şükela:  tümü | bugün soru sor
  • rygard jr ve arkadaşlarının yaşadığı, ankara-anıttepe'de geçen macera.

    şöyle ki;

    << ...

    herşey 1989 yılının sona erip, 1990a girilen o soğuk kış günlerinde başlamıştı. bir kaç ay önce ghostbusters 2 adlı film gelmişti sinemalara ve içinde bulunduğumuz kuşağı beraberindeki heyecan ile adeta kasıp kavurmuştu. 14üne gimeye hazırlanan biz genç dimağlar, ghostbusters oyuncakları, action figüre'leri, sonrasında ghostbusters kostümleri derken, hayalet avlamanın çekiciliğiyle çoktan sarmalanmıştık artık.çok geçmeden de ilk meyvelerini vermeye başladı çocuksu heveslerimiz.. ah hiç birimiz bilemezdik ki böylesi dehşetlerle yüzleşeceğimizi...

    önceleri basit bir oyun olarak taşınımıştı hayalet avcıları okul bahçelerine... okulun önünde büyük çocuklar futbol oynarken, ben ve arkadaşlarım özgür'le deniz (hatta zaman zaman doruk ve salakaptalidiyot şükrü) arka bahçede hayaletleri, mumyaları avlar olmuştuk.

    oyunlar zamanla daha çok yer tutmaya başladı benim ve diğer akıllı bıdıkların hayatında. mekanik aygıt fikirleri ortaya çıkmaya başladı yavaş yavaş. ilk önce bir bisiklete monte edilmiş ışıklar, sarımsak atan sapanlar. ardından hayalet avlama düzenekleri ve hatta kar araçları projeleri, 4 kişilik deniz bisikletlerinin karaya uyarlanmış halleri, ev yapımı tankların projeleri kapladı kareli okul defterlerimizin sayfalarını...

    zaman durdurulamaz akşının içinde kendini tükettikçe, hevesimiz ters orantılı şekilde artıyordu. bir kaç başarısız deneme ve test sonrası yeterli tecrübeyi kazandığımıza inanarak, sıvadık kolları..

    ilk iş bisikletleri birbirine bağlayıp, alt taraflarını kalaslar ile destekleyerek echto 2 adını verdiğimiz aracı yaratmak oldu(ki bu araç bundan yıllar sonra, mahalle savaşlarında kullanılacak olan mahallejager maus mkii a1 yapılmasına neden olacaktı). bisikletlerin gidonları, çamaşır ipleri ve makara yardımı ile bir çark etrafında eş zamanlı bir yönlendirme mekanizması oluşturuyor, zemin kalasının üzerindeki ilkel direksiyon sistemine bağlanarak rahatca yönetilebiliyordu. birer küçük mekanik ustası olarak, elbette ki plakasını unutmamıştık hayaletsavar aracımızın. echto 2 ! gerçi plaka suluboya ile yazılmıştı ve bu yüzden yağmurda aracı dışarı çıkaramazdık dışarı. ama olsundu.

    araç hazırdı ve sıra hayalet silahlarımıza gelmişti. yaşıtlarım arasında beni öne çıkaran engin hayalet bilgim sayesinde(!) yaptığımız silahlar gayet basit, ancak yaratıcı ve etkili idi. hemen koyulduk çalışmaya. ilk olarak annelerimizin parfümlerinden ciddi miktarlarda araklamalar ile, yaklaşık 5 litrelik, biraz sulandırılmış bir güzel koku karışımı elde etmiştik.

    "bu en etkili silahımız olacak! çünkü güzel şeyleri sevmezler ve kaçarlar." diye açıkladım özgür ve deniz'e gururlu bir ses tonuyla.

    "oolum nerden biliyosun kaç kez hayalet gördün?" diye sordu deniz saf saf.

    "ya seretmedinmi gostbastırsı be sen.. orda da mutluluk sıvısı püskürtüolardı ya?" diye cevap verdim biraz sinirlenerek.

    "ama o anti plazma sıvısı bunun gibi parfüm diil ki?" diye malak malak konuştu özgür.

    "hahahah ! sen öle san. olum asıl amaç hayaletleri güzel kokutmak, güzel şeylerden korkar onnar. güzewl kokunca da korkar ve kaçarlar. kaççaklar bak valla.." diyerek bu manasız karşı çıkışları da etkisiz hale getirmiştim.
    .

    ikinci silahımız ise harçlıklarımızla aldığımız bol miktarda sarımsağın suya rendelenmesi ile oluşmuş water of ghost slayer idi. vampirler üzerinde etkili ise kesinlikle her ölüyü de tekrar öldürebilirdi sarımsak çünkü. derhal sıkılabilitesi olan ve halk arasında fıs fıs tabir edilen şişeciklere bu kutsanmış sıvıyı koyup ucuna eklenen bir bahçe hotumu kesiti ve hortumun ucuna bantlanmış sandalye ayağı ile hem orta menzilli, hem de kolay nişan alınabilen silahımızı yaptık..

    tabii ki tahta kazıklarımız da vardı; olur da bir vampir ile karşılaşırız diye...

    en önemli, en etkin ve en değerli silahımız ise kutsal bir artifactdi; kutsanmış beyzbol sopası.. evde bulmuş olduğum eski, latince, gizemli bir yazının, kuzenimin beyzbol sopasına kazınması ile oluşmuştu(ki yıllar sonra bu gizemli yazının yunan dili edebiyatı ders notları olduğunu öğrenecektim) ve bizzat tarafımdan kullanılacaktı bu enchanted silah..

