şükela:  tümü | bugün
  • düzgün yaşayabilmek için şart olan eylem. hatta yaşayabilmek için şart olan.

    zannetme ki aklından uzaklaştırmak için canını yakmaların ve çığlıkların yarın birgün seni öz mukateleye mecbur etmeyecek. önlemini ya şimdi alırsın ya da kanserli bir hasta gibi günden güne eriyişine tanık olursun.
  • kendim de dahil pek çok insanın zorlandığı bir şey geçmişi geride bırakmak. bunun başlıca sebeplerinden birinin de yaşanan olayların, duyguların bir dahası olmayacağını zannetmek olduğunu düşünüyorum. insan hem kendisinin tekrardan geçmişte kalan yaşanmışlıklar kadar güzel şeyler yaşayamayacağını, hem de hayatına dahil olacak yeni kişilerin ona güzel şeyler yaşatamayacak olduğunu düşünüp sürekli bir geçmişe özlem duygusunu içinde taşıyor. ayrıca tüm bu düşüncelere sahip insan, hayatına yeni girecek kişilerin de kendisiyle benzer hislere sahip olduğunu düşündüğünden, onlara yaklaşımını da buna göre belirliyor ve ortaya durmadan geçmiş olayları anımsayan, ah eden, iç çeken, üzülen ve “ben tek başıma çok güçlüyüm.” cümlesini dilinden eksik etmeyen kırılgan ve içe kapanık bir insan profili çıkıyor.

    bittiğini sandığımız bir şeyi sürekli dile getiriyor, onun hakkında konuşmaya yer arıyor ve o şeye karşı herhangi güçlü bir duygu hissediyorsak o şey muhtemelen bitmemiştir. geçmişi geride bırakmak, onu asla hatırlamamak değildir elbette. geçmiş, şu anımızı ve geleceğimizi şekillendirir fakat bu özelliğinin dışında her anımızda bizimle birlikte geliyor, bizi rahatsız ediyor, geleceğimize dair umudu sorgulamamıza neden oluyor ya da şimdimizi geçmişe dönük yaşatıyorsa orada büyük bir sorun var demektir. insan bu noktada bir çözüm arayışına giriyor ve hem kendi hayatına yeni şeyleri sokmak istiyor, hem de bunu eskiden kopmadan yapabilmenin yollarını arıyor. bu kısımda devreye kişinin kendini kandırması giriyor ve kişi, kendini kısa süreli bir memnuniyet hali içinde rahatlamış hissederek hem geçmişinden kurtulup onunla barıştığını, hem de yeniliklere açık bir konuma eriştiğini sanıyor.

