şükela:  tümü | bugün
  • robin dunbarın 1996'da yayımlanan, dilin evrimini dedikoduya bağlayan kitabıdır. dilin evrimi yanı sıra cinsel seçilim, sosyal hiyerarşi, dil ve cinsiyet gibi konularda da ilginç bazı fikirleri havidir. aşağıda; giriş, dilin evrimi ve bazı ilginç fikirler başlıklarıyla işbu güzide kitabı özetleyeceğim.

    1. giriş
    dunbar’ın dilin evrimiyle ilgili bugüne kadar ortaya atılan görüşlere serzenişi hakikaten okurların içini parçalayacak bir nitelik arz ediyor. zira dilin sosyal işlevi, yani cemaat içerisindeki bireylere o cemaatin diğer mensupları hakkında bilgi veren bir tür araç olması genellikle alandaki araştırmacılar tarafından dikkate alınmamış, dil beynin beynin evrimi esnasında ortaya çıkmış bir yan ürün, bu sürecin bir neticesi olarak görülmüştür(dunbar 1997: 8). dunbar’ın görüşü ise belki ilk duyulduğunda kulağa fantastik gelecek şekilde dilin dedikodu yapabilmemiz için evrildiği yönündedir.

    dunbar öncesinde dilin evrimiyle ilgili ortaya atılmış ilginç hipotezler de mevcut. bunlar dilin, avcı erkeklerin daha iyi koordine olması için ortaya çıktığı, kabilelerin doğa üstü güçler yahut kabilenin kökenleri hakkında uydurduğu hikâyelerin aktarılabilmesi için geliştiği gibi bugün artık geleneksel sayılabilecek fikirlerdir(dunbar 1997: 79). bunların haricinde, dilin jestlerden türediği, bunun değişik bir versiyonu olduğu, primat atalarımızın ilkel ses çıkarma şekillerinin zamanla dile evrimleştiği, dilin kabile ritüellerinden dans ve şarkı söyleme nedeniyle meydana çıktığı gibi değişik görüşler de vardır(dunbar 1997: 132).

    bu değişik görüşler arasında kanaatimce en ilgi çekici olanı, dilin evriminin atalarımızın bi-pedal, yani iki ayaklı yürümeye adapte olmasıyla başlayıp bu evrimi boş kalan ellerin fırlatma hareketini yapmaya daha uyumlu hâle gelmesiyle alakalandıran fikir. ilk bakışta dilin evrimiyle bi-pedal hareket etme alakasız gibi görünse de bu iki alakasız noktayı birleştirmesi zaten fikrin ilginç tarafını oluşturuyor.

    iki ayakla yürüme, daha önceden hareket etmeye yardımcı bir unsur olarak kullanılan ellerin boş kalmasını sağlamış, bu da hedef alarak fırlatmada türümüzün diğer primatlara göre bir üstünlüğe sahip olmasına yol açmıştır. ortalama bir şempanze bir ciridi, kas gücü sayesinde bütün insanların ötesinde bir uzaklığa fırlatabilir. ama asla hedefi on ikiden vurma gibi bir iddiası olamaz. ellerin boş kalması istediğimiz cismi istediğimiz isabetlilikle fırlatmak için bize gerekli motor kontrol kabiliyeti tesis etmiştir. tabii bir cismi fırlatırken isabetli olmanın avlanmada atalarımıza kazandıracağı avantaj da aşikardır(dunbar 1997: 134, 135):

    "hedef alarak fırlatmanın avlanma için olan önemi açıktır. bununla alakalı bir çıkarım olarak da dilin hedefli fırlatma sayesinde evrildiği söylenmektedir. argüman şöyledir: hedef alarak fırlatma için gerekli motor kontrol kabiliyeti, bize konuşma organlarının motor kontrolü için gerekli nöral mekanizmayı sağlamıştır."

    insanların büyük bir kısmının sol elden çok sağ elini kullanmaya meyilli olduğu bir hakikat. bu durumda bedenin sağ kısmını kontrol eden beyin yarımküresi de sol kısım olduğundan, hedef alarak fırlatmanın nöral mekanizması beynin sol tarafında konuşlanmış oluyor. yani, sağ elle mızrak, cirit vs. fırlatıyoruz, beynimizin de sol kısmı çalışıyor ve fırlatmanın kontrolünü sağlayacak mekanizma orada gelişiyor. hipotezin kilit noktasını da bu bilgi oluşturuyor. insanların konuşabilmek için ihtiyacı olan motor kontrolün de beynin sol yarımküresinde oluştuğu biliniyor. bu durumda argüman, fırlatma hareketinin beynin sol yarımküresinde oluşturduğu mekanizmanın, dilin gelişmesi için de gerekli olan mekanizmanın gelişmesini sağladığını öne sürüyor.

    dunbar, ise bu argümana tersinden yaklaşarak dil mekanizmaları beynin sol yarımküresinde konuşlandığı için insanların genellikle sağ elini kullandığını söylüyor(dunbar 1997: 139):

    "dil, beynin sol yarımküresinde gelişen özel bir tür bilinçliliğin ortaya çıkmasına ortam hazırladığı için genelde sağ elimizi kullandığımızı iddia ediyorum. bu, olarak sol elle fırlatmaya karşın sağ elle fırlatmanın daha kontrollü olmasına olanak sağlamıştır."

