şükela:  tümü | bugün
  • yurdum insani yapmis yapacagini yine. ama korkmayin geride kalmadi bu gunler. hatta ekşide bile bu siralar buna benzer bir durum yasanmakta.

    buyrun yaziyi okuyun;

    girişimci polislerin sahte karakolu

    1950’li yıllarda sirkeci emniyet amirliği’nde görevli üç polis memuru emekli olurlar. emekli olurlar ama geçim kaygısına da düşerler. yaşları da henüz genç olduğundan bir iş yapma konusunda kafa yorarlar. şu işi yapayım, yok bu işi yapalım derler ama bir baltaya sap olamazlar. derken içlerinden biri bir düşünce artar ortaya. der ki “karakol kuralım!”

    müteşebbis bir millet olduğumuzu bir kez daha kanıtladık yedi düvele. teknolojik yatırımımız yok belki ama sermaye gerektirmeyen kazançlı yatırım alanları yaratmakta da üstümüze yok. gana’da abd büyükelçiliği açıp 10 yıl çalıştırmış yurdum insanı. sahte elçilik kurmanın kazançlı bir yatırım olduğunu görünce bir de hollanda elçiliği açılmış aynı yerde. abd, farkına varıncaya kadar on yıl darphane gibi çalışmış elçilik. geçen haftanın en çok konuşulan ve hayret edilen bu haberini okuyunca 1950’li yılların ortasında küçükpazar’da sahte karakol kurarak yıllarca çalıştıran ve bölgenin haracını toplayan üç kafadar polisin hikâyesi düştü aklımıza. yıllarca sirkeci emniyet müdürlüğü, hal ve köprüler karakolu’nun burnunun dibinde karakol kurup işleten bir milletin çocuklarıyız sonuçta. yaban ellerde sahte elçilik kurmanın lafı mı olur?

    doların 3500 sınırını aşması, ab ile kriz, başkanlık sistemi tartışmaları, adana’da süleymancılara ait yurtta yanan yavrularımızın haberleriyle davul gibi gerilmiştik ki, gana’dan gelen bir haberle hep birlikte makaraları koyuverip biraz olsun gevşedik. neydi o haber? bizim uyanık çocuklar rüşvetle bağladıkları ganalı yöneticilerin de yardımıyla gana’da sahte abd büyükelçiliği açıp on yıl süre ile işletmişler. abd’ye gitmek isteyenlere para karşılığı sahte vize veren uyanıklar, müşteri sıkıntısı çekmemek için togo ve fildişi sahilleri gibi ülkelerde de elçiliğin tanıtım broşürlerini dağıtmışlar. varsın ülkemizde patent başvuru sayısı az gelişmiş ülkelerin altına düşsün, varsın pısa sıralamasında en sondan ikinci olalım, teknoloji ürünleri ihracatında annemizin liginde yer alalım ne gam? kimsenin aklına gelmeyen ve fazla sermaye de gerektirmeyen karlı anlara yatırım yapan bizden başka kaç tane ülke var? bir iki balkan ülkesi, belki italya dışında kimse elimize su dökemez bu alanda.

    küçükpazar’ın hikâyesi

    gana’da sahte abd elçiliği açan yurdum insanının marifetlerini okuyunca aklıma küçükpazar karakolu’nun hikayesi geliverdi. yıllar önce şu anda müteveffa olan cumhuriyet pazar dergi’de lütfü dağtaş’ın kaleminden bu öyküyü okuduğumuzda gülme krizine tutulmuştuk. bu hikayeyi yeniden anımsatmak istedik.

