların adaletini, yani öcü, aramaya başvurdu.
    bizi yakaladılar.
    yani gülbeyaz'ı ve beni, beni. akçaburgaz'lı yekta'yı. otuzunda.
    yargıçların katına diktiler umudum nerdedir.
    bizim inanarak ettiğimizi yerlere çaldılar, ululuğu nerdedir.
    biz onu bulmuştuk, tükürdüler.
    bizi kirlettiler, yazıklar oldu bize.
    benim donumu ve gülbeyaz'ın donunu
    ve yattığımız yatağın örtüsünü
    yüreksiz kişilere gösterip onları güldürdüler.
    halbuki biz o örtülerde yatarken,
    aklımız en ulu yerlerdeydi gücümüz.
    biz o zaman yaptıklarımızın günahını değil, yüceliğini biliyorduk. bu, iki
    gücün bir yeniye varması, bir yeni yaratmasıydı. bu çiftleşme değil
    tekleşmeydi. tekleşmenin bir yönüydü. yazık bize. o zaman bütün insanlara
    inanıyorduk. yıkmak istediler yıktılar. yazık bize. herkesin bir gün
    ağlayabileceği, herkesin varamadığı için kutsallığını bulamadığı bir yere
    götürüp, yüreksizleri güldürdüler, bizi alçaltıp ağlattılar. yazık bize.
    olsun yaptılar şimdi kime sığınalım.
    nereye gitsek o yıkıntı bizimle artık.
    yeniden kursak korkarız.
    bu yıkıntı toz duman. donumuzu gösterdiler.
    yazık bize şimdi nereyi tutalım.
    hangi yolu belleyip oraya düşelim.
    önceleri onlardan iyi yüz görürdüm
    bana elmadan sıkılmış sular sunarlardı.
    serin minderleri vardı, ben, akçaburgaz'lı yekta, cahil çocuksuz, bunları
    pek hoş bulurdum.
  • lütfen yarın daha az öfkeli daha fazla saygılı ve hoş görülü uyanalım. birbirimizden nefret etmeyelim artık.
  • her çocuk özeldir.
    (bkz: taare zameen par)