şükela:  tümü | bugün
  • şimdi çok eskilerde kalmış bir vakitler, süleyman demirel belki yeni doğmuş, belki gönül yazar henüz taş bebek değil, bir otogarda veyahut bir vapur iskelesindeydim. hepimiz öyleydik. sonsuza kadar, hep o gün olduğu gibi seveceğimizden emin olduğumuz bir kadını uğurluyorduk. uğurlamak denir mi bilemem çünkü "gitme"sin istiyor, uğursuzluklara düşüyorduk. günlerimizi gecelerimizi, "an"lar ve "anı"larımızı paylaştığımız, bizi kandırılmayacağımıza inandıran, uçsuz bucaksız bir güvenle sarıldığımız, hayat planladığımız kadın; o günler daha coşkulu, daha sıkı bağlanarak sevilmenin olasılık dışı olduğunu ispatlamak istercesine bize tutunan o kadın, gidiyordu.

    gitmek zorunda oluşu, geri dönüşün olmadığını bilmek; "bilmek" yüzünden yutağa oturmuş çaresizlik bir yana, ben o günler bir "ilişki"nin nasıl sonlandığını bile bilmiyordum. sanıyordum ki gara, havaalanına ya da her nereden gidiyorsa oraya kadar gitsem, bir kaç üsturuplu söz söyleyip eski günlere atıfta bulunsam, hani belki casablanca'nın meşhur sahnelerinden birine dönecek ortalık; ilsa beni sevdiğini söyleyip sonunu bilmediğim bir hikaye anlatacak, sonra biz, yine "biz" olacağız. oysa aklıma tek kelime gelmiyordu. ağlamıyordum da. insan zaten böyle anlarda bilindik tepkileri veremiyor, filmlerde falan fazla abartıyorlar. ne ağlayabiliyorsun, ne son kez yalvarıyor ne de fiyakalı sözler edip gidenin aklını karıştırabiliyorsun.

    çünkü "giden", çoktan aklına koymuş gitmeyi. planlar yapılmış, hazırlanılmış, geride bırakacaklarını sindirmek gittikten sonra kolay olacak, biliyor; gidişinin anlaşıldığını düşünüyor, kim bilir, iç kasları başkalarına hazır belki çoktan; ama sen son bir umut ile sürükleniyorsun bir süre. yolcu etme noktasında buluşma fikri hoşuna gitmiyor, evden almayı teklif ediyor, solgun yüzünü saklamak için biraz gülümsüyorsun; oturup bir yerlerde kalkış saatini beklerken yemek yenir ya, siparişini yine sen versen, çay kahve içilecekse kahvenin süt kıvamını, ya da şekerli mi orta mı yoksa sade mi sevdiğini bildiğini, önemsediğini göstersen etkilenecekmiş sanıyorsun. oysa bunlar çocuksu sanrılar bir anlamda. gerçek olmuyor, oldurulmuyor, ne "giden" ne "hayat" buna izin vermiyor.

    "geride kalmak" hoşuna gitmiyor belki ama geride kalmadığını, aslında "geride kalanlar"dan biri olmaya başladığını, bir anlamda dönüştüğünü idrak edemiyorsun. üzüldüğün şey hepten yanlış o an; yekten kopuyorsun zamandan, birden "tek"e iniyorsun. "geride kalan" oluyorsun ama farkında değilsin.

    geride kalmak, çok zaman önündekine yetişebilme olasılığını da beraberinde getirir. hala bir umut besleyebilirsin; çalışıp didinebilir, kıçını yırtıp gelişebilir, önüne geçenlere yetişebilirsin geride kaldığında. birini, bir şeyleri ya da bir haleti ruhiyeyi bile yakalayabilirsin. ya da uzun yolculuklarda benzinci geride kalır, "tüh" deyip geri dönebilirsin; adres sorduğun adam, aradığın yerin geride kaldığını söyleyebilir ve sen, gerisin geri gidebilirsin. gittiğinde de aradığın yer orada olur, olmak zorundadır; "bulamıyorum" diyorsanız, tarif eden şapşala söylenin, bana değil. ben yol tarif etmeyi hiç bilmiyorum zaten.