    ancak bir gerece daha ihtiyacımız vardı. evet belki ektoplazma hapseden, radyoaktif tepkimeler oluşturabilen karşı madde parçacıkları prensipleirne göre çalışacak bir tuzak ünitesi yapamıyorduk şu anda, ancak bu bizi durdurabilir miydi? tabii ki hayır !

    hemen koyulduk kendi hayalet hapsetme ve toplama ünitemizi yapmaya(hahatopün); önce eivmizin biricik elektrik süpürgesini bir mühendis edasıyla açmış ve modifiye etmeye çalışmıştım. beklendiği üzere elektrik süpürgesi bozuldu ve işe yaramaz hale geldi. annemden işitilen azarlar ve bir haftalık ev hapsinden sonra, bu kez roventa marka olan özgür'ün temin ettiği elektrik süpürgesini kullanmaya karar verdik. daha önceki denememizden akıllanmıştık. bu kez tek eklenti ikinci bir torbaydı elektrik süpürgesine. bu ikinci hayalet torbası water of ghost slayer ile kaplandığı için, hayaletin kaçması imkansızdı.

    evet plazma hapsedici, adamant kaplama depolama ünitelerimiz yoktu ama hahatopünümüz vardı artık !

    her an hazır kıta bekliyorduk ancak hassas bir konu daha vardı; "ekibimize konacak bir isim". kesinlikle filmdeki amatörler ile (!) karıştırılmamamizi sağlayacak ve farkımızı ortaya koyacak bir isim olmalıydı. doruk'un ghost busters 2, true ghost busters gibi kötü fikirlerini es geçtik ve o yüce isim aklımıza gelmekte gecikmedi... ghost bastırırs...

    tek bir sorun kalmıştı, o da avlanacak hayalet bulmak. günler haftaları, haftalarda ayları kovaladı ancak hiç bir hayalet ihbarı gelmiyordu. ve nihayet 3 aydan sonra beklediğimiz gün geldi çattı.

    heyecanla bizim evin ön bahçesine girdi doruk;"olum şükrülerin bodrumunda hayalet varmış".

    "yok o yalancı piç atıyordur."dedim. bu iki öğretmen çocuğunun işin içinde olduğu hiç bir şeye körlemesine inanamazdım ancak fark ettirmesemde damarlarımda bir heyecan dalgası dolaşmıştı o an.

    özgür benden daha temkinsiz davranıyordu; "ağbi gidip bir bakalım belki gerçekten vardır..hadi lan?"

    "ya yoksa boşuna uraşırız ya.." diye cılız bir itirazda bulundum.

    "yoksa da şükrü'yü döveriz bi güzel, ders olur ite." diyerek şüphelerimi gidermeye çalıştı özgür.

    doruk'un, biz şükrü'yü dövmekten bahsedince rahatsızca kıpırdanması gözümüzden kaçmamıştı. ancak o an için fazla önemli bulmadık ve üzerinde durmadık. bilemezdik ki bu eşşoğleşşek öğretmen çocuklarının arasında karanlık bir kardeşlik bağı olduğunu... >>
  • rygard isimli şahsın gençliğinde yaşadığı heyecan silsilelerinden biridir.

    şöyledir ki;

    <<...

    ertesi gün yola çıktık. echto 2 ile mahallede bir şov yaptık ilk önce. deniz ve özgür iki yandaki bisikletlere binmişti ve pedal çeviriyordu, doruk(her ne kadar sevmesekde, o da çok uraşmıştı aletlerin yapımında ve yanımıza almıştık bir süreliğine bu öğretmen çocuğunu), ben ve hayalet avlama malzemelerimiz ise iki bisikleti birleştiren tahtanın ortasında duruyordu.

    kendimizi korumayı da ihmal etmiyorduk.. biliyorduk ki hayaletler, ölüler haçlardan korkardı. ancak elimizde hem hayalet silahları, hem de koca haçlar taşıyamazdık. ve yara bantları imdadımıza yetişti.. dördümüzün de alnında birer çift yara bandı haç şekli oluşturuyor ve bizi ölülerin dehşetli intikamından koruyordu..

    hepimizin ağırlığını taşımak için pedallara asılan deniz ve özgür, tuvalette ıkınan biriymişcesine kızarmışlardı. ama kendi mahallemizdeydik, taviz vermezdik karizmamızdan! kimsenin olmadığı yerde inip yürüyerek, mahallenin veletlerinin önünden ise dehşetengiz aracımız ile geçerek hayalet saldırısına uğramış binanın önüne geldik.

    bu sırada doruk yapacağı hıyarlığı gene yapmıştı. beraberinde getirdiği taşınabilir radyonun pili bitti ve bizim ghost busters theme den ibaret müzik yayınımız kesildi.

    bir an için mahallenin tüm çocuklarının bakışlarını hissettik üzerimizde.. hepsinin bize olan güveni ve hayranlık dolu bakışları müziğin kesilmesi ile sekteye uğramak üzereydi.. hayır umutların yitirilmesine izin veremezdik! arkamızdan ulan müzikleri bile bozuk bunların dedirtemezdik.. biz mahallenin gurur kaynağıydık...

    "olum çabuk azımızla sölicez.." diyerek el koydum duruma bir komutan edasıyla.

    "abi ben bilmiyorum sözlerini?" diye itiraz etti deniz ağlamaklı bir surat ifadesiyle.

    "bilmediin yerde böle, ııı sesini boğuklaştır kısık söle işte. homurdanır gibi. bende bilmiyorum, hızlı yürüyüp hemen gircez." diyerek planı ortaya koydum hızlıca.