    2. dilin evrimi
    2.1. primatlarda grup psikolojisi ve tımar
    sosyal hayvanlar olan primatlar için vahşi doğada hayatta kalmak, grup hâlinde yaşamakla mümkündü. ancak grup hâlinde yaşamak da primatlar arasında yiyecek, su, uyuyacak yer gibi kaynaklar açısından avantajlı bir konumda olmak için rekabeti ve iktidar mücadelesini beraberinde getiriyordu(dunbar 1997: 40):

    "büyük gruplar içinde yaşamanın yarattığı ciddi problemler, dolaylı şekilde kendini gösterenler olmaktadır. bunlar, yiyecek ve geceleyecek alanlar için yüksek seviye bir rekabet ortamı doğması ve maymunların tacize daha çok maruz kalıp daha stresli bir hayat sürmesi şeklinde kendini göstermektedir."

    dunbar, bu gerilimin, yani vahşi doğada yırtıcılardan korunmak için kalabalık gruplar hâlinde yaşamak zorunda olmak ve kalabalık grubun yarattığı psikolojik bunalımın primatları primat yapan şeyi hazırladığını söylemektedir. ancak bundan önce bu gerilim, grubun kaç kişiden oluşacağını belirlemektedir. zat-ı şahanesi şöyle anlatıyor(dunbar 1997: 19):

    "sosyal hayvanlar; avlanma korkusundan kaynaklanan ve bizi müttefik aramaya iten sosyalleşme arzusuyla ilgili aslî kuvvetler ile kalabalıklaşmanın karmaşasından doğan ve yalnızlığın sağduyusuna iştiyakımızı harlayan ferî kuvvetlerin daimî tesiri arasında yaşar. vahşi hayvanların sayısı bölgede arttıkça (bu insanlar için komşu kabilelerin sizin bölgenize can havliyle saldırması demek oluyordu) dostların yakınlığına olan ihtiyacımız da kuvvetleniyor, kalabalığın curcunasını tolere etmeye daha meyilli oluyorduk. lakin vahşi hayvanların sayısı azaldıkça, kalabalıklaşmanın tazyiki bizi bunaltıyor ve birbirimizden ayrılıyorduk. işte grubun ebadı bu gerilimin neticesine göre belirlenmekteydi."

    burada devreye tercüme etmesi biraz zor bir kavram olan grooming giriyor. her ne kadar akla kişneyen bir at, kaşağı ve ömer seyfettin üçlüsünü getirse de çarem olmadığından bunu tımar olarak adlandırmak istiyorum. hepimiz belgesellerden birbirinin sırtını kaşıyan, kürkünü okşayan, kafasından bit ayıklayan maymun figürüne aşinayızdır. tımar ile kast edilen şey de tam olarak bu maymunların yaptığı şey. primatları incelediğimizde bu hadisenin bütün primatlar arasında yaygın olduğu görülüyor. bu uzaktan akrabalarımız birbirinin sırtını kaşımaya, kafasını okşamaya, boynunu yoğurmaya meyyal kimseler.

    dunbar, bu hadisenin primatlar arasında yaygın olmasını kuzenlerimizin içinde yaşadığı grubun sayısıyla alakalı olduğunu söylüyor. yani yukarıda belirttiğim gibi, grup ebadı arttıkça rekabet ve iktidar mücadelesiyle birlikte, stres ve belki varoluşçuluğun atası sayılabilecek gruptan tiksinme, bunalıma girme gibi olumsuz ruh hâlleri ortaya çıkıyor. tabii primatlar bunun da çözümünü bulmuş. birbirlerini tımar ederek grup içinde yaşanan tatsızlıkları, stresi, bunalımı bir nebze hafifletiyorlar. hatta dunbar, eski dünya maymunları ve insansılarında grup ebadının arttıkça gün içinde tımara ayrılan vaktin de arttığını söylüyor(dunbar 1997: 35).

    belki hâlâ akla kişneyen bir atı getirse de, kullanmaktan başka çaremin ne yazık ki olmadığı tımarın faydaları yalnızca bunlar da değil. primatlar birbirlerini tımar ettiklerinde beynin haz uyandıran maddeler salgıladığı görülüyor(dunbar 1997: 36):