    bir dönem hayatımızda en üst seviyede yer etmiş bir kişiyi, hayatımızda biraz daha az yer edecek ama yine de yer edecek bir konuma koyup geçmişi geride bıraktığımızı ve hayatımızda artık yeni bir sayfa açabileceğimizi düşünüyoruz. ben insanın hayatında bembeyaz bir sayfa açabileceğini düşünmüyorum; bir tarafına yazı yazılmış bir kağıdı ters çevirdiğimizde arkasında yazılanların, sayfanın bembeyazlığına izin vermediğini görürüz fakat bu her zaman kötü bir şey değildir. yukarıda da bahsettiğim gibi geçmiş şu anımızı ve geleceğimizi şekillendirmeye devam eder fakat bunun iyi ya da kötü yönde olup olmayacağı bizim elimizdedir. ne diyordum? bir dönem hayatımızın merkezine koyduğumuz kişi ya da kişileri hayatımızdan çıkarmak yerine onlara yeni anlamlar yükleyerek hayatımızda kalmalarını sağlıyoruz. peki bunu neden yapıyoruz? çünkü bir şeyin bitmesi, yeni ve güzel bir şeyin başlaması anlamına gelmediği takdirde çok korkutucu görünüyor gözümüze (yeni bir ilişkiye başlayacağını garantilemeden o an yaşadığı ilişkiyi bitirmeyen insanları örnek verebiliriz sanırım bu duruma.). “yok” kavramına alışamıyor ya da bunu anlayamadığımız için ondan korkuyoruz. bu, ölümü getiriyor aklıma. ölümü anlamak ve anlatmak hangimiz için kolay? kafamızda bir yere oturtamıyoruz onu değil mi? bu yüzden de düşünmekten kaçınıyor ve öleceğimizi bilerek fakat düşünmeyerek yaşıyoruz. geçmişte kalması gereken şeyleri şimdimize daha başka konumlara koyarak taşımayı da biraz buna benzetiyorum ben. bunun, içinde bulunduğumuz ana ve geleceğimize zarar vereceğini bildiğimiz halde düşünmeden, bunu düşünmenin vereceği acıdan kaçınarak, yani kaçarak ve kendimizi kandırarak yaşıyoruz. bir yara bandıyla kapatıyoruz geçmiş yaramızı ama o yara bandını kaldırmaya korkuyoruz. çok bilinen bir benzetmedir bu bitirmeyi anlatmak için; yara bandını çeker gibi aniden çekmek gerektiğinden bahsederiz fakat hiçbir zaman o yara bandını aniden çekmeye hazır hissetmeyiz kendimizi ve bu yüzden bitmesine izin vermektense farklı biçimlerde sürdürmeye devam ederiz. bunu yaparak sözde acıdan kaçıyoruzdur ama aslında yaptığımız anlık ve çok büyük bir acıdan kaçıp onu zamana yayarak katlanılır kılmaktır. bunun en güzel örneği bitmiş bir ilişkiyi arkadaşlık olarak sürdürmek, merkezdeki bir insanı bir şekilde hayatımızda var etmek. milyonlarca kişi içinden sadece tek bir kişinin arkadaşlığına ihtiyaç duyduğumuz için mi yapıyoruz bunu? yoksa o kişinin herhangi bir şekilde hayatımızda var olmayacağı fikri bize katlanılmaz geldiği için mi? bir başka örnek de belirsizlik içinde sürdürdüğümüz ilişkilerimiz. bunun örneklerini sık görüyor, anlıyor fakat iyileştiremiyorum. ilişkilerimize bir isim vermekten kaçınıyoruz çünkü isim vermek diğer ihtimali yok etmek oluyor ve hayatımızda kalmasını istediğimiz kişiyi geçmişimizin bir parçasına dönüşme yoluna sokuyor. geride bırakmak ve bir şeyin bitmesi korkunç geldiği için de bir belirsizlik içinde kendimizi yıpratıyor, yine de bunun, o şeyin bitmesinden daha iyi olduğunu düşünüyoruz. geçenlerde bir tanıdığım duygusal yakınlık hissettiği bir kişinin fotoğraflarında bir başkasıyla yakın olduğunu gördüğünü ve bunun ona rahatsızlık verdiğini anlatıyordu. öyleyse neden hala o kişiyle ilişkisini kesmediğini ya da onunla duygularını paylaşmadığını sorduğumda vereceği cevabı tahmin edebiliyordum. eğer kendini açarsa onu kaybedebilirdi fakat açmadığı için de ne arkadaş, ne sevgili olabiliyorlardı. neticede bir anlık yaşanan bir yakınlaşmayı her gün hatırlayıp umut etmeyi, yani belirsizliği seçti; geride bırakıp yoluna devam edemedi. belki burada biraz da yeni olandan korkmamızla alakalı bir şeyler vardır fakat tanıdığım o kişinin yaptığını yapmadığım ve aniden bitmesi için hamlede bulunduğum zaman hissettiğim pişmanlığı düşününce bu yaptığına anlam verebiliyorum. bu anlık pişmanlığın ve korkunun doğurabileceği bir sonraki davranış ise hızla çekilen o yara bandını yerine yapıştırmaya çalışmak. bunu zamanında ben de çok yapmıştım fakat ne bir şeye çözüm oldu, ne de benim hayatım daha iyi bir noktaya ulaştı.

    bu yazıyı bir çözümle sonuca bağlayacak bilgiye sahip değilim. geçmişi geride bırakmak için kollanan o şüpheli doğru zamanın kolay kolay gelmeyeceğini biliyorum ama. geride bırakmak yerine sürüklemenin ise bize ve çevremizdekilere zarar verdiğini de biliyorum. zamanında katıldığım bir konferansta, bir psikiyatra toplumun kırılmış güveninin, bunca güvensiz insanın nasıl iyileştirilebileceği sorulmuştu. psikiyatr; “bilmiyorum, keşke bilsem. dünya daha güzel bir yer olurdu o zaman.” demişti. işte ben de bilmiyorum, keşke bilsem, belki tüm dünya değil ama benim ve sevdiklerimin dünyası daha güzel olurdu o zaman.
  • bu çok kolay olabilen bir durum değildir her zaman. içinde bulunduğunuz ortam, yaşananlar, ruh hali gibi bir sürü değişkenin etkilediği bir şey. insan kendini en son nerede huzurlu, mutlu, iyi, güzel görmüşse oraya döner. bu çok doğal bir psikolojidir. bu ilk anda iyi gibi gelse de takılı kalmak orta ve uzun vaadede memnuniyetsiz, yeni bir şey hissedemeyen, yaşayamayan saplantılı biri yapacaktır. bırakabildiğinde ise daha özgür, yeni hikayelere yelken açabilecek iyi bir ruh halinde insan. yaşananı yaşandığı zamanda bırakmak sağlıklı olandır.