    oysa geride kalanların böyle bir şansı yoktur. onlar, "geride kalan olmak" ile sınırlandırılmış, prangaya vurulmuş, elleri kolları bağlanmış ve ne acı ki bunu kabullenmek zorunda kalmışlardır. hızlanıp bir şeylere yetişemezler, geri, yani başa dön(ebil)mek doğalarına aykırıdır, allahın siktir ettiği mekanın birinde, zamanın kim bilir hangi köşesinde asılı kalmışlardır. düşün şimdi, zamanın birinde bir uygarlık kurulmuş, aradan asırlar geçmiş, gelmiş adamın biri toprağı kazıyor, kalıntılarını buluyor ve sen de ben de o medeniyet hakkında bilgi sahibi olduğumuzu düşünüyoruz. tarihin bir döneminde kim bilir hangi insanlarla, ne şekilde yaşamış, sevilmiş, ezilmiş, unutmuş, unutulmuş insanlar hakkında bilgilendiğimizi sanıyoruz. oysa kazıp, delip, deşip çıkarılan nesneler, belgeler, kap-kaçak, yıpranmış kemikler sadece o uygarlıktan geride kalanlar oluyor. bulduğun o testiyi kim yaptı, hangi motivasyonu vardı, yaparken cigara mı tellendirdi, sevgilisine hediye mi etti, satıp üç beş ıvır zıvır almayı mı amaçlıyordu, "sikerim kavanozunu" deyip yarım mı bıraktı da sen onu kırık buldun, neden o anda oradaydı, neden yapıldı bilmiyoruz. tabi arkeoloji tarihle falan birlikte işleyen bir disiplin, insan kalıntılarından, kırık dökük aletlerden ya da ne bileyim fosilleşmiş dinazor bokundan bile türlü çıkarımlarda bulunabiliyorsun. mamutun birinin kıç kemiğindeki çentiklere bakıp götünden ısırıldığı için öldüğünü anlayabiliyorsun. ancak "insan" için bu geçerli değil. götünden ısırılabilsen de, bir aşktan geride kalan olmak, bir konuşmadan, değeri olan herhangi bir olaydan, kaybedilen bir yakından, hadi toptan olsun, hatıralardan geride kalan olmak, kişiyi sınırlar. sınırlanan kişiler zorlanır, "takılıp kalmak" zorlayıcıdır.

    işte ben de o anda, o garda ya da istasyonda, tıpkı senin gibi, takılıp kalmıştım. hayatımın o güne kadar ki kısmı, hareket eden taşıtla beraber gidiyor hissine kapılıyordum ama aslında benimle kalıyordu. tam "o" giderken, ben bir sürü film izliyor, yığınla espiriye gülüyor, üç beş dibi tutmuş çorba içiyor, basit soslarla süslenmiş makarnalar yiyordum. saniyenin zottrilyonda birinde bir kasığı öpüyor, traş olurken bir surata köpük fırlatıyor, bir an küçük bir hediyeyle mutlu olan yüzü izliyor, hemen ardından sarılmış kolların sıcaklığını hissedebiliyordum. "iskambil kağıtlarının esrarı"ndaki mor gazozu içmiştim sanki, ve evet, etkisi çabuk geçiyordu. yavaş yavaş geride kalan olmanın ne olduğunu anlıyordum. yaşadığım herşey benimle kalsa da bir şeyler beni geride bırakıyordu.

    zaman geçti, bir anlamda o günden geride kalan ben oldum, ve şimdi o gardan kalkan otobüsün plakasını hatırlamıyorum ya da trenin öten düdüğü ne kadar acıydı, saat kaçtı çıkartamıyorum, otopark fişini ne yaptım bilemiyorum. anılarımı geride bırakıyorum sanırım. yani demem o ki; her giden, geride kalana bir şeyleri, birilerini bırakmayı öğretiyor. geride kalanlara katılacakları arttırıyor. gönül deli midir nedir, ister ki, kimse geride kalan olmak nasıldır bilmesin ama işler o şekilde yürümüyor. ve ben, bunu öğrenmişliğimi geride kalanlara katmayı çok istiyorum. farketmişsinizdir; bilmek istemediğim, zorla benimsetilmiş bu bilgiyi geride bırakabilmek isteği bile, "o"ndan geride kalan olmanın ne olduğunu öğrenmem ile ilişkileniyor.

