şükela:  tümü | bugün
  • 2004 çıkışlı başarılı the organ albümü...albümde the smiths ve throwing muses etkileri hat safhalarda hissedilsede bu hisler nihayetinde gayetten anlamlı hislenmeler olacağı için hiç bir sorun çıkatmıyor...brother ,memorize the city ,
    ı am not surprised en can alıcı noktaları albümün....brother evet brother özellikle...

    tracklisting:
    1 brother (4:01)
    2 steven smith (2:06)
    3 love, love, love (3:32)
    4 basement band song (4:12)
    5 sinking hearts (2:09)
    6 a sudden death (2:54)
    7 there is nothing i can do (2:35)
    8 i am not surprised (2:44)
    9 no one has ever looked so dead (1:57)
    10 memorize the city (3:10)
    11 interlude (0:37)
    12 memorize the city (remix) (3:19)
  • aldılar silahı sıktılar kafama kurşunları ilk* kurşun en cok acıtandı zevkle dinliyorum diyemem melankoliyle dinliyorum en yakın dostum.
  • geç kalmış olsak da, bu sene dinlediğim en iyi albümlerden biri hatta en i...
  • albümün 2. ve 3. parçalarını ilk dinlediğimde geceli gündüzlü dalgalar yaratmıştı içimde. kafam dönüyor, evin içinde eşyalarla beraber dönüyorum. ev duruyor, dünya dönüyor. kamera zoom! çekiliyor. love love love çalıyor. şarkı bitmiyor. 'bitmeyeceğini biliyordum' diyorum ona. hisli ve bir içim su. deli. merhaba.
  • ruha dram orgazmı yaşatmanın en etkili yolu.
  • belki de yeryüzündeki en underrated albüm olabilir. the organ sizi öyle bir duruma getiriyor ki ne hissedeceğinizi bilemiyorsunuz. huzur? hüzün? neşe? pişmanlık? sevgi? hayır, dediğim gibi bilemiyorsunuz. öyle de pis bir duruma sokar insanı bu albüm. özellikle love, love, love ve steven smith parçaları. büyüksün the organ, keşke dağılmasaydın da insanlığa daha çok hediyeler verseydin.
  • 2004 tarihli the organ albümü. aynı zamanda the organ'ın tek albümü. başlığa uğramış çoğu kişi gibi ilk diyeceğim şey benim de şu olacak; the organ keşke bu kadar kısa soluklu bir proje olmasaydı da daha fazla albüm yayınlasalardı. iyi mi olurdu, kötü mü olurdu bilmiyorum ama genelde grab that gun albümünü baştan sona dinlediğimde hep devamını arıyorum. thieves ep'si var gerçi ama anladınız bence neden sitem ettiğimi.

    grab that gun ilginç bir albüm. kompozisyonu var, akıp gidiyor. ancak ben özellikle steven smith'e geçtiğimde, 2 dakika 6 saniyeyle yetinemiyor ve şarkıyı 3-5 kere loop'a alıyorum. böyle kısacık bir şarkının bende anısının olması da bu loop'lara tekabül ediyor zaten.

    üniversitenin ilk yılında asmalı'da biriyle ilk kez buluşmuştum. o zamana kadar last.fm'den yürümüşüz birbirimize, "müzik zevkin şöyle güzel, böyle iyi" derken buluşmaya karar vermişiz. ben o zamanlar alkol konusunda çok başarılı değilim, iki bira filan en fazla içtiğim. haydi sizi kırmayayım, üç olsun. mekan da buluştuğum çocuğun müdavimi olduğu ve alkolde cömert davranıldığı bir mekan çıktı. siparişleri verirken "cool" görünmek adına "ben de aynısından alayım" dediğimi hatırlıyorum. aldığım şey de votka idi. o güne kadar fındık votkanın ötesine geçememiş bünyem, cömert kadehleri kaldıramadı ve buluşmanın ortasında, hem de masada çocuğun arkadaşları varken tüy yumağı kusan kedi gibi kustum. eve gidebilecek gibi de değildim ve o rezilliğe rağmen çocuğun evinde kalmak zorunda kaldım. sabahın erken saatlerinde sessizce, hiç bilmediğim bir yerden taksiye atladım ve tramvaya bindim. dağılmış makyajım ve çorabımdaki kusmuk lekesiyle kimseye görünmeden dönmeye çalışırken memleketimden komşumla karşılaştım. normal şartlarda bile karşılaşmadığım komşumla 800 kilometre uzakta, o vaziyette karşılaştım. bir şekilde uzağa oturmayı başarıp kulaklığı taktım, hava kapalıydı ve yol boyunca kafamı tramvayın camına dayayıp sadece steven smith'i dinledim.

    şimdi ne zaman bu şarkı çalsa o güne dönüyorum. votkanın kesif kokusu burnuma, rezil oluşum aklıma geliyor. o günden beri de votka içmem zaten.