şükela:  tümü | bugün
212 entry daha
  • tavsiye üzerine film izlemekten korkuyorum normalde. zevkler ve renkler malum, her zaman uyuşmuyor.
    son zamanlarda ise bu konuda düşüncelerim epey değişti, hatta hoşuma bile gidiyor artık.
    film, dizi, belgesel çeşitlerini izleyip akıllarına gelmem ve “tam senlik, kesin izle” diyen insanlara bakıyorum da, ne güzel bağlar kurmuşuz birlikte.
    zevkler ve renkleri güzelce harmanlamışız, ya da tam karıştırmadan birbirimizi dinlemişiz, anlamışız. bu film de onlardan biri işte.

    izlemek için geç kalmış sayılmazsınız, özellikle psikolojiyle ilgileniyorsanız.

    öyle teoriler, kuramlardan filan bahsetmiyor. bildiğimiz klasik hollywood duygusallığı ama içinde en ufak boş bir diyalog yok.
    gerisi spoiler içerebilir, ona göre okuyun.

    psikolog sean’in bahsettiği savunma mekanizması, yani will’in şu terkedilmekten korktuğu için birini önce kendi terk etmesi durumu, aslında psikolojide işlediğimiz bağlanma kuramında will’in insanlarla olan ilişkilerini kaçıngan bağlanma stiline benzetebiliriz. zaten öksüz ve yetim bir çocuk olduğu için bu bağlanma (aslında bağlanamama) hali çok normal bir durum. terapi kesinlikle şarttı.

    en duygusal sahne elbette ki “it’s not your fault” sahnesi. normal bir psikolog-danışman ilişkisi değil de, iki dostun birbiriyle dertleşmesi gibiydi, gözyaşlarıma hakim olamadım. zaten filmin başında prof. sean ögrencilere "güven" bağından bahsederken, dinlememeleri üzerine ayar çektiği bir sahne var. will ile terapiye girdiğinde o güven bağını nasıl yavaşça işlediğini bizlere gösteriyor.

    duygulandığım bir diğer sahne ise chuckie’nin will’in kapısını çaldıktan sonraki gülümsemesi. chuckie gibi bir dostunuz varsa bu hayatta dünyanın en şanslı insanı olabilirsiniz.

    tabii en güzel repliklerden birini yazmadan olmaz:

    “sana sanat soracak olsam bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın. michelangelo hakkında çok şey biliyorsun, politikasını, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söyleyebilirsin ama kilisesi’nin kokusunu bana söyleyemezsin, çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın, görmedin.

    sana kadınları sorsam, neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. belki bir iki kere yatmışsındır da ama bir kadının yanında mutlu uyanmanın ne olduğunu söyleyemezsin.

    zor bir çocuksun. sana savaşı sorsam sheakspeare’den bahsedeceksin ama sen hiç savaş görmedin. en yakın dostunun kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin.

    sana aşkı sorsam, şiirlerden alıntı yapacaksın ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. tanrının seni kurtarması için gönderdiği bir melek olduğunu düşünmedin. onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun.
    bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı, her şeye rağmen, kansere rağmen, bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun.

    birini gerçekten kaybetmek ne demek bilmiyorsun, çünkü bir başkasını kendinden daha fazla sevmedin. buna cesaret bile edememişsindir.
    sana bakınca kendine güvenen zeki birini görmüyorum, ürkek bir velet görüyorum."
  • çok güzel film
2 entry daha