şükela:  tümü | bugün
  • genelde siyasilerin geçim kaynağı.
  • bilinç saf dışı; saf bu minvalde 'tutulan' ve 'katışık olmayan', aynı anda. cümleler tamamlanmaktan çok uzak; ne anlam ne de yapısal bir bütünlüğe sahip. tezatlarla dolu, belirsiz ve organik, anlattığı herhangi bir zaman dilimi olmadığı gibi, serim, düğüm ve çözüm gibi herhangi bir ölçütü yok. kural yok. varsa dahi, henüz ortaya atıldığı anda çiğnendiği, çiğnendiği halde bir erdemmişçesine değerlendirilip parlatıldığı olur. bazen bilinçli bir şekilde alabildiğine yanlış yerlerinden köklerine ayrılan kelimeler, her hecede var olduğu varsayılan ayrık anlamlar ve semboller... nesnelcesine fakat tamamıyla öznel bir anlam arayışı bu ve buraya yazdığım birçok denemeye verdiğim adıyla, gölge oyunları.

    her bir harfin henüz yazılırken saf dışı bilinç ile iletişime geçmeye, kişisel dağarcığımdan bir anlam üretmeye çalışması ve anlam bulması halinde cümlenin tüm yönünü değiştirip, dağıtması bir oyun olduğu gibi, oluşan (ve(!) oluştan uzak) bütünün bir bilinçdışı öğeyi sembol etmesi için aranan anahtar anlamın anlatımı adına, yönü belirsiz ve garantisiz yeni arayışlar da bu oyunlara dahil. ne ara böyle (anlayıp, anlatmaya, görüp, göstermeye heveslenip, ucundan köşesinden bu şekilde) yazmaya başladığımı tam olarak bilmiyorum. istenç ile yetinin dengesizliği sırasında oluştuğunu düşündüğüm ve kendimce edebi bu düzensiz kompozisyonları buraya yazmama, kendimce paylaşma ihtiyacı hissetmeme ise en basitinden bir mastürbasyon çeşidi eleştirisi getiriyorum. bazen ters tepip nevrozlarımı tetikleseler dahi, çoğu zaman üzerimdeki nevrozu hafifletmeyi başardıklarını düşünüyorum.

    örnek vermek gerek:

    "siliyor, siliyor, yazıyor uzak.
    keramet boşlukta ileri geri, salıncak,
    ne ben, ne bende, ne bend bu -
    durdursun kendini, illa ki (y)akacak...
    uzak.
    düş şimdi; hiç yaşanmamamış, yaşanmayacak."
  • özledim, sen'ed oldum,
    boş...
    çak adını, altına da bi imza...
    sat...
    kadere kibirle baktım.
    hoş... (gel!)(çak!)(al...)
    ...verdim..
    ne olduysa hep, az önce,
    şim..!
    şim..yi,
    geç..
    kaldım.

    kocaman bir rüyaydım,
    varsay, dünya'ya yayıldı,m.
    her yerden, hiçbir yere...
    şim..?
    ya şim..?!
    çok kolay saçmalamak,
    uzun,
    saç..
    baş..
    bey'in..
    ?!?!

    neden eminim? yok kafiyesi,
    "çok kolay-dır (artık-) saçmalamak"
    hâlâ.. yin'e... yan'a... c.g. jung'a,
    yun'a.
    "çok kolay değ..."
    ildir ....işim ... . . . ...
    sen illet....

    hangi editör o, hadi, noktala-malı,
    böyle-sine açık mönü,
    saçma-
    yumurta üstüne
    kuş sütünü
    serpen(t) ergen'i,
    bak, ne gördü:
    (t) = (v) = (. v ) = (|) > (ô) > (ô) eee?
    (t) = (a) = ( ? ) = {} > { } * `^™€$?£%m+
    delı'
    kaç (:ıh?) ık,
    kaç?
    © aylak'ı?

    d, am, em
    mı?
  • akar, o, yakalayıp,
    tutup, tutuşturunca
    ucundan, birbirine..
    olur...

    yakar, o, tutamayıp,
    ayıp, hadsizce yazılınca,
    güzel gördüğüne,
    aşık...

    korkar...
    şair...
    ihtiş'amından annın...
    ayrık,
    devrik...

    bazen güzel bir rüyasını görür hayatın;
    korkusuzluğuna dikili korkuluklar
    ve sen, o'nun tek sahibi,
    o'kur...

    sebepsiz...
    sezer,
    sezar,
    yazar...
    gelip, görüp, afiyetle yendiğini...

    veni,
    vidi,
    hiç'i.