    anadolu’da “sıçandan doğan kendir kemirir” lafı bir kez daha doğru çıktı. sahte karakol kurmuş ve yıllarca işletmiş bir milletiz vesselam. onların çocukları da işi bir adım ileri götürüp dışarıya açılır ve afrika’da abd büyükelçiliği açar. biz gelelim küçükpazar karakolu’nun kuruluş öyküsüne... izmirli meslektaşımız lütfü dağtaş, sahte karakol kurma öyküsünü “kanun müstafa” lakaplı bir komiserden dinlemiş. kanun mustafa da 1980 yılında komiserlik kursu için geldiği istanbul’da artık sahtelikten çıkıp yasal karakol haline gelen küçükpazar karakolu’nda görev yapan komiser anlatmış. daha doğrusu kanun mustafa’nın “daracık bir üçgende neden üç karakolun kurulmasına izin verilmiş. mevzuata aykırı değil mi?” sorusuna yanıt verirken ortaya çıkmış. yeni nesil bilmez belki, eskiden unkapanı’nda sebze hali vardı. şimdi yerinde park olan unkapanı sebze hali genişce bir alana yayılıyordu. kabzımalı, hamalı, nakliyecisi derken binlerce insanın girip çıktığı bir yer de ne hırgür ne de hırsızlık, yankesicilik eksik olmaz malum. o nedenle bir hal karakolu kurulmuş. bir de köprüler karakolu diye bilenen unkapanı karakolu var hemen ileride. biraz ötede imç’nin arkasında küçükpazar denilen mahallede de bir karakol var, etti üç. oysa mevzuata göre 100 metre içinde iki karakol olmaz.

    işte kanun mustafa ziyaret ettiği küçükpazar karakolu’nda komisere bunu soruyor. o da keyfini çıkara çıkara başlıyor anlatmaya. “bizim şu anda içinde bulunduğumuz bu küçükpazar karakolu’nun öyküsü 1950’lere dayanıyor. bilebildiğim kadarıyla 1954 ya da 55 yıllarına. az ilerimizdeki hal karakolu o zaman varmış. unkapanı karakolu, köprünün güvenliğini sağlamak için unkapanı köprüsü yapılırken kurulmuş. hani sabotaj falan olursa diye... küçükpazar karakolu’nun kuruluşu ikisinin tam arasında bir zamana denk geliyor. 1950’li yıllarda sirkeci emniyet amirliği’nde görevli üç polis memuru emekli olurlar. emekli olurlar ama geçim kaygısına da düşerler. yaşları da henüz genç olduğundan bir iş yapma konusunda kafa yorarlar. şu işi yapayım, yok bu işi yapalım derler ama bir baltaya sap olamazlar. derken içlerinden biri bir düşünce artar ortaya. der ki “karakol kuralım!”

    amire çikolatayla ziyaret

    ölçerler biçerler, şu içinde bulunduğumuz karakol binasını kiralarlar. daha önceden sirkeci emniyet amirliği’nde görev yaptıklarından ve çevrede tanındıklarından bu bölgeyi seçerler. tabelacıya gidip “küçükpazar karakolu” yazan tabelayı yaptırır, binaya asarlar. üç kafadar emekli; masaydı, sandalyeydi, daktiloydu, dosyaydı, kağıttı, stampaydı, mühürdü bir karakolda bulunması gereken bütün iaşeyi alıp karakolu tefriş eder, türkiye’nin, ne türkiye’si herhalde dünyanın ilk özel karakolunu hizmete açarlar. karakol hizmete açılınca da bölge esnafından haraçlarını toplamayı eksisi gibi sürdürürler. o sırada da sirkeci emniyet amiri değiştiğinden bölgede küçükpazar karakolu diye bir karakol var mı yok mu bilmemektedir. bu arada normal bir karakol hangi görevleri yapıyorsa sahte karakolda da aynı işler normal seyrinde yapılmaktadır. vukuat işlerini de tabii... uygun bir fırsat kollayıp yeni göreve gelen sirkeci emniyet amiri’ne de bir kutu çikolatayla “hoşgeldin”e bile giden üç kafadar, memur azlığından yakınıp takviye memur talep ederler. sirkeci emniyet amiri de, “bende memur çok, birkaçını sizde görevlendirelim” diyerek küçükpazar karakolu’nun emrine üç polis memurunu verir. böylece bir karakolda olması gereken tüm düzenek kurulmuş olur. suçlular adliyeye götürülmekte, evraklar gelmekte, evraklar gitmekte, yazışmalar dosyalanmakta, suçüstüler yapılmaktadır. bildiğiniz karakol gibi yani.

    kömür dağıtımı

    işler o kadar aksamadan ve mevzuata uygun yürümektedir ki, izin programları bile oluşturulmakta ama karakolun kurucu üç memurdan ikisi izin ayrılırsa biri işler karışmasın diye muhakkak karakolda kalmaktadır. iki memurun yine yıllık izin kullandıkları bir gün, nöbetçi kalanın bir yakını vefat edince o da iki üç günlüğüne memleketine gitmek zorunda kalır.

