şükela:  tümü | bugün
  • çekimleri eylül 2006'da tamamlanan milos forman filmi. ünlü ressam francisco goya'nın gözünden engizisyon ispanyası'nı eleştiren çek yönetmen, çekimlerin çoğunu madrid'de gerçekleştirmiş. goya rolü için danimarkalı oyuncu stellan skarsgard seçilirken, ressamın ilham perisi olarak da natalie portman ablamız boy göstermiş -hem de ne göstermek, zira şu sıra kendisi filmdeki çıplak sahneleriyle gündemde. lâkin filmde bendenizi çıplak portman'dan çok daha fazla cezbeden bir şey var ki, o da keşiş rolünde izleyeceğimiz javier bardem ekselansları*

    edit: stellan skarsgard danimarkalı değil, isveçli bir oyuncuymuş. mallard yine götünden uydurmuş*
  • bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? amadeus güzeldi, ama milos forman yine aynı renkleri aynı sokakları, aynı meyhaneyi, aynı insanları çekmiş ama bu sefer konu yok; ne goya, ne ispanya, ne devrim, ne de alicia - ines arasındaki yalan rüzgarı vari karşılaşamama... oldu mu be şimdi? (olmadı)
  • --- spoiler ---
    bu filmde bu aralar izlediğim diğer filmler gibi rahatsız. yada ben cok hassas olmaya basladım. neyse konuya gelirsek keşişimiz ilk zoru gorunce kendine manyunların orosbu cocuğu diyebilirken fransada aydınlanması ertesinde tekrar olumle karsı karsıya kalır ve kendisine verilecek olası olum cezasından tek kurtulus yolu aydınlanmaya ve fransız ihtilaine sovup tovbe etmesidir ancak adam bu defa kabul etmez tovbe etmeyi. burda inceden bi aydınlanmacılık gorulurken sanki agzına sıcılan engizisyon rahibi de keşişe yasam hakkı sunarken senaristler biraz cekinmiş gibi zira aynı engizisyon rahibimiz daha once sorgu sonucuna ancak klise itiraz edebilir demişti.
    bu arada (bkz: manyunların orosbu cocuğu)
    --- spoiler ---
  • çok uzun zamandır ilk kez sinemaya gitmek için heveslenmemi sağlamış film. natalie portman zaten müthiş de bir de javier bardem var kardeşim salt onu izlemek için bile gidilir. 14 eylül'ü iple çekiyorum.
  • ispanyolca olsa mükemmel olacak bir film, eh kusur olarak da bir o kalsın.
  • film hakkında soylenecek iki sey var :
    - gercekten cok iyi bir film.
    - (bkz: etme bulma dunyası)
  • son zamanlarda izlediğim en başarılı ve etkileyici film.

    --- spoiler ---

    olaylar 1700’lerin sonu 1800’lerin başında madrid’de geçiyor. filmin ana karakteri adı nedeniyle goya gibi görünse bile yönetmenin derdi goya değil goya’dan hareketle o dönemde olup biteni, engizisyonun insanlara neler çektirdiğini ve engizisyonunun gücünü arkasına alan bir adamın iktidar tutkusunu anlatmak. bu açıdan filmin esas karakteri kesinlikle rahip lorenzo. bu adamın iki yüzlülüğü, acımasızlığı, elindeki güçü kaybetmemek için ustaca yalan söyleyebilmesi, her devrin adamı olması vurgulanıyor aslında. bu öyle bir karakter ki filmi izlerken insan gerçekten de kötü olduğuna inanıyor, adama karşı en küçük bir sempati duymak bile imkansız hale geliyor. bu kadar iyi bir kötü adam olduğu için javier bardem’ i alnından öpmek, ödüllere boğmak lazım bana kalırsa. natalie portman ve stellan skarsgard da oldukça başarılı ama javier bardem açık ara önde.

    filmi izlerken ispanyol engizisyonu’nun denildiği kadar olduğunu anlıyoruz. gerçekten de acımasızca ve keyfi hareket eden bu kuruma nasıl holy office denildiğine şaşırıyor insan. bir insanı sırf domuz eti yemedi diye yahudi adetlerini uygulamak iddiasıyla hapse tıkmanın, binbir işkenceden geçirmenin ve 15 yıl boyunca gün yüzü göstermemenin hiçbir kutsal tarafı yok tabi ki. asıl mevzu iktidar, zaten filmin anlatmak istediği de bu iktidar mücadelesinin insanların hayatlarını nasıl heder ettiğini göstermek bence. milleti tir tir titreten engizisyon napolyon’un ispanya’yı işgaliyle darmadağın oluyor. ispanya’ya özgürlük getirmek vaadiyle yola çıkan napolyon’un da getirdiği şeyin kan ve ölümden başka birşey olmadığı anlaşılıyor. yönetmen günümüzde de özgürlük ve demokrasi parolasıyla yola çıkanlara güzel bir ayar veriyor burada. bu açıdan dikkat çekici bir ayrıntı napolyon’un kardeşinin ispanya’da kraliyet’e ait resimler arasından istediklerini seçip paris’e gönderdiği sahneydi. saddam’ın saraylarındaki milyonlarca dolarlık tabloların kaçakçıların eline geçtiği, batılı zenginlere el atından satıldığı haberlerini hatırlattı bana ister istemez.

