şükela:  tümü | bugün
  • ray liotta,debi mazar,paul sorvino,robert de niro ve joe pesci nin rol aldii 1990 yapimi sahane film..filmin yonetmeni martin scorsese..
    bu arada filmde scorsese in annesiyle babasida rol almakta ..nefis film..
  • tipik martin scorsese filmi özelliklerini taşıyan uzunmu uzun metraj bir mafya filmi daha...ve şiddet,pislik,uyuşturucu ve filme yakışır müzikler...ray lioottanın kariyerindeki en iyi performansı olmasının yanısıra scorsesein gözdeleri olan robert de niro filmde ağır bi abi,joe pescide ayrı bi bidibidi konuşan psikopat abiyi canlandıyolar mafya ortamında...film joe pesciye birde oskar getirmiştir...
  • seven bir kadinin kocasi icin neler yapabilecegini gosteren film. helal olsun
  • bu cumartesi buddha barda çalacak olan grubun adı. bayaa sıkılarmış görücez bakalım!
    4.5 sene sonra gelen edit : güya reklam yapmaya calismisim. yani hakkaten sadece gülüyorum, ulan sunu okuyanin gelecegi varsa da gelmez. sikilarmismis, kimse anlamamis kendi reklamini yaptigini kaz millet dimi. insan degisiyor, hakkaten bayaa degisiyo:)
  • filmde boeing 747'nin bulunduğu sahne 1963 senesinde geçiyor, fakat boeing 747 1969'da test uçuşlarına başlamış...scorsese'in babası da hapishanede çorba pişiren zatın kendisi...
  • scorsese'in annesi de filmde joe pesci'nin annesi rolünde oynuyor.
  • filmlerin ilk 5 dakikası seyirciyi içine çekmelidir düsturuna acayip bir boyut katmıştır. filmin ortasındaki bir sahneyi jenerikten önce girer adamı harbiden içine alır, çiğner, sindirir sonra da filmin sonuna kadar bağırsaklarda posasını çıkarıp bitişte dışkı gibi atar. şöyledir:

    ray liotta arabayı kullanırken bir ses duyar. robert de niro ve joe pesci uyumaktadır. uyandırır onları ve bir ses duyduğunu söyler. lastik patladı zannedip arabayı sağa çekerler. anlarlar ki ses bagajdan geliyor. hay allah falan derler. daha kuytu bir yere gidip bagajı açarlar içerde her anlamda daalmış feci dayak yemiş bir adam vardır. de niro 5-6 el ateş eder adama. pesci bıçakla deşer. bagajı kapatıp yola devam ederler.
    sen de izlerken: "ha hööö... nası? ne? nooluyo?" dersin
  • *

    filmde henry hill hapishaneden çıktıktan sonra uyuşturucu işine girmek ister, ama akıl babası ve kendisini mesleğe sokan insan olan paully* kendisini bunu yapmaması için uyarır. buna rağmen uyuşturucu işine giren henry sonunda uyuşturucu müptelası olmuştur, karısıyla durmadan kavga etmektedir, ailesi mutsuzdur; üstüne üstelik sonunda yakalanır.

    bu bağlamda scorsese aynen godfather'daki don corleone gibi ahlakçı bir tavır takınmış ve "uyuşturucu işine girenin sonu bu olur!" demiştir, bu derece didaktik olmayan bir tavır ile.

