şükela:  tümü | bugün
  • lermontov hazretleri oturmuş yazmış bu kitabı.
  • büyük rus yazarı lermontov un en etkileyici romanı. romanın karakteri peçorin birlikte olduğu bayanları nedensiz bırakıp giden bir baştançıkarıcı.
  • orjinal adı geroy nashego vremeni olarak geçer. kitaptan bir pasaj:

    --- spoiler ---
    -zamanımızın bir kahramanı
    tepeden tırnağa titreyerek, "atım!... atım!" dedi.
    ben de nal sesleri duymuştum. "herhalde bir kazaktır," dedim.
    "yok! urus yaman, yaman (kötü, kötü bir rus)!" diye bağırdı, pars gibi odadan fırladı, îki adımda avluya vardı; kale kapısında, nöbetçi, tüfeğiyle kazbiç'in yolunu kesmeye çalıştı. tüfeğin üstünden atlayıp yolda koşmaya başladı kazbiç... uzakta toz kalkıyordu karagöz'ün sırtına atlamış giden azamet'ti bu. kazbiç, koşarken, bir yandan da tüfeğini kılıfından çıkarıp ateş etti. bir an kıpırdamadan durdu, vuramadığını anlayınca tiz bir çığlık atarak tüfeğini taşa çalıp paramparça etti, sonra da yere çöküp çocuk gibi ağlamaya başladı...
    --- spoiler ---
  • 1940 yılında hilmi kitapevi tarafından zamanımızın bir kahramanı adı ile yayımlanmıştır. avni insel'in çevirdiği kitapta kahramanımızın adı grigori aleksandroviç petçorin olarak geçer ve kendisi çocukluk aşkım olur.

    müellifin mukaddemesi
    bella
    maksim maksimoviç
    petçorinin hatıratı
    taman
    prenses mariya
    kaderci bölümlerinden oluşur.

    müellifin mukaddemesi şöyledir:

    mukaddeme, ekseriya her kitapta girizgâh ve hitam vazifesini görür. o ya eserin gayesini izaha yahut ta onu haklı çıkarmağa böylece de tenkitleri önceden bertaraf etmeğe yarar. fakat benim bu mukaddimeyi karilerime bir ahlak dersi vermek veya münekkitlerin hücumlarına karşı durmak niyetiyle yazdığımı sanacaklar aldanacaklardır: bunu ne onlar ne de diğerleri okuyacaklardır. bunun böyle oluşu –hele rusyada- pek şayanı teessüftür. halkımız o derece iptidai ve saftır ki okuduğu kıssalardan bir şey anlamaz eğer sonunda hisse çıkarmıyacak olursa. eserin ne alayını sezer, ne de istihzasını kavrar. son derece basittir ve kabaca yetiştirilmiştir. mükemmel bir cemiyet hayatında ve edep dairesinde yazılmış bir kitapta kaba saba küfürlerden eser bulunmadığı daha hala meçhulüdür. muasır medeniyetin tahsil ve terbiye sayesinde bir takım ince, adeta gözle görülmez silahlar keşfettiğini ve bunların, takındıkları müdahane maskesi altında, insanı hakiki silahlardan daha ağır bir şekilde can evinden vurabileceklerini dahi bilmez. halkımız, muhalif saraylara mensup iki diplomatın, konuştukların işitip de onların, mütekabıl dostlukları namına bizzat kendi hükümetlerini aldattıklarını sanan cahil bir köylüye benzer.

    bu kitap vaktiyle, karilerin ve münekkitlerin kelimenin tam manasiyle bedbaht hücumlarına maruz kaldı. hatta bazı kimseler: zamanımızın bir kahramanı ismini verdiğim tipte kendi benliklerini bularak müteessir olmuşlar adeta galeyana gelmişler; diğer bazıları da büyük bir zekâ eseri olarak muharririn bizzat kendi yakinlerinin portresini yaptığı fikrini ileri sürmüşler: eski ve acınacak fikirler!

