1. tarih kitaplarinda yazan ataturk tarafindan denilen cumle. bizden bir sey alamazlar, umduklarini bulamazlar anlamindadir. dusmana toprak parcasi vermeyecegimizi bildiren, ne bir eksik ne bir fazla gidemeyeceklerini ima eden cumle.

    bazen komsu ya da misafir icin de kullanilir.
    - safiye, komsular geldi, aclar galiba, ne ikram edecen?
    - yok evde agza atacak lokma, geldikleri gibi ac ac giderler.
  2. - komutanim, anzaklar taarruza gectiler, uzerimize bumerang diye yeni bir silah yolluyorlar, kacalim efendim!
    - merak etme huseyin cavus, geldikleri gibi giderler...
    - ama cok yaklasti efendim her an carpabili... aha falso aldi.... geri donuyo .... komutanim?
    - yaa yaa.....
  3. öngörünün, azmin ve kararlılığın göstergesidir. bugün böyle bir inanç önemini yitirmiştir artık. atatürk bu sözü söylerken sadece fiilen buraya gelmelerini ve gitmelerini anlatmaz aslında. ancak iş budur ki, fiilen kovulan düşman fikren ve zihnen gelmiştir. bu megaloman kültürün kaynağı, doğu kültürününün anlamını bilemeyen batı kültürüdür. aslında efektif olarak ne idüğü belirsiz kitleleştirici amerikan kültürüdür.

    umuyoruz ki bilincimiz onlar gibi olmadan kendine gelir ve umarım ki geldikleri gibi giderler.
  4. ata'nın birden hatırladığım sözü. bugün sol frame'de şöyle bir görünse ne güzel olurdu.
  5. müttefikler çanakkale'yi 1915 ortalarında geçemeyip dönmek zorunda kaldılarsa da 1918'in kasımı'nda gemileri, 3,5 yıl önce topla tüfekle geçemedikleri çanakkale'yi rahatça geçip haliç'e demir attılar. bunun üzerine de mustafa kemal paşa'nın bu gemilere bakarak kullandığı cümle.

    benim buradan anladığımsa, gemiler rahatça gelmiştir haliç'e, top tüfek kullanmadan, ve öylece de gideceklerdir işte, yani "nasıl gelirse öyle giderler" gibidir bu cümle, gelip gitme değil, nasıl gelip nasıl gittikleri üzeredir. ne bileyim, belki seçimle gelen seçimle gitmelidir gibi bir anlamı vardır mesela. ya da haydan gelen huya gider gibi. yani ne değil nasıl sorusuna cevap bir cümledir.
    ayrıca çok güzel bir cümledir, hani böyle insanın içine ümit verrcesine güzel...

    -abi, dertler bini aştı,
    -geldikleri gibi giderler hacamat...

    ne güzel.
  6. mustafa kemal bu cümleyi söylediğinde söyleyeceği şeyin olacağına inanıyordu. ancak "kemalizm" ya da "atatürkçülük" konusunda bazı gerçekleri bilmeden mustafa kemal'in ağzından çıkan başka sözleri bu cümlesine karşı antitez olarak kullanmak da mümkündür. ne var ki, mustafa kemal'in düşünce yapısı, çevresindeki bazı insanlardan farklıydı. şu gerçek ki; paşa dahiydi.

    mustafa kemal yalnız bir devlet adamı ya da başarılı bir kumandan olmaktan öte, bir gerilla reisiydi. gerilla savaşının nasıl olacağı konusunda tecrübe sahibiydi. zira başına atandığı birlikler, tümenler, tugaylar vs. zaten çoğu zaman oldukça az ve yetersiz askerden oluşuyordu. buna rağmen filistin'de başarılı bir savunma örneği göstermiş, gizlice savaştığı bazı bölgelerde de düşmanı yenemese de en azından geçici bir süre için durdurmayı başarmıştı. osmanlı ordusu tükenmişti. askerler tecrübesiz, bilgisiz ve çoğu da isteksizdi. çanakkale müdafaasının başarı ile sonuçlanması bu gerçeği değiştirmez. çünkü çanakkale'de erler değil yürekler savaşmıştı.

    mustafa kemal'in -ve bazı arkadaşlarının- gerilla savaşındaki tecrübesi kuşkusuz o dönem osmanlı askeri yapılanması içindeki siyasi akımlardan kaynaklanıyordu. mustafa kemal ülkeyi yeniden ayağa kaldırmak isteyen bir grubun mensubuydu ve bunun yolunun "topyekün savaş" olmadığının farkındaydı. topyekün savaş ülkeyi geriye götürmekten daha fazla bir işe yaramayacaktı -ki öyle de oldu. yine de askerlikteki ilk şart üstlerin emrine uymaktır ve mustafa kemal bu konuda eleştiriler getirse de emre itaatsiz sayılmazdı. bu yapılanma günümüzde "gladio" adıyla anılan yapılanmaya benzer. belki de nato bu yapılanmanın başarısından ilham alarak böyle yapılar kurdurmuştur.

    mustafa kemal'i bolşevik cumhuriyeti ile olan ilişkilerinden dolayı "komunist", abd yöneticilerine gönderdiği mektuplardan dolayı "emperyalist", almanya ile olan yakınlığından dolayı "nazi" diye adlandırabilir isteyen. ancak şu gerçek vardır ki, o dönemin türkiyesi parasız, silahsız, askersiz, üretimi olmayan, nüfusu azalan, moralsiz bir ülkeydi. nüfusun çoğunu yaşlılar oluşturuyordu (çünkü gençlerin çoğu savaşlarda telef olmuştu, geriye kalanlar da fiziki ya da psikolojik rahatsızlık taşıyordu) ve eğitimli insan yok denecek kadar azdı. şu halde başkenti işgal edilen böyle bir ülkenin kurtuluşu için pek umut yoktu. mustafa kemal'in dahi olduğundan bahsetmiştik, bu umudu o yeşertti.

    birinci dünya savaşı döneminde ve dahi sonrasında ülke büyük bir siyasi karmaşa içindeydi. fikirler çatışıyordu, ülkenin kurtuluşu için pek çıkar yol gözükmese de kimi çılgınlar hala topyekün savaş öneriyordu, kimisi ülkenin merkeziyetçi yapısından ve padişahın kulu olmaktan memnundu ve padişahın bir mucize yaratarak ülkeyi kurtaracağını düşünüyordu. komunistler vardı, ademimerkeziyetçiler vardı, ümmetçiler vardı, nasyonalistler ve turancılar vardı, ingiliz muhipleri vardı, amerikan muhipleri vardı, ayrılıkçılar vardı, varoğlu vardı. bir de milli mücadeleciler vardı, ki bunlar yolun anadolu'dan geçtiğini biliyordu. ancak 100 yıldır durmadan savaşlara çocuklarını gönderen ve hiçbirinde ülkenin başarılı olduğunu duymayan anadolu halkı savaşmaya pek gönüllü değildi. onların yüreğine işleyecek üç beş kişi vardı, bunların başında da dehası kanıtlanmış, organizasyon konusunda yeteneği olan çanakkale kahramanı mustafa kemal geliyordu. mustafa kemal anadolu'ya çıktığında onun en önemli titri sultan tarafından görevlendirilmiş müfettiş olma titri değil, halkın yüreğine inanç aşılayacak olan moral titri idi, ki bu sivas ve erzurum'da görüldü zaten. mustafa kemal'in anadolu'ya çıkmasına yardım edenler, bir süre sonra o liderliğe soyununca bu kararlarını sorgulamışlardır eminim.

    mustafa kemal'in milli mücadele dönemindeki en büyük başarısı politik karmaşa içindeki istanbul'da bulunan önemli fikir liderlerini yanına çekmesi oldu. kısaca, ülkenin kurtuluşunu farklı yöntemlerde arayan bir çok kişi mustafa kemal'in etrafında tek amaç için birleşti. bunlar arasında amerikan yanlıları, sosyalistler, sultancılar, ümmetçiler, kürtler, turancılar ve tabii ki milli mücadeleciler vardı. mustafa kemal'in fevzi paşa*'ya siteminin nedeni de hareketin başlangıcında değil de sonradan onların arasına katılmış olmasıdır. bunu "rüzgarın eseceği yönü görmek için beklemek" olarak algılamıştır ama ben aynı fikri taşımıyorum açıkçası. mustafa kemal, tüm bu siyasi liderleri yanına çekerken kuşkusuz onlara vaadlerde bulunmuştur.

    mustafa kemal'in istiklal savaşı'nda başarılı olmasının en önemli nedenlerinin başında bolşevikleri yanına çekmek vardır. böylece onlardan sadece silah ve para yardımı değil, aynı zamanda masada kullanacağı kozlar da almıştır. tabii bolşeviklerin de kendilerinin yanında yer alacak bir ülkeye ihtiyaçları vardı ama bunun için en büyük aday artık "hasta adam" bile olmayan türkiye değildi. mustafa kemal savaşı sadece cephede yapmadı, masada kendine koz yaratarak ve bu kozları kullanarak da bir savaş yaptı. bu yüzden dahidir. dünyayı tanıyordu ve ülkelerin çıkarlarını ve kırmızı çizgilerini biliyordu. hiçbir ülke, müttefiki olsa bile başka bir ülkeye taviz verecek değildi. bu şekilde osmanlı ülkesinin işgalinde yer alan ingiltere'yi önce yalnızlaştırdı ve sonunda da devre dışı bıraktı.