    "hakikaten şunu biliyoruz ki tımar vücudun tabii müsekkininin, yani endorfinin üretimini tetiklemektedir. buna bağlı olarak tımar neredeyse uyuşturucu maddelerin yaptığına benzer bir tesir meydana getirmektedir. enkefalin ve endorfin, yani birlikte endojen sakinleştiriciler olarak bilinen kimyasallar, beynin hipotalamus denen bölgesinde üretilmekte ve günlük hayatımızda beynin kendi ağrı kesicileri olarak mühim bir rol oynamaktadırlar."

    tabii, faydaları yanında tımarın zararları da olabilir. zira atalarımızın ve modern maymunların bizler gibi vahşi doğadan münezzeh, izole bir ortamda yaşadığını hayal etmek yanıltıcı olur. onlar, vahşi doğada her an yırtıcı saldırılarının vuku bulabileceği, ahbaplarını, analarını, babalarını ve eniştelerini aslana kaplana kaptırabilecekleri bir ortamda yaşıyorlar. bu yüzden primatların neden tımara gün içinde bu kadar süre ayırıp bunun müptelası oldukları da dunbar için üzerine düşünülesi başka bir mesele hâline geliyor(dunbar 1997: 38):

    "ancak vücudun kendi sakinleştiricilerinin yarattığı haz, maymunların tımara neden bu kadar fazla süre ayırdığını evrimsel şekilde açıklamıyor olabilir. belki maymunların birbirilerini karşılıklı tımarla tatmin etmeleri üzerine düşünmek ilgi çekici gelebilir, ancak vahşi hayvanlarla dolu bir dünyada bunun icra etmesi tehlikeli bir şey olduğu da dikkate alınmalıdır. (...) bu durumun esasında arkadaşlık bağlarını kuvvetlendirme çabasıyla ilgili olduğu görülmektedir."

    2.2. neokorteks ve grup ebadı
    bu noktada ortamlarda machiavellian ıntelligence hypothesis olarak bilinen ve richard w. byrne ile andrew whiten’ın ortaya attığı iddiaya değinmek gerekiyor. bu iki zata göre primatları diğer memelilerden ayıran alâmeti fârika, maymunların ve insansıların sosyalliğinin ve bu sosyallikten bilgi edinme mekanizmasının diğer türlere göre çok sofistike olması. primatlar, gruba mensup diğer üyelerin davranışlarını gözlemliyor, onlarla grup içi ittifaklar kuruyor, buradan edindikleri bilgiyi de diğerlerinin davranışlarını kestirebilmek için kullanıyor. sosyal ilişkilerini bu surette kuruyorlar(dunbar 1997: 60). dunbar da bu iki zatın ortaya attığı hipotezin doğru olduğunu varsayarak iddiasını temellendiriyor.

    bundan böyle kısaca bahsettikten sonra, neokortekse gelebiliriz. memeli beynine baktığımızda üç temel kısımdan oluştuğunu görüyoruz. ilkel beyin, orta beyin ve korteks altı kısımlar ile neokorteks. ilkel beyin sürüngen benzeri atalarımızdan bize az çok değişerek miras kalan kısım. temel yaşama mekanizmaları ve duyusal bütünlükle alakalı kısımsa orta beyin. neokorteks ise beynin dış tabakası olup bizi alakadar ediyor(dunbar 1997: 61). bırakalım neokorteks hakkında dunbar konuşsun(dunbar 1997: 62):

    "neokorteks, beynin ‘düşünme’ kısmı olarak adlandırabileceğimiz, bilinçli düşünmenin kendisinden kaynaklandığı tabakadır.. (...) pek çok memelide, neokorteks toplam beynin %30 ila %40’ını oluşturur. fakat primatlarda toplam beynin, bazı prosimiyenlerde olduğu gibi asgari %50’den insanlarda olduğu gibi azami %80’ine kadarlık bir kısmını kapsayabilir. (...) benim için sosyal hayatın kompleks cilvelerini ifade eden tek ölçüt olarak grup ebadı, şaşırtıcı şekilde neokorteks alanıyla pozitif korelasyon oluşturup örtüşmektedir."

    eğer bir grup ne kadar kalabalıksa o grup içinde vuku bulacak olayların ve ilişkilerin de o kadar girift olabileceğini söyleyebiliriz. zira üç kişilik bir grupta bile üç kişinin kendi aralarında üçer ilişkisi ve ikili şekilde iki ilişkisi olacak. eğer grup sayısı şempanzelerde olduğu gibi 40’ı 50’yi bulursa her üyenin diğerleriyle, ikili, üçlü, dörtlü şekilde birbirleriyle değişik değişik ilişki tipleri tanımlanabilir. bu durumda da ortaya devasa bir ilişkiler yumağı çıkacak(dunbar 1997: 63, 64).