    bu gülünç ihtimaller rusyada çok çabuk yayılıyor. hatta peri masallarının en garibinde bile filan veya falanın şahsiyetine leke sürmek izleri aranıyor.

    muhterem karilerim, zamanımızın bir kahramanı hakikaten bir portredir: fakat tek bir ferdin değil, tefessüh etmiş bütün bir neslin portresidir. eseri okuyunca bana: “beşer nev’i bu derece fena bir ruh taşır mı?” diyeceksiniz. cevabım şu olacaktır: “facia ve romanlardaki bütün denilerin mevcudiyetine inanıyorsunuz da petçorin’inkinden neye şüphe ediyorsunuz?” bundan daha korkunç ve şekilsiz bir takım muhayyelatı sevdiğiniz halde ne diye petçorin’in karakteri de herhangi bir muhayyelat gibi lutfunuza mazhar olmasın? kim bilir, belki de o arzu ettiğinizden daha fazla hakikate yakındır.

    insanın, bu kitaptan hiçbir ahlak dersi almadığı mülahazasında bulunacaklara şunu arzetmek isterim: bu güne kadar halkımızı daima tatlı şeylerle beslediler; böylece de mide fesatına uğrattılar. artık onların acı ilaçlara, libassız hakikatlere ihtiyaçlarının zamanı gelmiştir sanırım.

    bu mülahazadan muharririn, tefessüh etmiş beşeriyeti ıslah etmek ukalalığında bulunduğunu çıkarmayın. hâşâ! onun bütün zevki, anladığı şekilde ve hemen her yerde tesadüf edip kendisinin olduğu kadar sizin de felaketinizi mucip olan muasır bir insanı tasvir etmekti. `hastalık teşhis edildi amma tedavi çarelerini allah bilir!`
  • lermontov'un( (bkz: mihail yuryeviç lermontov)) muhteşem eseri. ilk psikolojik rus romanıdır. lermontov'un aynı zamanda ilk ve tek romanıdır. romandaki peçorin karakteri ile günümüz kadınları sık sık karşılaşmaktadır.
  • "...üstelik kimse gerçekten senin kadar mutsuz olamaz, çünkü kendini aksine inandırmaya bu kadar çaba göstermemiştir."

    "hayata, onu bütün ayrıntılarına kadar kafamda yaşayarak atıldım ve tıpkı önceden okunmuş bir kitabın kötü bir taklidini okur gibi bunaldım, tiksinti duydum."
  • 1945 yılında mecliste konuşma yapan bir milletvekili* bu kitabta "milli hislerimizi rencide eden" bölümler olduğundan bahisle çıkarılmasını talep etmişti. tarih ne garip; kimini kahraman yapıyor, kimini komedyen...

    *(bkz: fahri kurtuluş)
  • lermontov'un 1830'ların sonlarında yazdığı çağımızın bir kahramanı'nın hala güncelliğini koruması aslında karakterin* "her çağın kahramanı" olduğunun göstergesidir.

    "çağımızın kahramanı'nı yalnız sanmayınız; lütfen onu olduğu gibi kabulleniniz. çünkü o, bizim kuşağın temsilcisidir. kuşağımızın tüm gelişme evreleri, tüm göze batan yanları onun kişiliğinde işlenmiştir.
    gene sormadan edemeyeceksiniz: "bir insan bu denli kötü olabilir mi?" ben de size derim ki; peki yürekleri yakan, tüyleri ürperten ve ruhu kasıp kavuran ince kötülükleri okuyup inanmasına inanırsınız da peçorin'in varlığını ne diye onamazsınız?! daha berbat, daha deli saçması uydurmalara olacağına varmış rahatlığıyla dudak büker geçersiniz de, uydurma da olsa bu özyapıyı neden hoşgörülükle karşılamazsınız? gerçek umduğunuzdan çok. yoksa ondan mı dersiniz?