    ı : c
    (eğik, bükük)
    ay'lak.
  • birinci düş:

    maymun, goril, ve kara kasklı avcı (orman)
    (dörtgen monitör)
    (dörtgen: ben, maymun, goril ve avcı)

    gergedan, at, kaplan,
    yaşlı adam, oğlu,
    (şehir, bir yere gidilmekte)
    (dörtgen bahçe)
    (dörtgen hayvanlar ve ben)
    (ilişki, baba oğul)
  • mesaj:

    seninle yapmamız gereken birkaç şey daha var. kendiliğim neredeyse her adımımda bunu bana hatırlatıyor. sen de en az benim kadar biliyorsun ki, seni buraya çeken şeye engel olmadığım gibi, beni oraya çeken şeye engel olmamalısın, hiç değilse ödeşmek gereği bunu yapmalısın ama engel olmana da engel olamam, farkındayım.

    doğru olan şeyin ne olduğu konusunda 'tek bir tane' fikrim yok. sana atfettiğim değerler-değersizleştirmeler-anlamlar-saçmalıklardan tut, geri iade edeceğime söz verdirdiğin şu ilahi komedya'ya, yanında getirdiğin ama bir satır bile okuyamadığın "benim hüzünlü orospularım"a kadar, her bir saçma ayrıntı bunu yapmam gerektiğini söyleyip duruyor. yahut bahanem oluyor bu istence sadece, kendince kendi kendini tamamlıyor, tamamlamaya çalışıyor, emin değilim. sende çözüldüyse benimle ilgili takıldığın nokta, bende çözülmedi henüz, cözülmedikçe de bir yere varamıyorum hiçbiri değilse bunun adına;

    seni görmeye, kitaplarını iade etmeye gelebilir miyim oraya? kaldığın kadar burada, ne eksik, ne fazla, kalabilir miyim yanında?
  • ikinci düş:

    ilginç bir film gibi başlıyor (dörtgen sinema karesi) kahraman (ben değilim bu, ben filmi seyrediyorum yalnızca) büyük, beyaz arabasıyla yolculuk ederken, orta yaşlarına yakın ama genç, kel bir mafya lideri ona durmasını söylüyor, ancak kahraman durmuyor, onun yerine daha da hızlanıp, peşinden koşmasına rağmen mafya liderini geride bırakıyor. çok geçmeden benzer bir sahne köprü üzerinde oluyor. bir kaza olmuş, ne olduğunu anlamaya çalışan kahraman duruyor ve mafya liderinin arabasından inip yaklaştığını görünce de tekrar gaza basıyor. mafya lideri başta sakince koşarken, araba hızlandıkça neredeyse arabanın hızına yetişecek oluyor, ve tabancasını çıkarıp havaya ateş ediyor. dikiz aynasından mafya liderini görüyoruz, etrafına dolusuveren araçlardan birine binip yola, kahramanı takibe koyuluyor. siyah bir tır, hollywood aksiyonu gibi bir kovalamaca sırasında içinden geçtikleri kasabayı yerle-bir ediyor, insanları öldürüyor. kasabada 6-8 ölü. ama kahraman yakalanamıyor.

    ---

    rüya bu defa kasaba sakinlerine odaklı: başlarına gelen şeyi anlamaya çalışıyorlar. evleri başlarına yıkılmış bir aile (kısa tıknaz bir baba, zayıf uzun anne ve kız çocuğu) baba: "buradan gitmeliydik" diyor, "taşınmalıydık". yıkılmış evlerinin üzerinden sonra bir yeşil arazi, ve yeşil, yarı ormanlık ve sisli arazinin ortasından beyaz bir gökdelen yükseliyor. ilginç olan gökdelenin üzerine meteor yağmuru yağmış gibi, kimi yerlerinden parçalanmış, ama içinde yaşamın sürdüğüne dair ışıklar yükseliyor binadan. "ne fark edecekti ki" diyen karısına "daha güvenli" olduğunu söylüyor.