    bir önceki bölümde grup ebadı arttıkça primatların yaşadığı stresin arttığını da söylemiştim. bu bölümün başında machiavellian ıntelligence hypothesis ile ilgili söylediklerimi de buna katarsam mesele daha iyi anlaşılır. bu hipoteze göre, primatlar birbirleriyle grup içinde ittifaklar kuruyor, birbirlerinin davranışlarını gözlemliyor, birbirlerinin kişiliği hakkında çıkarımlar yapıp ulaştıkları bilgileri sosyal ilişkilerinde kullanıyorlar. grup ebadı arttıkça da grup içi ilişkilerin karmaşıklaştığını az önce belirttim. dunbar da primatlarda beynin düşünme bölgesi olan neokorteksin, daha kalabalık gruplarda yaşayan primatlarda daha büyük olduğunu yukarıdaki alıntıda söylüyordu. bunları birleştirdiğimizde sonuç aşikar. primatlar grup içi ilişkileri daha iyi hesaplayabilmek için beyinlerini diğer memelilere göre daha fazla kullanmak zorunda kalıyorlar. bu da neden primatların diğer memelilere göre daha büyük beyinleri olduğunu açıklıyor.

    bu iddiayı destekleyecek kanıtlar da mevcut. yarasalar üzerine çalışan rob barton tarafından istikrarlı bir grup hayatı süren yarasaların, ilişkilerinin istikrarsız ve meçhul bir nitelik arz ettiği gruplarda yaşayanlara göre daha büyük neokorteksleri olduğu gözlemlemlenmiş. gerry wilkinson ise yine istikrarlı bir grup hayatı süren vampir yarasaların da birbirlerini tımar ettiklerini gözlemlediğini belirtiyor. dunbar bu durumda bu yarasaların minyatür primatlar gibi davrandığını söylüyor(dunbar 1997: 65). dunbar ayrıca aslan, kurt, avcı köpekler gibi etçillerin de neokorteksi ve yaşadıkları grubun ebadı arasındaki ilişkiyi gözlemlediğini söylüyor. primatlardaki gibi olmasa da kendilerine has bir grup hayatı süren bu türlerin de neokorteksleri diğer türlere nazaran daha büyük. bundan hareketle de dunbar, esasında grup hâlinde yaşayan memelilerde gözlemlenen bu durumun primatların hayvanlar âlemindeki özel yerini sarstığını belirtiyor. zira ona göre primatlar memelilerde gözlemlenen beynin irileşmesine dair potansiyelin bir yansıması, bir örneğinden ibaret(dunbar 1997: 66).

    2.3. dunbar sayısı
    grup ebadı ve neokorteks arasındaki ilişkiyi dunbar bir grafikle açıklamış. anladığım kadarıyla bu grafik, neokorteksin toplam beyne oranıyla bu orana sahip bir türün kurduğu, kurabileceği grup ebadını belirtiyor. dunbar, bu grafikten yola çıkarak insanların oluşturması gereken grup ebadını da tespit ediyor. burada da insana genetik bakımdan en yakın tür olan şempanzelerin neokorteks oranı ve grup ebadını belirlerken kullandığı hesaplamaları kullandığını söylüyor(dunbar 1997: 69):

    "peki insanlar için ne tip bir grup varsayabiliriz? insanlar 4:1 oranında bir neokorteks oranına sahip durumda. eğer bu değeri şekil 2’de gösterilen grafiğe yerleştirirsek, insanlar için tahmini bir grup ebadını çıkarabiliriz. cevapsa yaklaşık 150 kişilik gruplara tekabül eder(dunbar 1997: 69)."

    bu sayı şaşırtıcı gelebilir. zira bugün milyonlarca kişiden oluşan büyük şehirlerde yaşıyoruz. ama bu sayı tam olarak aynı yerde yaşayabilecek insan sayısını vermiyor. bu daha ziyade birlikte çalışabilecek, iş yapabilecek, uyumlu şekilde hayat sürebilecek insanların sayısını oluşturuyor. buna binaen dunbar iddiasını desteklemek için çeşitli kanıtlar sunuyor. mesela m.ö. 5000 yılı civarında yakın doğu’da yaşayan en eski çiftçilerin köylerinin 150 kişiden oluştuğu arkeologlar tarafından varsayılıyor. yine endonezya ve filipinlerde yaşayan modern çiftçilerin köyleri de 150 kişiden oluşuyor. ayrıca modern işletmelerde buna benzer bir örgütlenme tarzı mevcut. eğer işletme 150-200 kişiden az bir insanla yürütülüyorsa resmi kurallara bağlı olmadan, çalışanlar arasında bilginin doğrudan transferiyle ayakta kalabiliyor. ama büyük işletmelerde yazılı kurallar olmaz, kimin neden sorumlu olduğu, kime rapor vereceği vs. belirlenmezse işler aksaklığa uğruyor.