    ahlaka katkısı nedir, sorusu aklınıza takılabilir. özür dilerim ama, insanları boyuna tatlıyla beslemeleri yetsin artık. bu yüzden mideleri bozuldu. artık acı ilaçlar, üzücü gerçekler gerek."*
  • öncelikle pandispanya bilgisi için “ören bayan”ın uzaktan akrabası “doğan bayan”a teşekkür edeyim, sonra da yazımı uzun görüp okumayacaklar için hemen entryin başında bu kitabı okuyabileceklerini, tavsiye ettiğimi, beğendiğimi belirteyim.

    beşiktaş ortaköy'de deniz havası aldığım şu pazar günü, bir gün evvel yaptığım alışverişte aldığım ve dün okumaya başladığım kitabı da yanımda taşıyordum. işgal ettiğim masanın bedeli bir fincan filtre kahve...

    kitaba dönecek olursak, yazarı lermontov hakkında hiçbir malumatım yoktu; ama “yazarı rus mu, düşünme, al” diye bir önyargım vardır. her kim ruslarla ilgili, dünya üzerinde zerre katkıları yok diye iddia etse, genç rus kadınlarının güzelliğini ve rus edebiyatının hakkını yemeyecektir. önceden belirlediğim bir kitap yoksa, kitapları bir yerinden açıp iki-üç paragraf okuyup saran olursa satın aldığım zamanlardan biriydi. dikkatimi cezbeden paragrafa gelirsek:

    --- kitaptan alıntı ---

    bir huyum var benim: artık böyle mi yetiştirildim, yoksa tanrı mı beni böyle yarattı, orasını bilmiyorum. bildiğim tek şey şu: başkalarının mutsuz olmasına sebep oluyorsam, bilin ki ben onlardan daha az mutsuz değilim. tabii ki karşımdakileri rahatlatan bir şey değil bu, ama bir gerçek. gençliğimde, ailemden ayrıldığım andan itibaren paranın satın alabileceği her zevki çılgıncasına tatmaya başladım, hepsinden de bıktım tabii. grand monden, atıldım sonra, sosyeteden usandım, kibar kadınları sevdim, onlar da beni sevdiler, ama onların sevgisi sadece kafamla onurumu dolduruyordu, yüreğim ise bomboştu... okumaya, çalışmaya başladım öğrenmekten de sıkıldım-ne ünün ne de mutluluğun öğrenmekle ilgisi olmadığını anladım, en mutlu insanlar bilgisiz insanlardır çünkü, ün de bir talih meselesidir, ün kazanmak için becerikli olmak yetiyor. derken bunalmaya başladım... kısa zaman sonra kafkasya'ya gönderildim; hayatımın en mutlu anıydı bu. çeçen kurşunları arasında bunaltının yeri yoktur sanıyordum. boşunaymış! bir ay geçti, kurşun vızıltılarına da, ölümün yanıbaşımda dolaşmasına da öyle alıştım ki, sivrisineklerle daha çok ilgilenmeye başladım; son umudumu yitirdiğim için eskisinden de çok bunalıyordum. bella'yı evimde gördüğüm zaman, kucaklayıp kara buklelerinden öptüğüm zaman, bana acıyan kader tarafından gönderilmiş bir melek olduğunu sandım onun, ne budalaymışım!... yine yanılmışım. yabani bir kızı sevmek, kibar birkadını sevmekten pek farklı değilmiş; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor. yine de hoşlanmıyorum ondan; mutlu anlar yaşattı bana; onun uğruna canımı bile veririm; ama arkadaşlığı renksiz bir arkadaşlık. budala mıyım, kötü bir insan mıyım, bilmiyorum; bildiğim bir şey var: ben belki de ondan daha çok acınacak haldeydim. şu anlamsız dünya ruhumu bozmuş; kafam tedirgin, yüreğim doymak bilmiyor; hiçbir şeyle yetinmiyorum; zevke nasıl alıştıysam acıya da öyle alışıyorum, hayatım gittikçe boşalıyor; bir tek çare kaldı benim için: yolculuk etmek. en kısa zamanda yola çıkacağım ama, avrupa'ya değil, tanrı korusun! amerika'ya, arabistan'a, hindistan'a gideceğim belki de yolda bir yerlerde ölürüm! hiç olmazsa bu son rahatlığım fırtınalarla, kötü yollarla bozulmaz."

