şükela:  tümü | bugün
1054 entry daha
  • öncelikle “film o kadar iyiki altyazı okumayan amerika bile oscarını verdi” algısından çıkmak lazım. filmin alt metinin de abd övücülüğünü görebilirsiniz. ilk kez yabancı filme en iyi film oscarı verilecekse elbette böyle verilecekti.

    filme gelirsek, filmin olumlu yanları hayliyle fazla, burada sıralanmış zaten. fakir/zengin ayrışımını anlatış şekli, akıcılık, gerilim vs. aldığı ödülleri hak ediyor dercesine kalitede. fakat sırıtan birkaç kurgu hatası, zorlama senaryo da yok değil.

    spoiler

    -ilk sığınak sahnesinde ayaklarının kayıp düşmesi. direk senaryoyu etkileyen ve rastgele gelişen bir durum. zorlama olmuş.

    -parazit ailenin çocuğunun (isimleri hatırlayanlara saygım sonsuz) taşla sığınağa girerken taşı düşürmesi. yine zorlama bir olay. aksiyonu çevirmek için başvurulmuş.

    -parazit aile fertlerinin işsiz olmak için fazla kalifiye olması. çocuk da kız da gayet birikimli şekilde rol kesebiliyorlar ve zekiler.

    -film sonunda güney kore gibi ülkede sığınağın olup olmamasını kontrol etmeyen dedektifler.

    -mors alfabesi lambası. hiç olmasa daha iyimiş. gerçekçi bir yanı yok.

    spoiler

    bunların hepsi gözardı edilebilir elbette ama en iyi özgün senaryo ödülünü de alınca sırıtan şeyler. filmin amaçladığı şeyi başarması, izleyiciyi içine çekip düşündürmesi güzel. yine de tüm ödülleri toplayacak kapasitede değildi. en iyi uluslararası film + bir oscar daha yeterli olurmuş.
  • biraz geç oldu ama küçük bir inceleme bırakayım buraya.

    --- spoiler ---
    ilk olarak bu filmde mekanların ne kadar önemli olduğunu belirtmek istiyorum. bong-joon evi özel bir şekilde tasarlamış. özellikle senaryoda mizansen hakkında notlar yazmış. bu nedenle metaforlarda mekan kavramı önemli bir yer tutuyor. ben genellikle mekanları alt/üst olarak değerlendirdim ve sınıf farklılıkları perspektifinden inceledim.

    1- farkettiysen park ailesinin (zengin) evinde bir çok _merdiven_ bulunmakta. ilk olarak evin bulunduğu sokakta evin kapısına doğru uzanan bir _yokuş_ gözümüze takılmakta. evin kapısından içeri girince karşımıza da bir merdiven çıkmakta. bu bağlamda merdivenlerin üst sınıfı temsil ettiğini düşünebiliriz. fakat karaktetler merdivenin neresinde ?

    en çok dikkatimi çeken merdiven park ailesinin evinin altındaki sığınağa inen merdivendi. bu merdiveni çok kez gördük.

    filmin ikinci yarısında karakterler birbirini sürekli bu merdivenden aşağıya itiyor. aşağıda kalanlar ise yukarı çıkmak istiyor. işte bu bir sınıf meselesi. bu olay alt sınıfın kendi içerisindeki rekabetini simgelemekte. herkes bir şekilde üstte kalmayı hayal ederken, diğerlerini alta itmeye çalışıyor. bunu da şu şekilde görebiliriz. eve sızan her birey bir başkasının işini elinden alıyor ve onları alta itmiş oluyor. başkasının işini almayan tek kişi var (jessica) o da ölüyor.

    bu metaforu şu yüzden sevdim. bir kaç parça yerine oturunca farkedebiliyorsun. bunun yanında bu metafor tek bir sahne ile de değil, birçok sahne ile aktarılıyor. mesele şu: herkes üstte kalmak için savaşıyor.

    2- kim ailesinin kaldığı ev sokağın bile altında. evde tek bir pencere var o da yeterince dar bir pencere sadece sokağı görüyor.

    park ailesinin evinde ise kocaman bir cam var. gerçekten kocaman. biraz daha soyut düşünecek olursak şu çıkarımı yapabiliriz. üst sınıf birçok şeyi çok daha rahat görebiliyor/anlayabiliyor çünkü bakış açıları çok geniş. ama hayır durum öyle değil. o kocaman pencerenin önünde sadece ağaçlar ve bahçe var. aslında hiçbir şey göremeyen park ailesi.