    "tamam hadi başla sen" diye topu bana attı deniz.

    "biir ikii üç!"

    hep bir ağızdan başladık sölemeye; "dı rıı nı nı nıı nım! dırı nı nı nıı nım! nın nııı honii şeee vene dilip ddüüü... frii yor mayyndd ..goostbastırsss" diye bağıra bağıra söylerken şarkıyı,.özgür de " ay feyminon gost" diye back vokal yapıyordu adeta..
    .
    o anın heyecanı ile mahallenin çocuklarının güç veren alkışları eşliğinde şükrülerin bodrumuna girdik. ben kahramanca en önde giderken elimde kutsanmış beyzbol sopasını taşıyordum. hemen yanımda özgür hahatopün ile beni yalnız bırakmıyordu. parfüm silahlarından biri deniz'in elinde dururken, benim belimde de her ihtimale karşın yedek sarımsak suyu silahı duruyordu. doruk en arkadaydı ve kutsal parfüm silahı ile kuşanmıştı ve hepimizde ek güvenlik önlemi olarak birer sarımsak atıcı sapan bulunuyordu ...

    bodrumun karanlığında ilerledikçe etraf daha da karanlıklaştı ve grotesk bir hal aldı.

    o sırada özgür;"bişi buldum ben !!" diye heyecanla bağırdı.

    "o ne lan?" diye merakla yaklaştım yanına.

    "abi bak hayalet plazması bu kesin. kahverengi. dokunsana bi?" elindeki hafif katılaşmış kitleyi bana doğru uzattı.

    "bok o salak.." ..

    özgür tiksinti içinde yerdeki dışkı parçası ile ilgilenmeyi bıraktığı anda herşey çok hızlı gelişti..

    siyah karanlık bir kütle bir an için önümüzdeki boşluğun sağından sol tarafa doğru hızla ilerlerledi ve bir koşuşturma başladı o an. doruk'un aceleci adımları bodrumda yankılanırken, deniz hahatopünün uzatma kablosuna takılıp yere düştü...

    hayaleti gördüğümüz noktada bir alev ve kıvılcım deresi oluştu sadece yarım saniye içinde. kendimi yere atarken, elimdeki sarımsak sapanını da ard arda ateşlemeye, cehennemden gelen iblisin üzerine ikinci ve katti bir ölüm dalgası yollamaya başladım adeta bir refleks halinde..

    bir an sonra bodrumun dış kapısının kapanma sesini duyduk.. doruk ortadan kaybolmuştu, satıp bizi korkakca kaçıp gitmişti. en kötüsü ise koşuşturma sırasında hahatöpünün fişi çekilmişti ve çalışmıyordu..

    çığlıklar ve gürültüler yankılanmaya başladı o an etraftan. kişneyen bir at sesi ve korkutucu sesler eşliğinde bir böğürtü kulaklarımızı yırtarcasına yükseldi. hayalet, alev ve kıvılcım dalgasının arasından üzerimize ilerledi.. karanlığın ta kendisi gibi kusuyordu tüm lanetini üzerimize..

    kalkmalıydım ayağa.. kendim için, ghost bastırırsın onuru için, mahalle için, tüm dünya için ! ani bir güç damarlarımı yaktı adeta. doğruldum ve karaltının üzerine saldırıp, elimdeki kutsal silahı tüm gücümle savurdum

    küt bir sesi takiben cılız ve iğrenç titrek bir ses haykırdı ;" aahhhh kafaaaam"

    "şükrü lan bu!?!" kelimeleri döküldü yerdeki siyah örtünün içinde debelenendiğini ve zırladığını kavrayınca...

    doruk ve şükrü yine yapacağını yapmıştı işte.. doruk bizi önce bodruma, tuzağa götürüp sonra da kaçmıştı. şükrü ise bathory adlı garip amcalardan kurulu bir grubun kasedindeki* efektler ve basit bir torpil ile bizi tuzağa düşürmeye çalışmıştı.. bizi ! ghost bastırırs ekibini !...

    ama sonuşta kafası kırılan ve pekmezi akan yine şükrü olmuştu, oh olmuştu işte !

    doruğu sonradan cezalandırmayı aklımın bir köşesine yazarak, şükrünün ağlayışlarının taş duvarlardaki yankısına aldırmadan konuştum;
    "it! böle olur işte sonun. kıçımın hayaleti, siyah örtü bulmuş bi de."

    şimdi ne yapacağımızı, dışarıdakilere ne söyleyeceğimizi, en önemlisi şükrü'nün kafasını yardığımız gerçeğini onun annesine ve kendi annelerimize nasıl anlatacağımızı düşünürken şükrü'nün çığlığı ile irkildik...

    "aaieeeee imdat geliyorr.. üstüme geliyor !!" diye haykırdı şükrü.

    çığlıktan etkilenmeme sağmen soğuk kanlılığımı koruyarak; "susturun şu yalancıyı yaaa" dedim.

    "aa bakın hakkaten bişi hareket ediyor orda.." diyerek şükrünün 2 metre kadar sağındaki bir yeri gösterdi deniz. hepimiz donduk kaldık o anda.. gerçekten oradaydı ! dev bir örümcek ilerliyordu şükrüye doğru..

    "ohaaa elim kadar lan!!!" diye bağırdı özgür olması gerekenden en az iki üç kat büyük örümceği göstererek.