    filmde scorsese, coppola'nın godfather'daki tavrının aksine, mafyaya alabildiğine gerçekçi ve bu gerçekçiliği perçinleyen bir nesnellikle yaklaşmıştır. scorsese'in karakterleri godfather'daki gibi estetik ve etik kaygılara sahip değildirler. ama bu coppola'nın mafyayı illaha idealize ettiği manasına gelmez. scorsese'in filminde durmaksızın vurgulanan mafyozoların kanuna karşı üstünlüğüdür; kanuna karşı gelmelerine rağmen paşalar gibi yaşayışları, ama sonunda kanunun kazanışı anlatılır, scorsese'in ahlakçı hikayesinde. coppola'nın filminde (birinci filmi baz alıyorum) ise mafya ile kanun arasında bir karşılaşma söz konusu değildir; bir mafya ailesi ile diğerleri arasında, kendi içinde bir sosyete arasındaki rekabet aktarılır. bu sosyetede corleone ailesi ne kadar karizmatik, stilize bir üslup ile erdemli ve ağırbaşlı aktarılmışsa, diğer mafya üyeleri de onlara kıyasla erdemsiz ve iki yüzlü aktarılmıştır. buradan yola çıkıp stilize edilenin suçlular dünyası değil özel olarak corleone ailesi olduğu sonucuna varabiliriz.

    ve coppola sokaktaki şiddeti, insan öldürmenin vahşetini kendi dönemine göre alabildiğine dehşet verici bir şekilde aktarmayı becermiştir. evet, melankolik gangster klişesini başlatan filmlerdendir godfather, ama kendi içinde tutarlı bir ahlak kurabilmeyi becerdiği su götürmez bir gerçektir.

    üstelik godfather'ın hikayesinin geçtiği dönem henüz vahşi kapitalizmin doruğuna çıkmadığı, amansız rekabet piyasasının mafyozo dünyasına tam anlamıyla nüfuz etmediği 40lar iken, goodfellas en vahşi kısımlarını 80'lerin vahşi rekabet ruhundan alır. ve zaten godfather'da uyuşturucu piyasasına geçmek isteyen mafyozolara karşı burun kıvıran don corleone'nin hikayesi de değişen zamanlara ve kızışan rekabete dikkat çekmekte değil midir?
  • sebep-sonuç ilişkileri, "etme-bulma dünyası" dersleri filmler dünyasına aittir. pis ve belalı işlere bulaşmış insanların eninde sonunda hakettiğini bulacağını, adalet kanının yerde kalmayacağını söyleyenler filmlerdir. gerçek hayatta böyle bir kaide yoktur. scorsese'de bu gerçeğin farkında olarak çekmiştir bu filmi; ama bu gerçeği bilmesi karakterinin film boyu verdiği kararların sonucunu ahlakçı bir biçimde bağlamasını engellemez. scorsese filmografisine bakıldığında her daim görüleceği gibi, kendisi didaktik olmadan ahlakçı olmayı becerebilmiş, karakterlerini yargılamaksızın onları eylemlerinin sonuçlarıyla başbaşa bırakmasını bilmiş bir yönetmendir; ki kendisini klasik holivud sinemasının amdan götten klişelerine düşmekten kurtarıp büyük yönetmen yapan şey, karakterlerine karşı yargısız, nesnel tavrıdır.

    goodfellas'ın finalinde henry hill karakteri eski hayatından vazgeçmek zorunda kalmıştır. ki zorla itilmiştir bu hayata... aynı şekilde filmin diğer karakterleri de hayatları boyu yaptıklarının cezasını çekmek üzere yakalanmışlardır. kısacası yaşananlara yakından baktığımızda göreceğimiz
    şey şudur: filmde adalet yerini bulmuştur!

    lakin filmin bütününe yayılmış üslubu gereğince scorsese bu noktada tipik bir "adalet yerini buldu!" katharsisinden kaçınır; adaletin yerini bulmasını seyirci için haz veren bir hadise haline getirmez. zira scorsese film boyu bütün karakterlerine öyle nesnel yaklaşmıştır ki, daha yakından ve melodramatik bir bakışta direk nefret bağı kuracağımız karakterlere aynen scorsese gibi kayıtsız kalmışızdır; duygu bağı yoktur aramızda. ve dolayısıyla filmin bitiminde bu yaşananlar sevindirmez bizi, sadece düşündürür. tabii scorsese'in bu tavır içine girmesinin sebebi barizdir; kendisi seyircinin kafasına dank diye vurmak, ne hissetmesi ve düşünmesi gerektiğini dikte etmek yerine, kendi ahlakçı hikayesi üzerine kafa yorulmasını ister. o sebepten esasında tamamen ahlakçı* olan bu hikayeyi aktarışında üslup ve kurgusunu kullanarak her türlü ahlakçılıktan ve yorum yapma hevesinden sıyrılmaya uğraşır. scorsese'in ahlakçılığı ve goodfellas'ın bu ahlakçılıktan aldığı nasibi konusundaki düşüncelerim bunlardır.