    3- su ve taş metaforu. sel/su alt sınıf için yıkıcı iken, üst sınıf için sıradan ya da güzel bir şeydir. çünkü alt sınıf bir çakıl taşıdır; selde kaybolur gider ama üst sınıf kocaman bir taştır ve suyun içinde sabit bir şekilde durur. filmde bunu çok net görebilmekteyiz. lakin bir nokta daha var, en başta sarhoş adama bir şey yap(a)mayan kim ailesi filmin ilerleyen zamanlarında sarhoş adamı _su_ ile ıslatmaktadır. kim ailesi bu sefer bir çakıl taşı olmaktan çıkmıştır. yine de filmin sonunda olmaya çalıştıkları taş (peyzaj taşı) onları bir kaos ortamına sürüklemiştir.

    bunların dışında 'parazit' kavramına da yönelebiliriz.
    --- spoiler ---
  • analiz kasmicam, bok gibi bir film.
  • film gayet güzel. ödülleri de hak ettiğini düşünüyorum ancak yorumlar çok fazla abartılı.

    gayet açık olarak verilen mesajlar "sembolize" olmuyor öncelikle. yorumların çoğu "koku, fakirliği sembolize ediyor." şeklinde. sembolize mi?
  • tam anlamıyla kitap gibi bir film.
  • bu filmi 4 büyük festivalden en büyük ödüllere layık görenlerin en sevdiği dizi trt'deki pepe falan mı ? bide kore'nin pulp fiction'ı diyenler var siker misin sabaha mı bırakırsın amk.
  • neye baktığınla ilgili değil, nereden baktığınla ilgili bir film.

    yönetmeni, "kore toplumundaki bir durumla ilgili bir film yapmak istedim, ama farkettim ki hepimiz aynı gezegende yaşıyoruz. adı da kapitalizm" mealinde bir şeyler söylemişti. filmin bu öyküsünü başka coğrafyalara, başka dönemlere taşımak da mümkün. çok kolay tiyatroya uyarlanabileceğini de düşünüyorum.

    bong joon hu, snowpiercer'da yaptığı gibi burada da semboller kullanmış. ancak bu semboller bana çoğu kişinin aksine kör gözüm parmağıma gelmedi. filmi şifre çözmeye çalışan biri gibi izlemiyorsunuz, güldürdüğü ilk yarısında gülüyor, gerdiği ikinci yarısında geriliyorsunuz. filmin bence asıl başarısı ise görelilik konusuna yaptığı vurguda.

    --- spoiler ---

    filmin ilk yarısında, zengin aile ile empati kuruyoruz. karşımızda kolayca kandırılan, manipüle edilen, iyi niyetlerinden faydalanılan sevimli bir aile var. çalışarak kazanıyorlar; onları kimseyi zorlarken, sömürürken şiddet uygularken görmüyoruz. "parazit" olduğunu düşündüğümüz aile ise, zincirleme bir "beni de yanına aldır" hali içerisinde zengin aileye yapışıyor.

    böylece filmin değiştiği ana, zengin aile tatildeyken onların evlerine yayılan yoksulların en rahat olduğu anda çalan zile geliyoruz. buradan sonra yaşanan süprizle film başka bir yere gidiyor. yönetmen ilk olarak "aşağıda" yaşayanların arasındaki rekabete, bu rekabetin şiddetle nasıl iç içe geçmiş olduğuna uyandırıyor bizi. bu sınıf mücadelesi değil daha, aşağıdakiler arası dişle tırnakla, kanla, koparıp alınarak yapılan bir var olma mücadelesi. bodrum kattaki "kardeşim" ve "kaltak" sıfatlarının hızla değişiminde görüyoruz "üsttekilerle" ilişkinin nasıl belirleyici olduğunu.

    aşağıdaki mücadelenin sonucunda bodrumdan kaçabilen aile, hem az önce yaptıklarıyla ne olduğunu yeniden hatırlıyor, hem de yönetmenin tercihiyle onların "yağmurda ıslanan sıçanlardan" farklı olmadığını görüyoruz. sözün kelime anlamıyla bok içinde yüzen sıçanlar. ama yönetmen bize idealize edilmiş bir işçi sınıfı dayanışması sunmuyor. aşağıda battaniye için kavga eden insanlar, yardım isteyenleri umursamayanlar ve hayalkırıklığından başka bir şey yok.

    sel sahnesinden sonra, sempatiğimizin odağında zengin aile yok artık. onları yaptıkları bir şey için değil, farkında olmadıkları şeyler için terkediyoruz. adamın yoksul külodu fantazisinden kadının uyuşturucu kullanımına kadar öğrendiklerimiz de onların "steril" imajlarının yıkılmasına yardımcı oluyor. onlardan nefret etmiyoruz, anlıyoruz da. sonuçta hepimiz metroda yanımızdan dilenci veya mendilci geçerken başka yöne bakma sanatında uzmanlaşmış insanlarız şunun şurasında. yoksulları, kokularını, onların huzur bozan mevcudiyetlerini biliyoruz. temelde de o şirket çalışanı beyaz yakalı ile aynı rahatsızlığı paylaşıyoruz. "haddini bilmeyen" alt sınıflar korkusu; ister londra'da olup adına chav diyelim, isterse istanbulda anadolu çomarı.