    bir başka örneği de şimdi dakota ve güney kanada’da yaşayan hutteritler oluşturuyor. bir tür hıristiyan cemaati olan hutteritler, komünal çiftliklerde yaşıyorlar. komünlerinin sayısı ise 150 kişiyi aşmayacak şekilde düzenleniyor. zira hutteritler 150 kişiyi aşan bir grubu kontrol etmenin zor olduğunu belirtiyor. sosyolojideki bir ilke de yine dunbar’ın tespit ettiği sayının doğruluğuna kanıt olarak sunulabilir. buna göre 150-200 kişiden büyük grupların zamanla hiyerarşik bir yapı kazandığı gözlemlenmekte. küçük gruplarda ise sosyal ilişkilerin doğal işleyişiyle hiyerarşik yapıya ihtiyaç duyulmadan insanlar arası ilişkiler tanzim edilebiliyor. (dunbar 1997: 71, 72).

    hülasa, dunbar insan neokorteksinin ilişki kurmaya elverdiği azami kişi sayısını belirten 150 sayısı hakkında şöyle diyor(dunbar 1997: 77):

    "150 sayısının; hakiki şekilde sosyal ilişki kurabileceğimiz, kimin kim olduğunu ve bizimle yakınlık derecesini bildiğimiz insanların azami sayısını gösterdiğini düşünebiliriz. başka bir şekilde söylenirse, bu; bir barda karşılaşırsanız resmi bir davet olmaksızın bir bira içmekten çekinmeyeceğiniz insanların sayısı oluyor."

    2.3.1. sempati grubu ve neokorteks grubu
    homo sapiensin neokorteksinin büyüklüğüne göre belirlenen 150 kişilik gruba neokorteks grubu diyebiliriz. bu grup basit olarak insanın formaliteye ihtiyaç duymadan beraber yaşayabileceği, çalışabileceği insan sayısını ifade ediyordu. bunun yanı sıra dunbar, 10 ila 15 kişiden oluşan sempati grubu diye başka bir kavramdan daha bahsetmektedir. sempati grubu, kendilerine karşı yoğun yakınlık hissettiğimiz kişilerden oluşacak insan grubu olarak tanımlanabilir. burada, dunbar çeşitli araştırmalara atıf yaparak sempati grubunun büyüklüğünün 10-15 kişi arasında olduğunu göstermeye çalışmaktadır. bunlara göre insanlara öldüğü takdirde büyük bir yıkıma uğrayacakları kimseler yahut ayda en az bir defa görüşüp kendini yakın hissettikleri insanlar sorulduğunda bu kimselerin sayısı ortalama 10 ila 15 arasında çıkmaktadır(dunbar 1997: 76).

    sempati grubu ve neokorteks grubunun yanına bir üçüncü olarak ortalama bir insanın isimlerini söyleyip hatırlayabileceği insan sayısı da başka bir grup oluşturuyor olarak farz edilebilir. tabii, bunun sayısı neokorteks grubunu hayli aşıyor. dunbar, buna dair yapılan araştırmaların insanın karşılaşıp isimlerini hatırlayabileceği kişi sayısının 1500-2000 arasında olduğunu gösterdiğini belirtiyor. ilginç olan ise geleneksel toplumlardaki kabile ebadının da yaklaşık bu sayıya tekabül etmesi oluyor(dunbar 1997: 76, 77). bu üç grup, yine geleneksel toplumlardaki aile, klan ve kabile gibi sosyal birlikteliklerin de mukabili olması bakımından ilgi çekici.

    2.4. dil, dedikodu ve grup ebadı
    şempanze ve babunlar gibi diğer primatların neokorteksi onların 50 ila 55 kişilik gruplar hâlinde yaşamasına izin veriyor. ancak bu bile onlar için pek çok sorunu beraberinde getiriyor. zira grup kalabalıklaştıkça üyelerinin kalabalıktan kaynaklanan rekabet ve onun neticesi stresten olumsuz etkilendiklerini söylemiştik. bunun neticesinde üyeler birbirlerini tımar ederek grup içinde bir tür katharsis etkisi yaratıyor, stresin yoğunluğunu aşağıya çekmeye çalışıyordu. ayrıca tımar, grup içinde doğabilecek sorunlarda üyelerin yardımına koşacak müttefikler elde etmesine de yarıyordu.

    ancak şempanze ve babunlarda grup ebadı 50 ila 55’i bulduğunda, üyelerin tımara harcadığı vakit de doğru orantılı olarak artıyor. tabii, beslenme ve yiyecek bulma için seyahat etme gibi daha hayati işler de bu primatların vakit ayırmak zorunda olduğu meşgaleler arasında yer alıyor. bu durumda şempanze ve babunların tımara ayırdıkları sürenin onlar için hakikaten bir had sınırı teşkil ettiği görülmektedir.