    bu sırada kasaba bir şekilde başlarına gelen olayı anlamış, işbirliği yapıp kahramana yardıma çıkıyorlar, kasabalarının başına gelenlerin intikamını almaya. birkaç sahne boyunca kovalamacadan sahneler izliyoruz. kasaba sakinleri mafya liderini alt etmeye çalışıyor; derken bir araba, kocaman bir araba boyundaki boka saplanıyor ve özdeşleştirmeye başlıyorum arabayı kullanan ergen kahraman ile kendimi. arkadan yürüyerek gelen baba (tavşan? yarı tavşan, tavşanımsı), oğlunu (yani beni, sıska cılız, yine tavşanımsı özellikler taşıyan karakteri) azarlıyor. bu sırada karakteri hala sinema karesinden seyrediyorum. arabadan zor bela çıkıp, babasının öfkesinden kaçmaya başlayan çocuk kayalıkların arasına kadar babasını atlatıyor ancak bir mağara girişine yakın babasına yakalanıyor. o sırada etrafı saran 3-4 adam (çocuk), babaya yakalanmış çocuğu bırakmasını söylüyor. bir çırpıda babasının elinden kurtulan çocuk mağara kapısından geçer geçmez sinema ekranından seyretmiyorum artık, karakterin kendisi oluveriyorum.
    kapının girişinde iki kişi duruyor, tam teşekkür edecek oluyorum, birisi parmağıyla sus işareti yapıyor, "hoşgeldin." diyorlar. mağaranın korumacısı, bir kız, bir erkek (ergen çocuklar) bir tepsi içinde aslında benim olan eşyayı iade ediyor. iki adet kuru-kafalı siyah yüzüğü tepsiden alıp takıyorum. bu (ergen) çetenin önemli bir üyesi oldugumu hatirliyorum. geçerken aynaya baktığımda bedenime bürünmüş olarak görüyorum kendimi. mağaranın içindeki karavanıma doğru gidiyorum. planlarım var.

    ---
  • notlar, alıntılar:

    gerçek evlilik için sakızı sakızla evlendirin.

    en doğal ve kusursuz iş benzerlerini yaratmaktır.

    "natural lissimum et perfectissimum opus est generate tale quale ipsum est"
  • mesaj:

    evet, yeterince zaman geçirdiğime, son yazdığımı beğendi?ğine ve bir şeyler anlatasım geldiğine göre yazabilirim sanırım.

    yaz başladığı ve geçmişten gelen bir dişi ruh gelip-getirip-gidip-götürdüğü için, tekrar bir deveye dönüşüp, elimden geldiğince tüm hatlarıyla hayatımı sorgulayıp analiz etme, karşılaştırma ve karar verme durumundayım, bu yüzden yaz vakti boynuma fularımı geçirip isilik olma pahasına felsefe ve edebiyat yapıyorum çapsız çapsız, sana da denk geldiği için kusura bakma.

    sınava hazırlanman, okul kazanman için değil, istediğin okulu kazanmak için olsun, bunu es geçme. hiçbir okul aslen hayal ettiğin gibi olmayacak, belki de nefret edeceksin seçtiğin okuldan ancak en azından seçebilecek kadar çalışıp, istediğin yeri kazandığını bilirsin ve bu ileride sana bir motivasyon olur. elinden geleni yaptığına inanacak kadar çalıştıysan ve bundan bilinçli bir şekilde eminsen ve yine de kazanamazsan da, elinden geleni yaptığını bilirsin.

    beni her türlü hayat çıkmazında motive eden söz şu oldu yakın zamanda; adamlar canlı kaydında söylüyor:

    "yaşamak mı daha zor, çince mi?"

    önündeki sınav sadece bir küçük sınav, nerede eksik olduğunu da biliyorsun. bana bir bok başarmışım gibi öğütler verdirtme.

    başka...
    kendimi bir nebze sağlıklı hissediyorum diyebilirim, düşlerimde kafama yumruklar indiren, kafamı duvarlara vuran bilinçdışı yansıtmalarım yok oldu. kendime çok acıdığımı fark ettim, yollara düşüp hızlı adımlarla yürüyüş yapıyorum, bedenin yorulması gerekiyor, yoksa zihinsel tahribatı? engelleyemiyorum. (güneş fazla enerji saçıyor belki de)..