    bu sahnenin, karakterlerin kendi boktan hayatlarıyla yüzleşmelerinin ardından biraz daha dışarıdan bakabiliyoruz karakterlere. bodrumdakileri ölmeye terk etmekle, olmayan başka bir seçenek, o zamana kadar kazandıkları her şeyi hiç edecek başka bir seçenek arasında gezinmelerini görüyoruz. "plan yok" ile "acıkmışlardır, yemek götürelim" arasında gidip geliyorlar. ama artık oyun onlardan ibaret değil. en dipte, toplumun en dibinde en kötü koşullarda yaşayan, buna rağmen "respect" nidasıyla en yukarıdakilere saygıda kusur etmeyen birileri de var. ve onların elinde ne bizim ailemizin uzun uzadıya süren planları, yükselme umutları var ne de geleceklerini kurabilecek bir dilleri. onların aşağıda olan çatışmaya, ölüme acıya tek tepkisi aynı şekilde. filmin sonundaki cinayetlerden, buradaki cinnetlere ve intiharlara kadar.

    filmin finalinde elimizde üç ölü var, ama o sahneden sonra hiç de üç gibi gelmiyor aslında. yukarıdakilerin farkında bile olmadıkları cehennem bir yanardağ ağzı gibi patladığında, bundan gerçekten en çok zarar görenlerden biri, filmdeki tek sınıf kiniyle yapılan hareketle öldürülen zengin ailenin babası oluyor. yoksulların kokusundan tiksindiği için, o koşullarda bile tiksindiği için, bütün bir hayatın acılarının birikmişliği ona patlıyor. filmin bu sahneden sonrasındaki kısmı ise bize, çok çalışarak, "alnının akıyla" zengin olmanın, bodrumlarda kurulan bir hayalden öte olmadığını gösteriyor. aşağıdakiler için bir gelecek varmış yanılsamasına sokmuyor bizi.

    buraya kadarki, filmde olanlar. asıl önemli nokta ise bizim filme nereden baktığımız ve konumumuzun nasıl değiştiğini farketmemiz. parasite başlığında filmi yorumlayan yazarlardan biri yoksul ailenin "hırsızlık" için zengin aileye musallat olduğunu yazmıştı. oysa onlar hırsızlık yapmadılar; çocuk gerçekten evin kızına ingilizce dersi verdi, baba gerçekten adamın şoförlüğünü yaptı, anne gerçekten yemekleri ve temizliklerini yaptı, kız da gerçek bir "sanat terapistinin" çocuğa yapabileceğinden daha azını yapmadı belki de. ama izleyicinin zihni onları bir kere hırsız olarak etiketlemişti. çünkü o kadar yoksul ve o kadar zengin insanlar aynı mekanın aynı durumun parçasıysa, bu sadece hırsızlık çerçevesinde olabilir diyor zihnimiz.

    film bizi farklı karakterlerin zihin dünyasına sokuyor ve kendimizi empati kurarken buluyoruz. elinde taşla insanların kafasını ezmenin de, alerjisi olan meyveyi kafasına boşaltmanın da. bir işe girebilmek için rakiplerini aradan çıkartmanın da arkasındaki motivasyonları gösteriyor bize film. ama bununla kalmıyor ve soruyor; çok mu farklıyız? iş arkadaşlarını patrona gammazlayan, bizim gözümüz olan pozisyona yükselebilecek olan bir başkasını aradan çıkartmak için elinden geleni yapan biz değil miyiz? bir yerlerden tanıdık arayarak, araya adam koyarak yaptığımız, kızın şoförü veya kadının hizmetçi/aşçıyı işten çıkartmasından daha mı ahlaki? geçmişe, bir iki kuşak önceye gittiğimizde köyden gelen veya gurbete giden tanıdıklarımızda, akrabalarımızda satır aralarına saklanmış böyle hikayeler yok mu gerçekten? bir bakkal dükkanından bir apartman dikerken, iki kuşak önce yoksulken bugün hali vakti yerinde olan akrabalarımız - öyle uzak olanlar da değil ha çok yakından bildiklerimiz- çok mu ahlaki şekillerde geldiler bugün oldukları yere?

    sadece karakterlerin birbirine nasıl baktığını, yaptıklarının kendi açıdan nasıl da anlaşılır, meşru ve hak verilebilir olduğunu düşünmek yetmez. onların neden böyle davrandığı çok uzun psikolojik tahlillerde değil, bulundukları konumda yatıyor. filmin önemi ve güzelliği de bu soruyu izleyene de sordurabilmesi belki de. insanlar yaşadıkları gibi düşünürler. içinde yaşadığımız ve bizi bir ağ gibi saran ekonomik ilişkilerin zihnimizi, ahlakımızı, mazeretlerimizi, korkularımızı ve umutlarımızı nasıl belirlediğini fark etmemiz için bir vesile olabilir bu film.
    henüz değiştiremiyor olsak da.

    --- spoiler ---