    bir de onların yerinde modern insanların olduğunu düşünün. 150 kişilik bir grup kuracak neokortekse sahipsiniz, ama vaktinizi vahşi doğada korunma, sığınak ve yiyecek bulma, yeni yiyecek kaynakları için seyahat etme gibi işlere de ayırmanız gerekiyor. yapılan araştırmalar modern insanın sosyal bağlarını kuvvetlendirmek için yalnızca tımarlanmaya başvurması neticesinde gününün %40’ını bu işe ayırması gerektiğini söylemektedir(dunbar 1997: 77, 78). tımarlanmaya yeterince zaman ayırmazsanız da grubun büyüklüğü üyelerini inanılmaz bir stres ve güvensizliğe sürükleyecektir. bu da grubun dağılmasına yol açacaktır.

    insanların diğer primatlara nazaran bu kadar büyük gruplar hâlinde yaşaması da keyfî bir şey olamaz. zira büyük grubun gerektirdiği iş yükü küçük gruplara nazaran çok daha fazla oluyor. enerjimizi israf etmemizi gerektirecek böyle bir yükün altına girmiş olmamız evrimsel açıdan tutarlı görünmüyor. o hâlde modern insanın grup ebadını arttırmaya yönelik bir baskıyla karşılaşmış olması gerekiyor. yırtıcıların çok olduğu bir ortamda hayatta kalmaya çalışmak bu baskılardan biri olabilir. bu durumda insanlar, grup ebadını arttırmaya yönelik baskıyla, grup ebadı arttığında tımarlanmaya ayıracakları vakte sahip olmamalarından doğan ölümcül bir ikilemle karşılaşmış olmalıdırlar. bu noktada dunbar’ın hipotezi yardımımıza yetişmektedir(dunbar 1997: 78):

    "acaba dil, tımarın ses ile yapılan biçimi olarak, geleneksel primat mekanizması olan tımarın kullanılmasıyla erişilebileceğinden daha büyük gruplar kurmamızı sağlamış olabilir mi?"

    hakikaten dil, tımarın işlevini, hatta ondan daha fazlasını görebilecek iki temel niteliğe sahiptir. ilk olarak, aynı anda bir primat yalnızca tek bir primatını sırtını sıvazlayabilir, onu tımar edebilir. ancak dile sahipseniz, birden fazlasıyla aynı anda iletişime geçebilirsiniz. bu da vakitten tasarruf demektir. ikinci olarak dil, maymunların ve insansıların yapamayacağı şekilde sosyal ağ hakkında bilgi transferi yapabilmemize olanak sağlar. eğer diğer primatların tımarlanmasının altında grup içinde huzur ve güven ortamı oluşmak ve muhtemel müttefikler hakkında bilgi edinmekse, dil bunun çok daha fazlasını yapabilir ve yapmaktadır(dunbar 1997: 78).

    dedikodu tam olarak cemiyetin diğer üyeleri hakkında bir bilgi edinme mekanizmasıdır. kimin ne yaptığı, kiminle birlikte olduğu, ailesinin durumu, sosyal ilişkileri, yaptığı kritik hatalar, skandal sayılabilecek olaylara dahil olmasıyla neden bu kadar ilgileniyoruz? zira kime güvenip kime güvenemeyeceğimizi bilmek, muhtemel müttefiklerimizi tanımak, cemiyetin doğanın vahşetinden uzak ama kendine has vahşeti içinde hayatta kalmaya çalışıyoruz. dunbar da dedikodunun, yani grup üyeleri hakkında bilgi edinme mekanizmasının bu pratik biçiminin dilin evrimindeki temel etken olduğunu düşünüyor.

    2.5. niyetsellik ve primatlar
    dunbar’ın dilin iri beyinlerimizin evriminin neticesi, bir yan ürünü olarak görülmesinden yakındığını söylemiştim. o daha ziyade dille birlikte beynimizin de evrildiğini iddia etmektedir. zamanında atalarımızın doğada karşılaştığı sorunlar onları grup ebadını arttırmaya itmiştir. grup ebadı artınca tımara ayrılan vakit de artmıştır. işte bu sıralarda atalarımız grup bağlarını sıkılaştırmak için tımarın yerine daha etkili ve ekonomik bir yol olan dilin ilkel biçimlerini konuşmaya başlamış olmalıdırlar.