    öyle işte..

    kök boyaları denedin mi?
  • sevgili alfa (ve gelecekteki omega);

    gelmen de, gitmen de, farkına varmadan bir intikam alma şekli olabilir fakat bunu hak ettiğimin farkındayım. dönüşmüş olduğun, dönüşüyor olduğun şeyin, iyi yahut kötü, ne olduğunu bilmiyorum; nasıl hissettiğini, neler düşündüğünü, beni görmüş olmanın sende neleri değiştirip neleri değiştirmediğini, şu an hayatının nasıl ilerlediğini, ruhsal durumunu bilmiyorum ancak bilmeyi cok isterdim, neden buna izin vermediğini ise az çok geçmişini, yaşadıklarını, seçimlerini atlatmaya çalışırken oluşmuş olabilecek, ki öyle değil görünen bir nevroza yoruyorum.

    gelmene gerçekten çok şaşırmıştım zira birçok işaret vardı bu konuda bir şekilde kendi kendini tamamlamıştı her işaret kendi kendine. böylesine bir şeyi hiç beklemedim aslında ama içten içe de biliyordum. öylesine körelmişti ki gözün geçmişin ağır, sancılı yükünden, bilinçsizce koşuyor, kaciyordun büyük bir nevroz sırasında gördüğün, ucunda ışık ile bir binanın peşinden, color'ado'da... aynen benim istanbul'da simgeleştirdiğim bina(h)'m gibi, rengarenk yanan, sen gelene değin hiç sönmeyen, sen gelince bir vakitten sonra ışıklarını kapatan... bunun peşine düşmeyeceksem, hiçbir şeyin peşine düş'emem...

    beni tekrar bulup, beni tekrar terk etmen bana yalnızca kendi geçmişimi gösteriyor, o yoldan o kadar çok geçtim ki, artık ezbere biliyor gibiyim... (bu bendeki borderline sendromu işte, terk etmeden karşıdaki, terk eden olmak... bu bir çocuğun terk edildiğinde urettigi çocukça ve karmaşık bir mekanizma, maksat anlamsız acıyı dindirmek için benliğin bir psikozda takılıp kalması...)

    "dünya üzerinde milyarlarca kadın varken, neden senin gibisiyle yetinecektim ki... hem, sen kimsin ki gerçekten? kimiz biz?" ayrıca boğuluyordum senin bitmek bilmeyen melankolinden, bir türlü içinden çıkamadığın karanlığından, o yüzden aynen senin de (yakın zamanda) beni bıraktığın gibi, kolayca bırakabildim seni... (?!) unuttum, geçmişte bıraktım, hatta bir ara mesaj attın da, sana "kimsin?" diye sordum... (unutmamışsın ki, çok yıllar sonra ilk mesajın "benim gökhan" oldu... ) sana seni unuttuğumu söyledim, artık sesini, yüzünü bile hatırlamadığımı, aynı ortamda bulunmadığımızı, başka hayaller peşinde olduğumuzu vesaire... inaniyordum da buna, doğruydu da... (muthakşey adında bir şeytan figürü geliştirmiştim, irrasyonel kararlar almak adına onun sözlerini dinliyordum, evet, uzun hikaye...) yurtdışına çıkmak üzereydim, grafik tasarımcı olma hayalim gerçek oluyordu, hayatimda her şey iyiye gidiyordu sen ise koca bir ayak bağı 'gibiydin'...

    o günlerde taktın lakabımı üstüme, dedin ki "çaylaksın.." nasıl da gülmüştüm buna, acı acı... kibrimden kuduruyordum. her şeyi yapabilecek, hayallerimi gerçekleştirebilecek, insanlara nefretimi kusarcasına istediğim deliliği yapabilecektim. resimler çizecek, yazılar yazacak, dünya'yı gezecek, çok para kazanacak, elimden geldiğince çok kadınla sevişecek, tam bir pislik olacaktım.. hatta dünyaya adımı mıh gibi çakacak (ve her şeyden önemlisi, bilincinde değildim bunun aslında pek ama en önemlisi bütün bunları sensiz, kimsesiz yapacaktım...)