    "ektoplazmik değişime uğramış bir örümcek buuuu.. ateeeeeşş !!" diye kükredim adeta..

    yedek parfüm ve sarımsaklı su silahlarımız tüküren lamalar gibi dehşet kustu örümceğin üzerine. ama o yoluna devam ediyordu yavaş yavaş. belli ki şükrüyü yemek istiyordu ve biz şükrüden ne kadar nefret ediyor olsak da, onun zarar görmesine izin veremezdik.. hemen yanımda özgürün koşmaya başladığını gördüm, hahatopün'ün kapağını çıkardı ve dev örümceğe doğru uçarcasına ilerledi.. canavar son anda kaçmaya çalışmasına rağmen şükrü'ye sadece yarım metre kala, özgür kocaman kapak ile üzerine iniverdi bir ölüm meleği gibi.. şeytani yaratık yakalanmıştı.. ghost bastırırs ekibi kötü bir ruh tarafından ele geçirilip devleşmiş örümceği yakalamıştı !

    ne diyeceğimizi bilemedik, heyecandan dilimiz tutulmuştu. başarmıştık işte. mahalledeki kötülük tohumunu, herkese kötü duygular yayan ve bir örümceğin zavallı bedeninde yaşayan ruhu yakalamıştık.

    bir kaç dakika sonra cam kavanozun içine koyduğumuz dehşet abidesi elimizde, silahlarımız omuzumuza dayalı ve beraberimizde yalancı-kalleş şükrü ile birlikte çıktık bodrumdan. bir alkış seli içinde ilerlerken sokağa, hepimizin yüzünde tatlı bir tebessüm ve maceranın yorgunluğu, gururu vardı...

    ...

    ertesi gün örümcek halen cam hapishanesinin içinde kıpırdanmaktaydı. ona rıfat adını takmış ve içindeki kötü ruhtan arındırmaya çalışıyorduk.

    çabalarımız başarısızlığa uğrayınca (örümcek hiç küçülmemişti) "ee şimdi n'apıcaz?" gibi bir soru sorma gafletine düştüm.

    "hehe hadi ezelim" diye yanıtladı özgür.

    her ne kadar rıfat'ın içindeki kötü ruhtan nefret ediyor olsam da, sonuçta o bir canlı, bir hayvandı. onu, öylece çaresiz bir şekilde dururken, cam kavanozundan çıkarıp da öldüremezdim.

    "hayır, öldüremeyiz onu. ölürse içindeki kötü ruh serbest kalır ve bu sefer insanları ele geçirir" diye yanıytladım özgür'ü.

    mahallenin çoook uzaklarında onu serbest bırakırken, bir daha göreceğimi sanmıyordum. rıfat ile tekrar karşılaşmamız 13 yıl sonra olacaktı, o zamanlar bunu bilemezdim..
    (bkz: şeytani örümcek rıfat)

    >>
  • kötü ruhların ve iblislerin korkulu rüyası olan akıllı bıdıkların başından geçen enteresan olaylar dizisidir;

    şöyle ki;

    << ...

    şükrü'nün yalanlarını ortaya çıkarmış ve şeytani örümcek rıfat'ı mahallemizden uzak tutmayı başarmıştık. böyle biteceğini sanıyorduk herşeyin ancak asıl dehşetin kendisiyle henüz karşılaşmadığımızı öğrenmemiz çok zaman almadı.

    rıfat'ın yakalanmasından beri sadece yedi gün geçmişti ve artık kahramanlık hikayelerimiz yavaş yavaş yerini robotek'in bu haftaki bölümlerinde olan savaşlara bırakmaya başlamıştı mahalle çocuklarının diyaloglarında. "şöhret ne kadar da çabuk kaybediyor etkisini" diye mırıldandım bilinçsizce.

    kurban bayramına iki gün kalmıştı. bizim için kurban bayramı ekstra bir okul tatili ve annelerimizin zorla yedirdiği yiyeceklerin kısa bir süre için bamya, börülce gibi tasvir edilemez iğrençlikte şeyler yerine et gibi çok daha tercih edilir besinler olmasıydı. pek çok ev kurban kesiyordu ve bahçeler bağlı bulunan koyun ve kuzular ile doluydu. geçen yılki hayvan kurtarma operasyonu 1 adını verdiğimiz hayat kurtarma çabalarımızdan sonra(ki büyük bir başarı oranı yakalamıştık), bu yıl kurbanlık hayvanlara yaklaşmamız kesinlikle, kati şekilde yasaklanmıştı. elbette sebzelerden hoşlanmıyorduk ancak bu zavallı hayvancaazların sokak ortasında boğazlanmasını da gerektirmiyordu.

    . bir kaç gece sonra olan oldu. kabuslu bir geceden korku içinde ama hareket etmeden uyandım. soğuk bir hava akımı yatağımı ve beni yalayarak geçti bir an için. arkamda geceye has esintiyi hissedebiliyordum. yavaş ve kesin hareketlerle arkamı döndüm. camı açık bırakmadığıma yemin edebilirdim oysa ki şimdi açıktı. bir şeyler oluyordu evimde, odamda.. sağ tarafta, göz ucuyla yakalayabildiğim hareketlilik, kafamı oraya çevirdiğimde yerini boşluğa bıraktı. açıkçası korkmuştum. tamam bir hayalet avcısıydım ancak hayaletler tarafından avlanmak da istemiyordum. tüm evi dolaştım elimde bir fener ile(o anın azami korkusu ile ışıkları açmak aklıma gelmemişti tabi). annemin çini vazosunu ve bir el radyosunu ani gölgeler gördüğümü sanarak kırdıktan sonra, ev halkı uyandı ve tokatlanıp odama gönderildim. belki de herkes benim deli olduğumu düşünüyordu. varsın öyle olsundu. önemli olan benim ne gördüğümü biliyor olmamdı.

    böylece huzursuz ve uykusuz bir gece başlamış oldu. elimde kutsanmış beyzbol sopam, yatağın üzerinde nöbet tutacaktım sabaha kadar. asla uyumayacak ve bu iğrenç yaratıkların beni odamda çaresiz bir şekilde uyurken bulmasına izin vermeyecektim. ben bir ghost bastırır idim, yolu yoktu. yenilmezdim..