    filmi izlerken engizisyon ilettinden neredeyse yüzyıllarca çekmiş avrupa’nın şimdiki haline nasıl geldiğine hayret ediyor insan. çok da değil 200 yıl önce insanların işerken çüklerini elleriyle kapatmalarının tüm ömürlerine mal olduğu ülkelerin şimdilerde nasıl özgürlüklerin beşiği haline geldiği ilginç gerçekten de. avrupa’da bu kadar dibe vurduktan sonra böyle kazanımlar elde edilirken sıra bize geldiğinde tam tersi bir durum geçerli. osmanlı döneminde gayrımüslimlere görece toleranslı davranılırken şimdilerde ermeni diye, katolik diye birilerini öldüren bir ülke haline gelmemizi nasıl açıklamalı? herkes gider mersine biz gideriz tersine desek bu işin içinden çıkabilir miyiz? sanmıyorum.

    filme geri dönersek ines’in babasının rahip lorenzo’yu sorguya aldığı sahneye bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. çok etkileyiciydi, rahip lorenzo’nun yüzü görülmeye değerdi.

    son olarak bu filmdeki lorenzo ile amadeus’daki salieri arasındaki paralellik de gözden kaçacak gibi değildi. milos forman hastalıklı, konumunu kaybetmemek adına herşeyi göze alan, düşmanına dost gibi yaklaşıp kaleyi içten çökertmeye çalışan ihtiraslı karakterler konusunda maharetli bir yönetmen. burada da lorenzo’yu oya gibi işlemiş.

    --- spoiler ---

    uzun lafın kısası kaçırmayın, izleyin, izletin derim, naçizane.
  • öncelikle; genellikle insanlara film tavsiye etmekten imtina eden biri olarak rahatlıkla izlenmesi gereken bir film olduğunu söyleyebilirim.
    resim sanatı* ile bağım van gogh'un kulağını kesen biri olduğunu bilmek olduğundan sıkıcı bir iki saat geçireceğim endişesiyle filme gitmiş bulundum. ancak sanat ateşi mi yaktı beni bilmem ama filmi başından sonuna kadar gerçekten başarılı buldum.

    --- spoiler ---
    javier bardem papaz lorenzo'nun da kıvrak dünya görüşünü -ki buna rağmen içinde küçük de olsa insanlık kırıntıları olmasını-, papazın o içten pazarlıklı tavrını, bağnazlığın göreceliliğini çok güzel yansıtmış helal olsun. natalie kız zaten elimizde büyüdü o da çok tatlı tamam ama ben bir de goya'ya hayat veren stellan skarsgard'a bayıldım. korkusuyla, heyecenıyla, kurnazlığıyla ve sağırlığıyla çok sevdim ben bu adamı yani.

    filmde özgürlük ve işgal kavramlarının birbirinin içine girdiği, işkence ayıbının hala süpergüçlü bir politikadan destek alarak uygulandığı bir dünyaya da alttan alttan verilen mesaj da gerçekten şık olmuş; filmin havasını hiç bozmamış. çok gerilerde kaldı dediğimiz; dört bir yanı krallıklardan oluşan dünyadan hala bir adım öteye gidememiş olmamız ayıbını da film bize yaşatıyor sağolsun. adı az geçiyor gibi görünse de para faktörünün çirkinliğini muhtelif olaylarda görüyoruz film içinde. o kadar atıp tuttuktan sonra biraz ironik kaçar mı bilmiyorum ama lorenzo'ya işkence yapılışı filmde en çok sevdiğim noktalardan biri oldu benim için. adaletin tecellisi diyerek de geçiştirebiliriz bu durumu.

    prodüksiyon kaygılarından kaynaklandığının farkındayım ama ispanyol'ların, fransız'ların kendi aralarında ingilizce konuşmaları beni yine de rahatsız ediyor. film lan bu ne olacağıdı diyenlere saygılarımı iletip el laberinto del fauno diyorum.
    --- spoiler ---

    son sahneye dikkat sözlükçü dostlarım... sahne çok tatlı, onu tamamlayan müzik de on numara; tastamam olmuş yani.
  • iyi film. fakat sanki 4 mevsimi 1 günde yaşadık gibi.
    nacizane fikrim; kurgu gereği her şey o kadar hızlı gelişiyor ki bende güllacın üzerine turşu yeme isteği uyandırdı. müziklerinin filmle ilgili her şeyin üzerinde olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum.