şükela:  tümü | bugün
  • sözleri;

    derinlerde bir yerlerde, ağlayan bir şey var içimde
    son nefesimi verdiğimde, rüzgar çarpar yüzüme

    istesem de değişmez ki, doğrular yanlış olmuş çevremde
    uçsuz bucaksız yerlerde, rüzgar çarpar yüzüme

    eski toprak gibi, yaşlı bir ruh gibi

    gerçek acıtır derler, geçmiş geri gelmez ki, pişmanlık fayda etmez, bu kandıran dünyada...

    şeklinde olan koray candemir parçası.
  • aci gerceklerin* tadina bakip agzini yakanlarin tum gercekler icin soyledigi soz. bunlardan tatmali, tamamini mideye indirmemelidir. aksi halde agziniz yanmakla kalmaz, gotunuzden solur, muhtelif bir sonraki buyuk abdestte tuvalette yangin cikarirsiniz.
  • doğru bir saptama
    (bkz: truth hurts)
  • gerçekler acıdır, baklava tatlıdır diye saçma ve soğuk bir espiriye konu olmuş mecazi deyim.
  • "değişim de öyle" diye devam edebilecek ön cümlecik. değişim de gerçektir. o zaman gerçek, değişimdir. değişmeyen hiçbir 'şey' gerçek değildir. dolayisiyla gerçek, dinamik bir şeydir. sürekli acıtma şekli de değişir. o zaman ne diyoruz? gerçek acıtır.
  • sabahın köründe uyandım. kadim dostum tavan, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. mutsuz olamayacak kadar umutsuz hissediyordum.

    zihnimde birbirinden kopuk, ilgisiz resimler belirdi önce: karanlık, salaş bir bar, kenarlarından köpükler akan boş bira bardakları, sigara dumanları arasından bana yönelen kederli bakışlar, mutsuz kadınlar, yağmurla ıslanmış asfaltın üzerindeki küçük gölcüklere düşen ışıkların tatlı titrek oynaşmaları -demek hala bir umut vardı- telaşlı, kalabalık adımlar, omzuma dikkatsizce çarpan ve dengemi yitirmemi sağlayan bir adamın bunu hiç umursamadan yanımdan öylece geçip gitmesi (acaba yine tüm saygınlığımı yitirecek kadar sarhoş muydum o sırada?) gölgeler, neon ışıkları, sokak satıcıları...

    sonra her şeyi hatırladım. (ah zalim ve şefkatli hatırlayış!)

    önceki gece tüm paramı alkole ve sonradan pişman olacağım başka bir sürü şeye harcamıştım. üstelik görünüşe göre ölmeyecektim. ne olursa olsun kıyamet de kopmayacaktı. (en azından şimdilik.)

    ellerimi ve ayaklarımı hissediyordum. başımda bir ağrı, midemde yanmalar oluşmaya başlamıştı. (hatıralar iz bırakır.) birazdan bu yataktan kalkacak, evin içinde yiyebilmek için kayda değer bir şeyler arayacaktım. sonra sokağa çıkacaktım belki. hiçbir şey olmamış gibi insanların arasında dolaşacak, bir kahvede oturup bir şeyler içecektim.

    önceki gece kendime yüklendiğimle kalmıştım. hiçbir şey değişmeyecekti. (gerçek acıdır.)

    bardaki o kız "bunu" bana yaptığına pişman olmayacaktı mesela. benim kim olduğumu en sonunda anlayıp, uzun uğraşlardan sonra adresimi bularak kapıma dayanmayacaktı: “n’olur yine bak bana öyle uzun uzun!” demeyecekti. “ben senin kıymetini bilememişim. o bakıştaki derin anlamı kavrayamamışım. hem beni bu kadar da suçlama. insanın karşısına her zaman senin gibi biri çıkmaz. itten kopuktan geçilmiyor sokaklar.”

    sadakamı beğenmeyip kahkahalarıyla beni rezil eden o yaşlı dilenci gözyaşları içinde ayaklarıma kapanmayacaktı: “ilaçlarımı almamıştım o gün.” demeyecekti. “yoksa senin gibi bir aslan parçasını utandırır mıydım o kalabalıkta.”

    iş için görüştüğüm pazarlama müdürü aramayacaktı sonra: ezik, utanmış bir sesle konuşmayacaktı benimle: “siz gittikten sonra çok düşündüm. söylediğiniz bir söz (şimdi o sözü hatırlamıyordu ama zararı yoktu) attığınız bir bakış beni öyle etkiledi ki! işte dedim kendi kendime, bu adam benim yerime geçmeyi hak eden biri. buyurun maaşınızı siz belirleyin. bu arada, görüştüğümüz zaman yanımda oturan asistan hanımın selamı var. işi kabul ederseniz eğer, izin verdiğiniz ölçüde yanınızdaki koltukta oturmaya devam etmek istiyor.”

    mağrur bir ifadeyle teklifini geri çeviremeyecektim: “ben doğa insanıyım azizim.” diyemeyecektim, “öyle havasız ofislere tıkılıp da yaşayamam ben.”

    köyden gelen bulguru, beslenme bozukluğundan mustarip karısını, dünyadaki herkesin akşamları aynı şeyleri yediği yanılgısıyla büyüyen çocuklarını ve yarıda bıraktığı lisedeki ilk aşkını (ben de vardım, yaşadım ve şimdi benden geçti artık) çok seven garson da , pavyondaki hanımefendiler de hatalarını anlamayacaklardı. çocukların ellerinden tutup getirmeyecekti garson mesela: “öpün amcanızın elini. bu amcanız var ya, büyük bir adam, bir bakışta anladı benim nasıl bir hayatım olduğunu.” karısı gelemediği için özür dilemeyecekti: “kiloya bağlı yüksek tansiyon sorunu var, yataktan kalkamıyor bugünlerde.”

    kadınlar da -sağ olsunlar- güzelce paketlenmiş bir şişe viskiyi uzatıp, “belki bu kendimizi affettirir.” demeyeceklerdi bana. “su katılmamış içki, hile hurda yok.”

    olamazdı, imkansızdı. (gerçek acıtır.)

    yağmur genelevden çıkıp gelmeyecekti. kapıyı açtığımda mahzun bir yüzle bana baktığını göremeyecektim: “affet beni!” demeyecekti. “o bir anlık bakıştan çok yanlış sonuçlar çıkardın sen. böyle bir şey aklımdan bile geçmedi. sen yatakta on kaplan gücündesin.”

    karımın (eski karımın) pişmanlık dışında bir açıklaması olmayacaktı: “o adam var ya, yatakta yanımda yatan adam... vallahi de billahi de süt kardeşimdi benim. kardeş kardeş yatıyorduk. deli misin sen, seni nasıl sevdiğimi, değer verdiğimi bilmiyor musun? böyle bir şeyi aklından nasıl geçirirsin! eli elime değmedi diyorum. çocukluğundan beri böyledir süt kardeşim, eğer yağmur yağıyorsa asla yalnız yatamaz. o gün geldiğinde hastaydı zaten. bir çorba içip yatağa girdi. eh, haliyle yağmur da başlayınca, kıyamadım. yazık dedim, zavallı, hasta zaten. sana ihanet edebileceğimi nasıl düşünebilirsin. aşk olsun, herkesten beklerdim ama senden asla.”

    kadim dostum tavandan damlayan paslı su sol gözüme isabet etti.

    hayallerle, temennilerle, tıraş edilmiş gerçeklerle (söylediğim yalanları sindirmenin incelikli bir yolunu bulmaya çalışıyorum.) meselenin etrafında dolanıp durmakla bir yere varamazdım. bir uzlaşma yolu da bulunamazdı. insanlara söyleyip kurtulmalıydım bu yükten. gözlerinin içine bakmalı, her şeyi içtenlikle anlatmalıydım. evet, evet, karşıma çıkan ilk insanın gözlerinin içine bakacak ve sadece gerçeği söyleyecektim: ben diyecektim...
  • "secret secrets are no fun, secret secrets hurt someone" - the office
  • pek öyle özel biri değilim sanırım, hele de herhangi birinin hayatında yer kaplamadığımın farkındayım. hacimsizim. dışım geniş, içim boş. gerçek acıtır, ama iyidir. insanı özgür ve rahat kılar. maskelerden arındırır. rol yapmaya da, herhangi bir nezaket kuralına uymaya da gerek bırakmaz.

    gerçek karşısında tek istediğim, gök cisimlerinin gölgesinde yaşlanıp gitmek ve zamanım ne zamansa işte, ölmek.
  • babamdan pek hoşlanmıyorum. (on altı yaşında değilim, valla!) onu elbette çok seviyorum ama bazı armutlar dibine düşmüyor.

    iyi bir insan değil benim babam (hoş bu değişebilen bir durum biliyorum ama...) cennetteki arsa için satamayacağı şey yoktur. en büyük oğlunu toprağa gömdüğü gün ağlayan karısına "anma şu sarhoşun adını" diyebilecek kadar küçülmüş bir zavallıdır. (bunu aslında tanrısına söylediğini biliyorum ben. ama annem bilmiyordu.)

    "bu çocukları dünyaya getirdim, yetiştirdim ve dibime düşmelerini bekledim -emrettiğin gibi. ama işler bazen yolunda gitmeyebiliyor. büyük oğlum da biraz asi bir çocuktu. senin helal kıldığın şeylerin tadını çıkardı elbette ama haram kıldıklarına da "yanaştı." şimdi oturup konuşalım. o arsaya ihtiyacım var, o arsa için benden ne isteniyorsa yapmaya hazırım. öz evladımı da satarım gerekirse, çünkü mutlak gerçek sensin. amin.

    çok sarhoşum ve aslında başka bir hikaye anlatmak istiyorum.

    yolun yarısını henüz geçmiş bir kayınbiraderim var. evlenmedi hala ve böyle çok mutlu görünüyor. ama orta anadolu kültürünü bilirsiniz, bu yaşa kadar evlenmemişse mutlaka bir kusuru, eksikliği olduğu düşünülür. onun ailesi de benim ailem de çocukta bir sorun olduğunu düşünüyorlar.

    kendi ailesi yıllardır baş göz edebilecekleri "helal süt emmiş" bir gelin adayı arıyor çocuk için. benim ailemse anlamadığım tuhaf bir ilgiyle çocuğun medeni durumunu soruyor sürekli. ne zaman bizimkilere gitsek -bu pek seyrek oluyor aslında- babam lafı döndürüp dolaştırıp kayınbiraderime getiriyor ve "hala kız bulamadılar mı?" diye soruyor.

    "hayır" diyoruz, "kısmet bu işler." (jargona hakimiz az çok.)

    bugün karımla bizimkileri ziyarete gittik. birlikte yemeğe çıktık. babam yine dayanamayıp "kardeşin hala bekar mı?" diye sordu karıma. "evet" dedi karım. "kısmet bu işler."

    babamın içinden tuhaf bir şey çıktı bir anda, (dibine düşmemek için bütün hayatlarını harcayan armutlara içelim!) bu yaşa kadar evlenmeyen erkeklerin sorunlu olduğundan, bunun hiç sağlıklı bir durum olmadığından söz etti. her zaman olduğu gibi onaylamadığımız fikirlerini kafamızı öne arkaya sallayarak tescil ediyorduk.

    maalesef formundaydı bugün: "bu yaşa kadar evlenmemişse yarın birgün dul bir karıyı getirir, çocuğu da varsa elinizi öptürür" dedi.

    çıkardığım sonuç şuydu:

    1- bir kadın dulsa (çocuklu olması etkisini biraz artırıyor sanırım.) namussuzdur.

    2- dul bir kadınla evlenen bir adam namussuzdur. (orta anadolu'da boynuzlu, kavat vs. gibi bir sürü tanımı vardır.)

    3- hiç evlenmemiş zavallı kayınbiraderim namussuz orospu çocuğun tekidir. (geniş zamana kurban gittin kayınço, aslında orospu çocuğu değilsin, biliyorsun.)

    fikirlerimi, hayata bakışımı, yaşam tarzımı insanlarla paylaşmak konusunda (ailem dahil) hep mesafeli davranmışımdır. (sadece konuşurken tabii.) ne mal olduğunu bilirler elbette (bu çocuk niye böyle oldu, allah ıslah etsin.) ve ne mal olduklarını bilirim elbette (hepimiz orospu çocuğuyuz) ama sınırlarımızı korumaya çalıştık hep. bugüne kadar tabii.

    yolunda ilerlemekten gurur duyduğu peygamberinin, ilk karısının üçüncü kocası olduğunu söyledim ona. önceki kocalarından çocukları olduğunu söyledim. bunun kötü bir şey olmadığını, aksine harika sonuçlar doğurabileceğini (hatice'yi çok severim, harika bir kadındır.) söyledim. "sünnet" dediği şeyin yolunda ilerlemekten gurur duyduğu insanın söylediklerinden ve yaptıklarından ibaret olduğunu söyledim.

    "akşam geçiyor" dedi. "eve gidelim. abdest tazeleyeceğim."

    biz ne yaparsak yapalım babaların dediği olur.

    hamiş:

    bu arada şu adamın adı neydi? kariyeri boyunca sadece beş filmde rol alan ama otuzlu yaşlarında kanserden ölüveren şu adam? baba'da oynamıştı, de niro'nun en sevdiğim filmlerinden biri olan avcı'da oynamıştı ve bildiğim kadarıyla baba 2'de de oynamıştı... (google'dan bakıyorum şimdi...)

    buldum: john cazale!

    kemik kanserinden öldü. sadece beş filmde rol almasına rağmen -beşi de harikaydı- muhteşem bir miras bıraktı.

    ne diyordum?

    bir şey demiyordum. baba 2'de öldürüldüğü sahneyi hatırladım sadece. son derece gerçekti ve trajikti. (gerçek acıtır.)

    john cazale'e içelim.