    dunbar bu değişimin ise kabul edilenin aksine 500.000 yıl önce gerçekleştiğini öne sürmektedir. anatomistler, 250.000 yıl önce homo sapiensin tarih sahnesini çıktığını kabul etmektedir. zira modern insanlarda dil merkezi beynin sol yarımküresinde yer aldığı için, bu yarımküre sağ kısma göre daha büyüktür. araştırmacılar da bu asimetrinin 250.000 yıl önce ortaya çıktığını tespit etmişti. dilin varlığı ise modern insanın varlığı olarak yorumlanmıştı(dunbar 1997: 111).

    dunbar ise yaptığı hesaplamalara göre atalarımız için 500.000 yıl önce grup ebadının 115 ila 120 arasında olması gerektiğini belirtmektedir. bu da günün yaklaşık %30 ila %33’ünü tımara ayırma zorunluluğu demekti(dunbar 1997: 112). bu oran da insanın hakikaten sınırlarını zorlaması anlamına geliyordu. bu durumda bu tarihten itibaren atalarımız tımar ile dilin ilkel biçimlerini aynı anda kullanmaya başlayarak tımara ayrılan süreyi kısaltmaya çalışmış olmalıdır. böylelikle zamanla dil, tımarın yerini almıştır(dunbar 1997: 115).

    dilin, tımarın yerini zamanla alması ve onu egale etmesiyle beynimiz de dilin sağladığı yeni düşünme şekillerine adapte olmuştur. dunbar bu konuda zihin teorisine değinmekte ve niyetsellik(intensionality) kavramından bahsetmektedir. zihin teorisine sahip olmak başka bir bireyin ne düşündüğünü; inançlarını, arzularını, korkularını ve ümitlerini o bireye bağlayabilmek ve onların bu hisleri gerçekten zihinsel durumlar olarak deneyimlediğini anlayabilmek anlamına gelir. şöyle bir örnek verilebilir: bir zihinsel duruma sahibim(bir şey hakkında bir varsayımım var). sizin de benim zihinsel durumum hakkında bir zihinsel durumunuz var(yani benim varsayımım üzerine bir varsayımınız var). ama en başından benim zihinsel durumumun sizin zihinsel durumunuz hakkında olduğunu farz edelim. bu durumda benim zihinsel durumum sizin benim hakkımda olan zihinsel durumunuz hakkında oluyor. yani benim sizin benim varsayımım hakkındaki varsayımınızın hakkında bir varsayımım olmuş oluyor. bunlar genellikle niyetsellik aşamaları olarak adlandırılmaktadır(dunbar 1997: 83).

    örneği basitleştirmek için somutlaştıralım. diyelim ki size borcum vardı ve borcumu bir ay sonra ödeyeceğimi söyledim ve ödemedim. ama ufak bir meblağdı, unutulup gitti. şimdi tekrar sizden borç istiyorum. ama benim borcumu ödemeyebileceğim gibi bir fikriniz olduğunu da biliyorum. yani sizin benim zihinsel durumum hakkındaki zihinsel durumunuz üzerine bir zihinsel durumum var. böyle bir fikriniz olduğu için bu sefer hemen yanımda getirdiğim senedi çıkarıp meblağı yazıp imzalayıp size veriyorum. vermemekte diretiyorsunuz ama neticede borcu veriyorsunuz.

    yukarıda formel olarak anlatıldığında belki karışık gelebilecek bu düşünme şekli, örnekte de görüldüğü gibi günlük hayatta hemen hemen her zaman kullandığımız bir düşünme biçimi. hatta az önceki cümleyi yazarken bile niyetselliği kullandım. başlangıçta cümleyi “günlük hayatta hemen hemen her zaman kullandığımız bir düşünme şekli” diye bitirmiştim. ama sonra cümlenin öznesinin de “şekli” ile bittiğini görüp okurun gözünde bunun benim yazma kabiliyetim hakkında kötü bir intiba bırakacağını düşünerek kelimenin eş anlamlısı olan “biçimi” ile değiştiriverdim. yani sizin muhtemel zihinsel durumunuz hakkında bir zihinsel duruma sahip oldum. bu şekilde düşündüğümüzde niyetselliğin, günlük hayatımızda ne kadar önemli bir yeri olduğunu da daha iyi anlayabiliriz. hakikaten insan ilişkilerinde niyetsellik çok önemli bir yer tutuyor. eğer beynimiz böyle bir düşünme şeklini evrimleştirmemiş olsaydı, kalabalık gruplarda hayatta kalmak çok zor olurdu.

    dunbar, ortalama bir insanın bir fikrin fikrinin fikri hakkındaki bir fikir üzerine olan fikri ile ilgili bir fikre sahip olabileceğini söylüyor. yani insanların altı aşamalı bir niyetsellik sürecini takip edebildiğini ancak bundan sonra zorlanmaya başlandığını söylüyor(dunbar 1997: 84). bunun hakkındaki örneği de sizlere bırakıyorum. ama bu gözle herhangi bir sherlock holmes hikâyesi okursanız, değil altı, on beş on altı aşamalı bir niyetsellik aşaması bile görebilirsiniz.