    bir kez geride kalanlar, ardında hep bir şeyler bırakmaya başlıyor. onlar boğuluyor; yepisyeni kişileri geride kalan olmaya zorlayarak boğuyor, ve bütün bunlar seni de beni de zorluyorlar. "zorlamasınlar, yapmasınlar" demem lazım ama biliyorum, bunu benden çok önce birileri söyledi ve bu sözler de artık geride kalanlardan. yapılacak ne kalmış bilmiyorum, söylemiştim, ben yol tarif etmeyi beceremiyorum, daha çok "kaybolma"ya sebep olabilirim.

    yine de bir ihtimal, kapısı çalınacak bir adres verebilirim;

    (bkz: beni sen ellerin olayım diye mi sevdin/@cyrano).
  • kalanın terkeden olma ihtimalidir.

    kimdi giden, kimdi kalan
    aslında giden değil
    kalandır terkeden
    giden de bu yüzden gitmiştir zaten

    murathan mungan
  • bir de bunun ölenin ardında kalmak versiyonu vardır ki o başka türlü bir ruh halidir, hep yanında olacağını tahayyül ettiğiniz kişiyi kaybedersiniz, dur gitme deme şansınız, gitmemesi için son bir hamle yapma hakkınız yoktur yapsanız da beyhude bir çaba olduğu malumdur. o iyi olsun o da yeter deme inceliğini de gösteremessiniz, gar, havaalanı gibi romantik bir yerde de gerçekleşmez bu geride kalma anı ya hastane koridoru ya cami avlusudur bu acının yaşandığı yer , hayat boyu izi silinmeyecek, canı yakacak ama kişiyi de güçlendirecek bir ruh halidir ölenin gerisinde kalmak. ne diyelim her türlü geride kalana allah sabır versin, yaralarını onarma gücü bir de.
  • bekleyen ve hep ümit eden taraf olmak demektir. olduğu yerden kıpırdarsa kalan, giden geldiğinde onu bulamaz diye korkar ve bazen yıllarca aynı noktada çakılı kalır. sonra bir bakar ki zaman akıp gitmiş, gidenin hayatı yollar almış, yalnızlık kalanın tek dostu oluvermiş.
  • ben kendi gerimde kaldım... peşimden bakıyorum uzun zamandır kendime. hangisi hayal bilmiyorum ama o kadar uzun zaman oldu ki, o kadar açıldı ki aramızdaki mesafe artık bir nokta şeklinde görülüyor buradan, uzakta olanım.

    tembel bir adamım ben. pek az insasının sahip olduğu pek çok özelliğimi, onlara olan fazla güvenimle kullanılamaz hale getirdim. biraz kibirli olduğum doğru ama asla kendini beğenmiş değilim. aksine, bir konu üzerinde düşünürken iğneyi de çuvaldızı da kendime batıracak kadar acımasızım. mükemmel olmalıydım, ama bu tek başıma başarabileceğim bir şey değildi. sağlam destekler gördüğüm kadar sağlam kazıklar da yedim. ve çok kurguladım. başıma gelen her şeyi sürekli sorguladım. her şeyi birbirine bağlayıp sebepler yarattım kendime. sonunda suçlu olarak hep kendimi seçtim.

    her şeyi istedim. her şey olmalıydım. iyi yemeklerden anlamalı, her şeyi bilmeli, tüm danslarda süper olmalı, herkes tarafından sevilmeli, elimi her attığımı ihya etmeliydim. dünya üzerindeki en iyi mimar ben olmalıydım, en büyük projelerin altında benim imzam ışıldamalı. her kadın beni istemeli, en iyi sevişen ben olmalıydım. her anne beni sevmeli, tüm babalar benimle gurur duymalıydı. hiçbiri olamadım. hiçbiri olmazdım zaten, imkansızdı.

    hep farkındaydım hem de bunun. her zaman... ama hep istedim. hiç vazgeçmedim.

    ben, yaşlı doğmuş, çocuklaşarak ölecek olan bir deliydim. tüm derdim kendimle. en çok kendimi seviyor, en çok kendimden nefret ediyorum.
  • çağdaşlarının ve yaşıtlarının düzeyine gelememek, onlar kadar gelişememek.