    15 dakika sonra uyuyakaldım..

    uyandığımda ilk farkettiğim; karşı duvardaki dekorasyonun hafifce(!) değişime uğramış oluşuydu. korku içinde kasıldım, tavandan yere kadar kurumuş kırmızı bir yazı duruyordu duvarın tam ortasında.. kanla yazılmış bir yazı; "bamyaya alışsan iyi olacak avcı, artık et yok!". ayağa fırladım ve masamın üzerinin darmadağın olduğunu gördüm.. jelibonlarım, topitop şekerlerim herşeyim, herşeyim gitmiş, parçalanmıştı.. duvardaki yazıyı anneme nasıl açıklayacaktım, şekerlerimi alan kimdi, bir hayalet mi dadanmıştı bana.. hayatımın en korkutucu manzaralarından biri idi odamda gördüğüm; daha doğrusu buzdolabını açana kadar öyle olduğunu sanıyordum..

    buzdolabı.. her zaman tavuk, köfte ve çeşit çeşit çikolata ile dolu olan buzdolabı.. şu anda sadece sebzelerle kaplanmıştı.. lanet olası bezelyeler, pırasalar, karnıbaharlar.. lezzetsiz olan ne kadar besin varsa hepsi karşımdaydı.. yutkunarak geriye doğru sendeledim. böylesine korkunç bir lanet..

    **rrrinnggg, rrrringgg**

    çalan telefona yetişebilmek için lanetlenmiş mutfağımızı arkama alarak koşturdum..

    "a-aloo" dedim telefonu açıp titreyen bir sesle.

    "olum ben özgür, hemen gel sokaa.. çok garip şeyler oluyo" diyen sesini duydum arkadaşımın.

    "asıl sen buraya gel, deniz'i de al çabuk olun ama"diye karşılık verdim

    "mahallede bütün evlerde, bakkalda kasapta falan bile sebzeler haricinde tüm yiycekler yok oldu bir gecede"

    "oyalanmayın, çabuk gelin." dedim ve cevabı beklemeden kapattım telefonu..

    bu nasıl bir lanetti. hangi aşağılık varlık bizi güzel lezzetlerden koparıp, sonsuza değin bamya ve bezelye yememizi sağlamaya çalışıyordu? birden gözüm fırına takıldı. "lahmacunlar" diye mırıldanıp fırını açtım. evet haklıydım ! dünden kalan üç lahmacun ve bir ekmek arası köfte hala buradaydı. her kim toplamışsa burayı unutmuştu işte. derhal masaya çıkardım hepsini yemek üzere ve bir anda kendime geldim; "n'apıyorum lan ben.. bunlar mahallede kalan son yiyecekler... saklamalıyım onları."

    bir gecede tüm evlere girip, tüm yemekleri çalabilen birinden 3 lahmacun ve bir ekmek arası köfteyi nasıl saklayabilirdim ki.. o an parlak bir fikir geldi aklıma ve derhal uygulamaya koydum. önce gazete kağıdına sardım yiyecekleri ve sonrada gazete kağıtlarını buzdolabındaki iğrenç marullarla sarmalayıp bir torbaya koydum.. hiç kimse onlardan şüphelenmezdi. değerli hazineyi odamın yıllardır araştırılmamış dehlizlerinden birine(dolabıma) kapatırken kapı çaldı. dostlarım gelmişti sonunda.

    ...

    sadece yemekler değil, kurban bayramı için ailelerimizin satın aldığı hayvanlar da yok olmuştu. ve yüksek sesle söylenmese de mahallede ilk şüpheli bizdik. evet kurban edilecek hayvanları özgür bırakmak istediğimiz bir sır değildi. her ne kadar onları yiyor olsak da kesilme yerleri bizim mahallemiz olmamalıydı. ancak bizler hırsız da değildik. kimsenin koyunlarını çalmazdık, en fazla özgür bırakırdık. adımızı temize çıkarmamız ve bu gizemli olayları çözmemiz gerekiyordu. ve duvarımdaki yazı.. hangi varlık bu kadar rahat odama girip, beni böylesine tehdit edebilirdi ki. üstelik duvara kanla yazı yazarak. hep iğrenç bir adam olmuş olan deniz duvardaki kırmızı lekeye parmağını sürüp tadına baktı garip bir içgüdü ile

    "abi domates bu kan diil?" diye yeni keşfini paylaştı bizlerle.

    olay iyiden iyiye garipleşmeye başlamıştı. etlerin çalınması, domatesle yazılan duvar yazıları.. hiç zaman kaybetmeden araştırmaya başlamalıydık ve başladık da. hiç bir bodrum, boş arsa, inşaat kalmamlıydı mahallemizde göz atılmamış.