    öte yanda coppola'nın anlattığı hikaye anlattıkları açısından ahlakçılığıyla ön plana çıkan bir hikaye değildir. ama bu scorsese'in coppola'dan üstünlüğüne, coppola'nın hata yapmış olduğuna işaret olarak görülmemelidir kanımca.

    zira coppola, iyilik-kötülük-ahlak hakkında değil, aile ilişkileri-iktidar-rekabet-ataerkil düzen hakkında konuşmaktadır. bunu anlatırken kullandığı mecranın bir mafya ailesi olması kendisine herhangi bir ailede kullanamayacağı bir şiddet unsurunu ön plana çıkarma imkanı vermiş; karakterlerin normal bir ailede çok alışıldık gözükebilecek eylemlerini göze batacak bir şiddette yansıtabilmesini sağlamıştır.

    godfather'da don corleone veya michael corleone gerçekten karizmatiktir. ama eylemlerine bakalım; don corleone müşfik bir baba, karizmatik bir adam olmasının yanında bir emirle bir adamı öldürtmek konusunda duraksamayan biridir. michael corleone babasının işlerinden uzak durma hevesindeyken donuk gözlerle karısına düpedüz yalan söyleyebilen eli kanlı bir katil olmuştur; üstelik michael'in karısının gözünden aktarılan final sahnesinde duruma dıştan bakma imkanı kazanaraktan farkederiz ki, michael filmin başında olmak istemediği kişi olmuştur. yani kısaca karizmatik gibi görünen bu karakterlerin kimler ve nasıl insanlar olduğunu bize olduğu gibi yansıtmıştır coppola. buna rağmen bu karakterleri yargılamaksızın "ben de onlar gibi olmak istiyorum" diyorsak bu coppola'nın yaptığı yanlıştan ziyade filmin en derinlerimizde yatan iktidar sahibi olma içgüdümüzü azdırmasından; yani esasen bizdeki bir hatadan kaynaklanmakta değil midir?. babası gibi bir kanlı katile dönüşmüş, yalancı bir adamla özdeşleşmekte sakınca görmememizin sebebi coppola'nın onu yansıtışındaki stilizasyon mudur, yoksa bizim iktidara olan özlemimiz midir?

    bu anlamda coppola'ya bu açıdan saldırmak kanımca izleyenlerin çıkardığı olaylar yüzünden clockwork orange'ı suçlamaya benzer. clockwork orange kendi ahlaki tavrını aynen godfather gibi keskin bir biçimde almış bir filmken, don corleone'ye olduğu gibi alex karakterine özenip şiddet saçmaya girişenlerde olmuştur; peki bu kubrick'in suçu mudur, yoksa alex'e özenip şiddet saçan besbelli ki hasta ruhlu gençlerin mi?

    (editle gelen dönüş: dahası goodfellas'da bir arınma da söz konusu değildir. scorsese'in ahlakçılığını dikkatli tanımlayalım, artık buna ahlakçılık demenin ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum. film boyu mafya dünyasının ne kadar şenlikli, paranın ne kadar kolay kazanılan birşey olduğunu gördükten sonra, filmin sonunda henry hill'in bakışları o geçmiş günlere özlemle doludur. "dersini almamış"tır, "günahlarından arınıp" bambaşka bir insan olmamıştır.)
  • bu filmle joe pesci 1990 yılında en iyi aktör oscarını almıştır...