    aynı günlerde de sirkeci emniyet amirliği’nden bir memur geçici görevle küçükpazar karakolu’na gönderilir. bu memur daha önce il emniyet müdürlüğü’nde karakolların kömür dağıtım işini yaptığından hemen tüm karakolları ezbere bildiği için küçükpazar karakolu diye bir karakolda görevlendirilince şaşırır. karakoldaki diğer memurların da pek bir şey bildikleri yoktur. bu arada kış da yaklaştığından kömür dağıtım işinin bittiğini de bilmektedir. oysa küçükpazar karakolu’na henüz kömür mömür gelmemiştir. birgün kendine iş edinir, “herkesin karakoluna kömür geldi de bizimkine niye gelmiyor” diye meraklanıp emniyet müdürlüğü’nün kömür dağıtım bölümünde eski arkadaşlarının yanına gider.

    -yahu arkadaş, herkesin karakoluna kömür verdiniz de bizim karakola niye vermiyorsunuz? -sizin karakol neresi?

    -küçükpazar karakolu...

    -ne yanda bu karakol?

    -unkapanı’nda...

    - cık, biz öyle bir karakol bilmiyoruz.

    -hemşehrim nasıl olur, binası var, memurları var, ben orada görev yapıyorum. karakol listeleri çıkarılır ama böyle bir karakolun izine rastlanmaz. yine de eski arkadaşlarının elini boş göndermez kömür verirler. kömürün geldiği gün karakolun kurucusu üç memur da izinden dönmüş, ekmek tekneleri karakolda göreve başlamışlardır.

    - ne var ne yok arkadaşlar? -iyi ne olsun.

    -biz yokken ne yaptınız?

    -kömür aldık.

    -ne kömürü?üç kafadar, karakolun elektrik, su ve kömür giderlerini kendi cebinden karşıladığı için kafalarında bir şimşek çakar. üçü de şaşkın, sararmış bir yüzle, birbirlerine bakakalırlar. ama yapacakları bir şey de yoktur. kömürü geri de gönderemezler. olanı biteni gözleyen ve kömür temin eden işgüzar memur, ertesi gün yanına bir arkadaşını da alıp sirkeci emniyet amiri’ne gider. olup biteni amire anlatırlar. emniyet amiri, yanına iki polis memurunu da alıp istanbul emniyet müdürü’nün huzuruna çıkar. olayı anlatır. zamanın emniyet müdürü gün görmüş uyanık bir adamdır. su bastı, sol oldu gibisinden bir yazı yazdırıp ankara emniyet genel müdürlüğü’nden küçükpazar karakolu’nun demirbaş dökümünü ister. kısa bir süre sonra genel müdürlükten “böyle bir karakolumuz yoktur” yanıtı gelir. emniyet müdürü ildeki bütün şube müdürlerini çağırtır, olayı özetler ve hep birlikte küçükpazar karakolu’nun yolunu tutarlar.

    karakoldaki tüm memurlar da haberdar edilmiştir. emniyet müdürü memurları şube müdürlerinin önünde sorguya çeker. -sen kaç yıldır bu karakoldasın? -sen kaç yıldır görev yapıyorsun? ayrıla ayrıla geriye karakolu kuran üç eski memur kalır. -siz geldiğinizde bu karakol var mıydı? biraz kem kümden sonra karakol kurucusu üç memur da konuşmaya başlar. -valla müdürüm emekli olduktan sonra bir iş kuramadık aklımıza karakol kurmak geldi, biz de kurduk. müdür, öyküyü dinledikten sonra tamam, der ve ekler: -bu olayı hiç bir zaman hiç bir yerde anlatmayacaksınız. derhal istanbul’u terk edip, ailenizle birlikte izinizi kaybettireceksiniz. şube müdürlerine de dönerek şu talimatı verir: -bu karakol bugünden itibaren yasal hale gelecek. ankara’ya bir yazı yazın, su baskını, sel falan diye bir şeyler uydurun. sahte olarak kurulan küçükpazar karakolu yasal hale büründükten sonra yıllarca hizmet verdi.

    kaynak: gaste
  • aramaya inanmak.

    (bkz: küçükpazar karakolu'nun hikayesi)