    ...

    hava kararmaya başlarken tüm mahalleyi didik didik etmiş ve gizemi çözmeye biraz olsun yaklaşmıştık..arka sokakta, eski parkın arka kısmındaki terkedilmiş inşaat yeni atılmış gibi duran sebze parçaları ile doluydu ve altından hayvan sesleri geliyordu... tüm ekipmanlarımızı hazırlayıp inşaata girmeye karar verdiğimizde güneş son ışık demetlerini gönderiyordu şehrin üzerine..

    sonsuza değin bamya yememek için bu bilinmeyen varlıkla yüzleşmek zorundaydık !

    ...
    >>
  • yıllar önce ankara sokaklarında koşturan bir gurup veledin, bir sonraki kuşağı bezelyelerin lanetinden kurtarmak için harcadığı çabanın anlatısı
    olayın devamı şöyledir ki;

    <<...

    artık eski silahlarımıza ek olarak- bir de sinek kağıtları vardı yanımızda. bu bir yüzü yapışkanlı kağıtlara herhangi bir şey yapıştığında, kolay kolay kurtulamazdı bir daha. kağıtlar, bir hayaleti hahatopüne hapsetmek için yeterli zamanı fazlasıyla sağlayacaktı bize. bu sefer hahatopünün kablosu da aşırı miktarda uzun tutmuş ve uzatma fişlerinin birbirilerine eklendiği noktaları da koli bantlarıyla sağlamca yapıştırmış, işimizi şansa bırakmamıştık.

    bizi alkışlarla maceraya uğurlayan bir kitlemiz yoktu ama önemi de yoktu. bir görevimiz vardı ve yapacaktık. arsanın içine girdik ve sinek kağıtlarını kapının önüne, inşaatın girişine döşedik. neyle karşılaşacağımızı pek bilmesek de kafamızda bir plan vardı. deniz ve ben hayaleti (yada herneyse içerdeki) üzerimize çekerek, binanın dışına çıkacak, koşarken girişteki kağıtların üzeirnden atlayacaktık. iblis dölü kapıdan çıktığı anda kağıtlara yapışacaktı ve biz aniden dönerek tüm silahlarımızı üzerine boca edecektik. kapının bir kaç metre yanında bekleyen özgür, cehennemin evladını hahatopüne hapsetmek için gereken zamanı fazlasıyla bulacaktı bu sayede..

    içeri girdik ürpertilerimizi ve kaygılarımızı kalplerimizin derinliklerine bastırarak. kötülüğün kokusunu alıyordum adeta. kötülüğün kokusunu tiksintiyle burnumu kapatacak kadar iyi alıyordum.

    "ohaa olum kötülüğün kokusuna baksanıza lan, çok pis yaa" dedim üziirmizdeki gerginliği biraz atmak için.

    "o kötülük diil ki oolum. galiba koyunlar burda onların boku kokuyo" diye cevap verdi deniz ukala ukala.

    "hayır babanın çorapları burda onlar kokuyo. salak yaa" diye laf sokmaya çalıştıysam da pek başarılı olmadı.

    manasız muhabbetimiz tok bir sesin konuşması ile kesildi; "demek nihayet beni buldunuz kodumun veletleri"

    içimdeki karanlık imge patlamasını ve beraberinde dehşeti kelimeler ile anlatmanın mümkün olmadığı o an kafamızı kaldırdık ve tam karşıda gördük onu..

    yerden bir metre kadar yukarıda asılı duruyordu. garip yaratığın dev bir domatesi andıran kafasının iki yanında bamyalardan oluşmuş gözler, burnu olması gereken yerde ise iğrenç bir patlıcan dilimi vardı.. dev domatesin altından sarkan altı adet aşırı uzun pırasa, insanların varolmadığı kadar eski bir zamandan kopup gelmiş adı unutulmuş bir tanrının suratından fırlayan ahtapotumsu uzantılar gibi temkinsizce kıpırdanıyor ve sallanıyordu. kolları olması gereken yerde birbirine tasvirsiz bir iğrençlik ile karışıp kaynaşmış havuç ve kerevizlerden yapılma iki tehditkar uzuv sallanıyordu. içe geçmiş marullardan ibaret iğrenç bir çift kanat ise dev domates figürünün hemen arkasında, yüksek bir tepeden bakmakta olan bir sucubbus'un kanatlarıymışçasına açılmıştı.

    "b-bu bi sebze adaaaam" diye kekeledi deniz..

    "sebze sensin adam da sana girsin ! benim adım wraithovejene seni kokuşmuş bok böceği" diye karşılık verdi garip yaratık.

    "seni lanet olası ahtapot boku ! yemeklerimizi çalmanın bedelini ödeyeceksin" diye haykırdım öfkeyle.

    "beni güldürme seni gidi loki'nin terli taşağı kılıklı velet. tüm hayvansal besinleri, tüm şekerleri ve tüm çikolatları yok edeceğim. sadece sebze ve meyve yemek zorunda kalacak insanoğlu" diye böğürdü domates kafalı yaratık.

    ne olduğunu anlamıştık sonunda. bu olabilecek hayaletlerin en kötülerinden biri, bir vejetaryen hayaleti idi. tehditlerine karşılık "yok yaa, sen benim götümü ye cehennemin leş kokulu it nefesi" diye anında soktum lafı ruh hastası, ölü sebze yığınına.

    hayalet, "bana götümü ye demek ha ! pişman olacaksın seni aşağılık domuz götü parçası" diyerek üzerimize gelmeye başladı tüm heybetiyle.

    anında dışarı fırladık ve özgür'ü uyarmak için "geliyooooo" diye bağırdık var gücümüzle. bu sırada özgür'ün hahatopünü çalıştırdığını duyabiliyorduk. bizim hemen ardımızdan dev bitki yığını da fırladı dışarı. anında özgür'ün yarattığı tehdidi farkedip, kollarından bir tanesini ona uzattı çıkar çıkmaz. onlarca havuç ve kereviz adeta fışkırarak özgürü korkunç bir sebze fırtınasının tam ortasında bıraktı.

    iğrenç sebzelerin yağmuru altında kalan özgür'e yardım edebilmek için tüm silahlarımızı kusarcasına ateşledik iğrençlik abidesinin üzerirne. kahretsin ki etkilenmiyordu bile. ve talihsizlikler bununla bitmemişti.. hahatopünün ağzına dolan bir kaç sebze, silahımızın artık boğuk sesler çıkararak işlevsizleşmesini sağlamıştı. özgür patlayacağından korkarak hahatopünü kapattı ve sendeleyerek yanımıza gelmeye çalıştı.