    ingiltere için valilik yapma fikrine gelince.. malum, mustafa kemal atatürk samsun'a çıktığında padişah tarafından olayları sakinleştirmek için görevlendirilmiş bir ordu müfettişiydi -ki buna padişahı kendi ikna etmişti. padişah ile aralarında geçen özel konuşmayı bilmiyoruz ve asla bilemeyeceğiz, ama mustafa kemal'in çoğu zaman kendi inisiyatifini kullandığını biliyoruz. ingiltere için valilik yapma fikri de muhtemelen kendine hareket alanı açmak için kullanılmış bir şaşırtmaca idi. belki ingiltere tarafından türkiye valisi olarak atansa işi daha kolay olacaktı. ama neticede buna ihtiyaç kalmadı ve mustafa kemal kendi yöntemini kullanarak bitmiş bir ülkeden bir cumhuriyet yarattı. bunu yaparken kendini yalnızlaştırdı, dostlarını -onun için canını verecek dostlarını- ülkenin menfaati uğruna harcadı belki, canı kadar sevdiği selanik'ini bir daha görememe uğruna barış antlaşmasını kabul etti. devlet başkanlığı döneminde bir kez olsun yurtdışına gitmedi, çünkü o bir zamanlar dünyayı neredeyse tek başına yönetmiş devasa bir ülkenin mirasını sahipleniyordu, kimsenin ayağına gidemezdi. gururluydu -belki biraz fazla. belki hataları da olmuştur, ama bu "model ülke"yi yaratan oydu.

    mustafa kemal "geldikleri gibi giderler" diyerek sadece inancını belli etmedi, sonraki nesle de büyük bir özgürlük ve inanç mirası bıraktı. "mazlum milletlere" umut aşıladı. bunu yaparken "etik" sayılmayacak işler yapmış olabilir, ama bu onun yöntemiydi.

    edit: imla, bkz.
  7. malum güruh'un çabalarına rağmen değeri her geçen gün artan sözdür. kötü niyetliler ve bilmeyenler okusun:

    suriye cephesinden istanbul'a geldiği 13 kasım 1918 ile samsun'a gittiği 16 mayıs 1919 tarihleri arasında, işgal istanbulunda 'ülke bu badireyi en hafif nasıl atlatabilir' düşüncesinin peşinde koşmuştur.

    kendisine ingiliz general allenby tarafından 6. ordu komutanlığı önerilmiş ama red etmiştir.

    bunun sonucunda büyük maddi sıkıntıya düştü. minber isimli bir gazete çıkarmıştır.

    kendisinin de içinde bulunacağı yeni bir hükümet kurulması için çok çabaladı. ingilizlerle, ermeni ve rum ayrılıkçıların davalarına destek olmasını önlemek için, çeşitli yollarla görüşmeye çalıştı. hatta minber gazetesinde şöyle bir demeci yayınlandı :

    "hükümetimizle mütareke akdeden devletlerin ve bu devletler namına mütareke şartnamesini yapan britanya hükümeti'nin osmanlılara karşı olan hüsnüniyetlerinden şüphe etmek istemem. eğer mezkur şartname ahkamının tatbikatında suitefehhümü mucip olacak cihet görülüyorsa bunun sebebini derhal anlamak ve muhataplarımızla anlaşmak lazımdır." ingilizler'den daha hayırhah bir dost olamayacağı görüşünü de bu demeçte belirtmiş. [bu demeç sözlüğün atatürk'ün hataları bölümünde onun hatası gibi yazılmış. niyet belli olunca yapılıyor tabi böyle şeyler].

    iskoç presbiteryen kilisesi rahibi dr. robert frew adında bir ingiliz, mösyö martin isimli bir tanıdık aracılığıyla mustafa kemal ile iki kez görüştü. dr. frew mustafa kemal'e itilaf devletleri'nin gözüne girmek için, ittihat ve terakki'nin işlediği suçlardan kendilerini soyutlamalarını önerdi, aldığı yanıt hayır oldu. dr. frew'ın ingiliz ajanı olduğu şüphesi vardır. atatürk 1927 de bu şahsı "maceraperest bir ingiliz" olarak tanımladı.

    mustafa kemal, bu 6 aylık süre içerisinde bir çok girişimde bulundu. eski arkadaşlarıyla görüştü. ingilizlerle de, italyanlarla da temaslarda bulundu. padişah ile de çeşitli kereler başbaşa konuştu.
    bu 6 ay içinde ne olduğu bir sır değildir. atatürk'ün bütün biyografilerinde anlatılır.

    ülkesi işgal edilmiş, bununla kalmayıp ayrılıkçı iç düşmanla da karşı karşıya kalan bir subay olarak atatürk; vatanın iyiliği için başkentte 6 ay boyunca her çabayı göstermiş, üstlenebileceği en faydalı görevin ne olacağını aramıştır. andrew mango, atatürk isimli kitabında, "beş ay istanbul'da politika oynadıktan sonra mustafa kemal üstlenebileceği en iyi görevin 9. ordu müfettişliği olduğuna karar verdi.." diyor.

    kaynak : atatürk, andrew mango.
    kaynak : tek adam, şevket süreyya aydemir.

    kafa karıştırıp, bel altından vurmaya çalışmanızın faydası yok.

geldikleri gibi giderler hakkında bilgi verin