    --- kitaptan alıntı ---

    bunu okumak, bu kitabın tamamen okunması gerektiği fikrini edinmem için yetmişti.

    kitap; kafa karıştırmıyor, okuması kolay, konu güzel, kopukluk yok, merak hissi yerinde, sürükleyici, çeviri başarılı, özellikle samimi iç hesaplaşmalar ilgi çekici.

    --- kitaptan alıntı ---

    “evet, doğrusunu isterseniz, insan ruhunun yalnızca mutluluk istediği, yüreğin birini büyük bir güçle, bir tutkuyla sevmeye ihtiyaç duyduğu dönemi atlatmışım ben. şimdilik, bütün isteğim sevilmek, hem de az kimse tarafından: arasıra, bir tek sürekli bağlılığın yeteceğini bile düşünmüşümdür kalbin acınacak bir alışkanlığı!
    bir nokta hep acayip görünmüştür bana: şimdiye kadar sevdiğim hiçbir kadının esiri olmadım; tersine, onların iradeleri ve kalpleri üstünde tartışılmaz bir egemenlik kazandım, hem de hiç kendimi zorlamadan. neden? hiçbir zaman hiçbir şeye yeterince değer vermediğimden mi, onların beni elden kaçırmamak için durmadan korkmalarından mı? yoksa güçlü bir organizmanın etkisi mi bu? yoksa, kendi başına buyruk bir kadına rastlamamamdan ötürü mü?
    doğrusunu isterseniz, kendi başına buyruk kadınlardan oldum bittim hoşlanmamışı mdır, alt edemem onları; hem zaten onların alanı değil ki bu.

    bir zamanlar iradesi çetin bir kadın sevmiş, asla altedememiştim onu. düşman olarak ayrılmıştık; ona beş yıl sonra rastlamış olsaydım, başka türlü ayrılırdık belki.”

    --- kitaptan alıntı ---

    kitabın kahramanı, gregoriy aleksandroviç peçorin. onun hakkında bir başkasından bazı bilgiler ediniyoruz. ilerleyen kısımda ise anılarını yazdığı kağıtlardan yararlanıyoruz.

    --- kitaptan alıntı ---

    kadınlar, erkeğini paylaştığını sandığı kadını çileden çıkarmak için nelere başvurmaz ki? hiç unutmam, bir keresinde, sırf başka bir kadına aşığım diye bir kadın âşık olmuştu bana. kadın kafasından daha çelişkili bir şey yoktur; kadınları herhangi bir şeye inandırmak güçtür: onları öyle bir noktaya getirmelisiniz ki kendi kendilerini inandırsınlar. onların önyargılarını çürütme usulleri de çok ilginçtir: diyalektiklerini çözebilmek için bütün mantık kurallarını altüst etmeniz gerektir.

    sözgelimi, sıradan bir örnek:

    bu adam beni seviyor, ama ben evliyim: demek ki onu sevmemeliyim.

    şimdi de kadınların yöntemi:

    evli olduğum için onu sevmemeliyim; ama o beni seviyor. demek ki...

    burada bir sürü nokta sıralanabilir, çünkü mantık durur, artık sözü geçen dildir, gözlerdir ve sonra da, eğer varsa, yürek konuşur.

    bu yazdıklarımı bir kadın görse ne olurdu? "iftira!" diye haykırırdı öfkeyle.

    --- kitaptan alıntı ---

    yaptığım bu alıntıların dışında, kahramanımızın başından geçen ilgin olaylar da var. zaman ayırmayı, okunmayı hakeden başarılı bir kitap.