    "kaçıınn, bizim eve doğru gideliiiim" diye bağırdım gücüm yettiğince. aniden bana dönen vejetaryen hayalet, karnıbahar ve maydonozlardan oluşmuş hayalet ciğerlerine hava doldurdu bir ıslık sesiyle. hemen ardından koca domates kafasının ortasındaki ağız, havuç biçimli dişlerinin arasından büyük bir güçle üflerken nefesini üstümüze iri nohut parçaları yağdırmaya başladı. yüzlerce nohut tanesinin can yakan yağmuru altında zigzaglar çizerek kaçmaya başladık ve bizim evin olduğu arka sokağa doğru var gücümüzle koştuk.

    evin önünde soluk soluğa durduk ve arkamıza baktık. şaşırarak artık takip edilmediğimizi fark ettik. sebze şeytanı yer yarılmıştı da içine girmişti sanki.

    gözlerimiz vejeto düşmanımızı ararken, yanımızdaki arabanın içinde devam eden hareketlilik dikkatimizi çekti. üst kat komşumuz ipek abla sokağın öbür ucunda oturan uzun saçlı bir abi olan mehmet abinin arabasındaydı. mehmet abi'nin önüne eğilmiş bişiler yapıyordu. tam göremedik ama mehmet abi'nin uykusu gelmişçesine gözlerini kapatıp başını arkaya atmış oluşu biraz şüphe uyandırıcı idi. biz onlara bakarken arabanın hemen yanında vejetaryen hayalet tekrar belirdi ve arabanın ön kaportasını ezerek peşimize düştü. biz apartmana doğru kaçarken arkadan mehmet abinin çığlığı yükseldi. o an ne olduğunu anlamamıştık ama bir kaç saat sonra mehmet abi ambulansla hastaneye kaldırılacaktı. o günden sonra mehmet abi hiç aynı olmadı ve zaten bir iki ay sonra adını mehtap olarak değiştirip taşındı. ancak o sırada onu düşünebilecek durumda değildik. hemen eve girip kapıyı kitledik. neyse ki annem evde değildi, bizi kovalayan bir sebze yığınını açıklamak pek kolay olmazdı sonuçta.

    olabilecek en hızlı şekilde odama girip, hayalete karşı sandalye bacaklarını kırarak basit bir iki haç yaptık. ne yapacağımızı bilemez haldeydik ve bu haçlar son umutlarımızdı. aklıma bir fikir geldi o anda ve özenle paketlediğim lahmacunlarla köfteyi çıkardım ortaya. bir süredir yemek yememiş arkadaşlarım için oldukça iştah açıcı idi ancak bunları yemeyecek, tüm güzel yemekleri yok etmeye çalışan iğrenç hayalet için yem olarak kullancaktık. ama planımızı nasıl uygulayacağımızı düşünmeye zaman kalmadı. balkon kapısı parçalandı ve yaratık odanın içine daldı tüm heybetiyle.

    "kodumun taşak bitleri, işte şimdi elimdesiniz..beni haçlarla mı durduracaksınız hahahaha" diye gürledi koca domates ve bedenin altında sallanan pırasalar kıvrılarak elimizdeki haçları söküp aldılar.darbenin şiddetiyle yatağın üzerine savrulmuştum. ani bir refleks ile elime gelen bir köfte parçasını tepemize binen yaratığa fırlattım.

    etki beklenmedikdi. minik köfte, domates biçimli köftehorun bedene çarptığı anda vejetaryen hayalet tiz bir çığlık ile haykırdı ve geri gitti.

    "çocuklaar, etten korkuyor ! lahmacunları alın çabuuuuk" diye bağırdım. hepiiz birer lahmacun kaptık ve lanet olası at sineği kılıklı sebzeye doğrultarak üzerine yürüdük.

    "haaayyıııhhrrrrr et olmazz , çekin şunlarrııı gözümün önündeeehnnn!" diye gürledi iğrenç sebze.

    artık köşeye sıkışmıştı. tüm iradesini harcıyordu ama üç lahmacuna karşı yapabileceği hiç bir şey yoktu. bir kaç kez saldırmayı denediyse de lahmacunlar tarafından geri püskürtüldü. acı içinde bağıran yaratık bir anda doğruldu ve kükredi. ani değişim neden olmuştu anlayamamıştım ama deniz'e bakınca durumu kavradım. deniz tek silahımız olan lahmacunu yiyordu şu an...

    "deniiiiz ! naaptığını sanıyorsun sen malak !" diye böğürdüm.