    bütün bunların biraz daha öncesinde son bir kez görmek istemiştin beni, buluşmuştuk... öylesine çok korkmuştum ki benden intikam alma peşinde olduğuna... çünkü tam bir dayaklıktım. oysa hiç o kadar da korkunç değildi. yalnızca senin hayal ettiğim kadın olmadığını, hayal ettiğim kadının bu kadar melankolik, bu kadar hayatını kontrol edemeyen, bir o kadar da kendini beğenmiş olmadığını, ayrıca aramızdaki şeyin birbirimizi körelttiğini, yorduğunu, senin güzel olabilecek hayatını mahvedebileceğimi... (sana ulaşamayacağımın farkına varmıştım) senin 'mesut' ile 'ali' ile ilgili aşk - meşk hikayeni, çıkmazlarını dinlemek beni öylesine ölesiye yoruyordu ki... (çünkü ben seni istiyor, seni seviyor ve delicesine kıskanıyordum o iki adamdan ve diğer tüm adamlardan ve, sana neredeyse öğüt veriyordum en azından mesut ile ilişkiyi düzeltmen için)

    işte o sıralar alfa'yı oynuyordum senin gibi. eril kuvveti tüm bedenime, zihnime, düşlerime hükmediyordu 'sanki'... ne zaman seni geride bıraktığıma inansam, bir mesaj alıyordum senden ve her mesajlaşma seansının sonunda bir "hoşçakal" buluyordum. e, terk edeceksen terk et artık!" diyordum, bu nedir, "hoşçakal-hoşçakal"... aynı sen gibi karşılık olarak hoşçakal demiyordum.

    bir gün dedin ki, "artık acıtmıyorsun." hiç unutamıyorum, duymak o kadar ilginç, o kadar korkunç ve o kadar garipti ki... boşluğa düşmüştüm. acı, belki de sana verebileceğim yegane şeydi, ve artık işe yaramıyordu... evet, aradığım da buydu işte! acıtmak istemiyordum seni terk ederek ve olmuştu sonunda..

    "ben seni her zaman hatırlayacağım" demiştin, "bunu kendime, sevdiklerime, yaşadıklarıma olan saygı için yapacağım..."

    tam tamına sekiz yıl önceydi...

    üç dağ figürü vardı gözümde, burak diye 'narsisistik kişilik bozukluğu'na sahip bir saçmalığı aşmıştım, sen gibi 'saçma bir ilişkiyi"de aşmıştım, sırada kendi dağım vardı, tırmanacağım...

    ve daha ilk adımlarımda hayalkırıklıkları, başarısızlık ve mutsuzluk; içimdeki sabırsızlık, istenç ve yorgunlukla bütünleşip, depreşip duran ergenlikle ve zaten hâli hazırda varolan, (varolacak olan) borderline kişilik ile birlikte nevroz ilk sağlam atağını gerçekleştirmeden önce sana "bana bir coldplay şarkısı söylesene" diye bir mesaj atmış "şu an çok mutluyum, lütfen beni bir daha arama. hoşçakal..." diye bir cevap almıştım.

    kısa süre de olsa yaşadığım yurtdışı macerası, (ukrayna), o dönemin kuş gribi salgını ve ülkede patlak veren karantina, başımıza gelen hırsızlık, o kısa sürede duyduğum yabancılık, korku, güvensizlik...

    sonrasında hayal ettiklerim ile gerçek arasındaki uçurum (ukrayna seyahati yüzünden kaçırdığım ders kaydı ve ilk donemden okulun uzaması...) ailemin beni anlamadaki yetersizlikleri, gönderdikleri paranın yetersizliği, okulun eğitiminin yetersizliği, umutsuzluk, maslow piramidinde büyük gedikler, varoluş sancıları, hepsi ayna anda üzerimdeydi...