    "ya napiim çok acıkmışım, dayanamadım bir ısırık aldım sadece" diye yanıtladı utanç içinde.

    ama utancı bizi kurtarmaya yetmiyordu. çember kırılmıştı ve şu anda hayalet herşeyiyle saldıruyordu üzerimize. özgür şaşkınlığını atıp elindeki lahmacunu tekrar doğrultamadan kereviz ve havuç bombardımanı içinde yere düştü. deniz ise çok daha şanssızdı. hayaletin kanatlarından fırlayan yüzlerce marul, bir anda denizi, bir örümceğin sineği ağlarıyla hapsetmesi gibi havaya kaldırıp sarmalamaya başladı. bense üzerime kusulmakta olan nohut mermilerinden sakınmaya çalışırken hiç bir şey yapamıyordum.

    bir an için yatağın yanında, yere düşmüş dört minik köfte gözüme ilişti. dört küçük kara nesne.. hiç bir zaman önemsemediğimiz ancak şu an için bir sebze yığını tarafından parçalanmamak için tek şansımız olan kızartılmış kıymalar. dört küçük umut..

    küçük bedenime aniden dolan umutla ayağa fırladım ve nohut bombardımanı altında koşmaya başladım köftelere doğru. zaman yavaşladı adeta, saniyeler saatler gibi geçiyordu. köftelere doğru atladığımda iki canlı pırasa demeti üstüme doğru bir kamçı gibi inmeye başladı. ıskalayan pırasa dalgası hemen arkamda şakladığında parmaklarımın köftelere değmesi için sadece bir kaç santimetre kalmıştı. uçuşum ve düşüşüm arasındaki karmaşada pırasa demetlerinin saldırısı ve nohut yağmuru altında 4 köfteden üçünü kapabildim. biri ise asla ulaşamayacağım bir yere fırlayarak gözden kayboldu.

    her bir nohut tanesi dokunduğu yeri acı içinde yakarak sekiyordu bedenimden. yerde sırt üstü döndüğüm ve köfteleri fırlatmak için gerindiğim anda iki canlı pırasa demeti bacaklarımdan dolanıp aniden çekti beni. şokun etkisi ile neredeyse köftelerden birini düşürüyordum ama hepsini elimde tutmayı başardım ve ilkini fırlattım. o korkunç kaos arasında ilk köfte tamamen alakasız bir yöne doğru yitip gitti.

    deniz üzerini kaplayan marullar tarafından boğulmak üzereydi. boğazından çıkan tok hırıltıyı duyabiliyordum. pırasaların güçlü çekişinden kurtulmak için debelenirken ikinci köfteyi de fırlattım. bu sefer bamyadan yapılma gözlerin tam ortasına isabet eden köfte, yaratığın acı içinde bağırmasını, denizi sarmalayan marullar üzerindeki denetimini bir anlığına bırkamasını ve pırasaların güçlü kavrayışını gevşetmesini sağladı. işte beklediğim an buydu, tek bir şansım vardı; ya isabet ettirecek yada sebzeler tarafından bu genç yaşımda öldürülecektim. acı dolu bağırışı bitmeden fırlattım ikinci köfteyi... minik karaltı kararlılıkla ilerledi havada ve koca domatesin ortasındaki garip ağız tam kapanmak üzere iken giriverdi içine.

    zaman durdu... bağırışlar, çığlıklar hepsi, herşey durdu... sadece yaratığın yutkunuşu duyuldu..

    "hhaaayıııırrrghhahhaarghhhhhhhhhh" diye böğürdü dev hayalet. bedenindeki sebzeler kaynaşmaya ve bir düdüklü tencerenin içinde pişermiş gibi fokurdamaya başlamıştı. kafasını oluşturan dev domates, çatlayan bir kavunmuşçasına ortadan ikiye ayrıldı yavaş yavaş. kollarındaki havuç ve kerevizler birer birer yere dökülürken, bedenindeki pırasalarda cansızca sarktı. yere düşen koca yığın bir kaç saniye sonra bizi duvarlara fırlatan bir basınçla infilak etti.

    bir an için olayların gerçekliğine inanamadık. dev bir kazanda yapılmış bir türlü ve dev boyutlu bir salata odaya yayılmış gibi gözüküyordu. evet bunları açıklamak çoook çok zor olacaktı.. ama başarmıştık, yenmiştik onu sonunda.

    bir kaç saat sonra hayvanları özgür bıraktık ve elimizden geldiğince temizledik ortalığı. oldukça zor olmuştu odanın halini açıklamak(özellikle patlamış kapıyı) ve bayramın 2 günü boyunca kaçan hayvanlarını yakalamak için çaba harcayan büyükler de eklenince işe aldığımız cezalar çok daha uzun vadeliydi. yine de önemli değildi. biliyorduk ki yedikleri et yemekleri bizim sayemizde hala vardı.

    hayaletin üs olarak kullandığı arsa da bir süre sonra yepyeni bir villaya dönüştü. şekli değişmişse de binanın laneti ileride de kendini gösterecekti gerçi. yıllar sonra buraya gelecek kenan alacakaranlık adlı bir adam nice dehşetlerin yaratıcısı olacaktı ama buna daha çok zaman vardı, uzun yıllar boyunca mahalle huzurunu koruyacaktı.

    bezelyelerin ve bamyaların lanetinden kurtarmıştık hem kendi kuşağımızı hem de sonraki çağları. kimse bize teşekkür etmemişti, hatta çok az kişi olayları biliyordu ama yine de mutluyduk biz. ghost bastırırs ekibi kurtarmıştı mahalleyi bir kez daha..

    - son -
    >>
  • nemo ramjete adadığım çocukluğumun hoş yansımalarından bir örnel. "mahalle mitosu"nun bir parçası.
6 entry daha