    nevroz kendini ne ara "bembeyaz" gösterdi hatırlamıyorum. 50 saati aşan uykusuzluklar, megalomanik düşler ve imgelenimlerin sonucunda oluşan yorgunluğu dindirebilmek için 24 saati aşan uykuların ardından gelen büyük depresyon! kendime duyduğum nefret kendi kendime yumruklar atmama, kolumu bacağımı tırnaklarımla çizmeme neden oluyordu. hissettiğim acı bu dünyadan değildi ve sigaralar söndürüyordum kendi etimde, yine de ruhani acıyı bastıramıyordum. biyoloji sınıfından birkaç tanıdık ve yurttaki 3 oda arkadaşımdan başka kimse yoktu çevremde. 4 ay geçmişti okulu bırakıp yurt odasına kendimi kapatalı... ve şizofreni baş gösterdi.. kişilik bölünmesi, manik halim ile depresif halimin ayrı kimlikler kazanmasına meydan veriyor, giderek daha da belirginleşiyor, kulağıma fısıldıyorlardı artık, bastıramıyordum. dünya'yı yönetmekte olan okült bir grubun liderlerinin beni aradığını, filmlerde ve televizyonda beni bulmak için mesajlar gönderdiğini, benim o olduğumu, belki de bir mesih olduğumu düşünmeye başlamıştım. gizli mesajları incelemeye koyulmuştum... ayrıca rüyalar korkunç, düşünceler karanlık ve balkon ile zemin arasındaki mesafe kendimi öldürebilmek için çok yakındı.

    sanrı, kendini bütün psişeme yaymaya çalışırken ve ben kendimi giderek daha da insanlardan soyutlarken, kendi çocukluğumda, ergenliğimde yaptığımı yapıyordum, yazıyordum. üçüncü bir kişilikti bu sanki, bu duruma deneysel gözle bakan bir kişilik yazdıklarımı inceliyor, analiz ediyor ve ne kadar delice olduklarını değerlendiriyordu. ve sınıra gelmiştim, bir adım sonrası direkt olarak şizofreniydi.

    sekiz yılın yalnızca ilk 6 ayından bahsediyor ve o süre boyunca yazdığım yüzlerce sayfayı, düşündüğüm, hissettiğim, yaşadığım kaosu es geçiyorum. amacım ne denli acı çektiğimi abartmak değil, 'yalnızca' "yazınca geçiyor mu?" soruna cevap vermek:

    geçmiyor... aksine kalıyor... ancak bastırmıyorum geçmişi-dusunduklerimi bi elimden geldiğince, onunla arkadaş olmaya çalışıyorum ve gelecekte aynı hataları yapmak yerine, başka şekillerde yenilmeye, kendimden başkasina 'zarar' vermemeye, ve hastalığımdan şifa çıkarmaya çalışıyorum kendimce. ve geçmiyor, aksine kalıyor, bütün bu denemelere rağmen değişmiyor, ve değişmeyecek; yalnızca onunla yaşamaya alışıyor, aslen neyi istediğimi(zi) anlamaya çalışıyor ve peşine düşüyorum sayesinde.

    oyun arkadaşım, bana gelirken geçmişin için geldiğini söylemiştin, sana onu ne ben ne de "kendinden" başka biri verebilir bunu biliyorsun, ancak hatırlamana sebep olabilir(d)im. elindeki 'şimdi' geçmişten ve gelecekten ayrı tutulacak şey değil ve geçmişin konuşuyor şimdilik, geleceğine kast etmemeye özen göstererek... ve susacak, ta ki sen konuşmaya, anlatmaya, tartışmaya başlayana dek; başka türlü de 'sende' varolmayacak, varolmaya çalışmayacak.

    geriye dönüp baktığında, o kadar da yalnız olamayacağının farkına varman dileğiyle... (zira benim dağımın tepesi pür yalnızlıktı, ve hava şartları ölümcüldü, elbet geri dönüş mecburi ve geri dönüşte yaşadıklarını anlatmak istediğin, güvendiğin birilerini arayıp da bulamamak kötü) bana bile, kendine bile anlatamayacak olsan da (bir yerlerde) hatırlanacak olduğunu bilmenin 'acı' da olsa tadını çıkar ve birbirimize verdiğim(iz) hediyelere sahip çık, değerini bil. nefes al, nefes ver...

    tekrar hoşçakal...

    (gölge konuşuyor: şu rüyandaki bina'nın neyi simgelediğini ben gibi 'oğrenip', 'bilince' istediğimiz şeyi 'birbirimizden bile' almaktaki başarısızlığımız aklıma geliyor, acinasi halimize gülüyorum. hala yerli yerinde duruyor, dimdik, bir giantess olman gerek-miyor ki gerçekten, içine alabilmek için... beni...)