    ilginç olan başka bir şey de insanın niyetselliği üç yahut dört yaşından sonra edinmesi. yetişkin insanlar tam gelişmiş bir niyetsellik sürecini haiz olabiliyorlar. ancak çocuklarda üç dört yaşından sonra düşük derecede niyetsellik ortaya çıkıyor ve zamanla yetişkin bir insanınki kadar bir dereceye erişiyor(dunbar 1997: 88).

    daha da ilginç olan bir şey, bu düşünme biçiminin yalnızca insanlara özgü olmaması. dunbar, karmaşık bir sosyalliğe sahip şempanzelerde taktik aldatma adını verdiği bir düzenbazlık şeklinin görüldüğünü söylüyor(dunbar 1997: 94). mesela şempanzeler elinde lezzetli bir yiyecek tutan bir ahbabını meraklı gözlerle belirli bir yere bakıp orada daha ilginç bir şey olduğu sanısı uyandırarak kandırıyor ve elindeki muzu alabiliyor. bu durumda onların da ahbabının zihinsel durumu hakkında bir zihinsel duruma sahip olduğunu söyleyebiliriz. tabii dunbar bunu da daha büyük neokortekse sahip şempanze ve babun gibi türlerin kompleks sosyal hayatına bağlıyor(dunbar 1997: 94).

    bu düşünme tarzının sosyal hayatta işimize yaramasının yanı sıra ayrıca bilim, sanat ve dinin de ortaya çıkışının altında yattığını biraz kendimizi zorlarsak görebiliriz. zira herhangi bir edebi eserde, niyetselliğin en az üçüncü aşaması kullanılıyor. gerçekten var olmayan birinin hikayesini onun gerçekten var olmadığını ve onu yazan kişinin de bunu bildiğini bilerek okuyoruz(dunbar 1997: 102).

    2.6. lehçelerin evrimi
    dilin evriminin yanı sıra dunbar’ın lehçelerin ve ağızların evrimine dair de bir görüşü mevcuttur. onun bu konudaki görüşüne, belirli bir ağzı konuşmanın belirli bir gruba aidiyeti temsil ettiğini söyleyerek girizgâh yapabilirim. ancak burada ağız ile kast edilenin yalnızca trakya ağzı, karadeniz şivesi gibi yerel ağızlara işaret etmediğini belirtmem gerek. değişik sosyal sınıflara ait, siyasi görüşleri benimsemiş, değişik mesleklerden insanların da kendi aralarında konuşurken kullandığı değişik konuşma özellikleri olduğu ve değişik terminolojileri kullandıkları aşikar. şüphesiz “kahrolsun amerikan emperyalizmi!” başlıklı bir facebook gönderisi paylaşıyorsanız, bir slogan olan ve ayrıca sizin konuşma stilinizin parçası olan bu ifade hangi gruba mensup olduğunuzu da belirten bir nişan oluyor.

    elbette bugün hepimiz yalnızca bir gruba mensup değiliz, bir yandan galatasaraylı, liberal-demokrat, diyarbakırlı olabilirken diğer yandan da orta sınıfa has bir ölçünlü türkçeyle konuşan, yiğit özgür mizahından hoşlanan ve mühendis olabiliriz. ancak tarihin daha eski devirlerinde, henüz mensup olabileceğimiz kimliklerin çeşitliliği bu kadar fazla değilken, konuştuğumuz ağız, şive muhtemelen grup mensubiyetimizi belirlemede daha etkili bir faktördü.

    dunbar’ın mesele ettiği mevzu da burada başlıyor. neden bir gruba mensup olmak istiyoruz? ve neden diyalektler bu konuda etkili? yahut neden etkili olduğunu farz etmemiz lazım? dunbar bunlara cevap vermek için sosyolojiden ve evrimsel biyolojiden iki kavrama başvuruyor. ilki asalak sorunu(free-rider problem) ve diğeri akraba seçilimi(kin selection) teorisi(dunbar 1997: 162, 163).

    asalak sorunu, bir grupta herhangi bir bedel ödemeden o gruba dahil olan kimselerle alakalı bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. asalak(free-rider), bir nevi yancı, bedavacı olarak tarif edilebilir. grubun ürettiklerini onlarla birlikte tüketmeye, kullanmaya, grubun sağladığı imkânlardan yararlanmaya hevesli olan bu tip, gruba bir şeyler katmaya, çalışmaya ve gruba hizmet yahut mal sağlamaya pek hevesli değil. bu yüzden asalaklar toplumlarda fazla barınamasa da kendilerini tanımayan değişik topluluklar arasında bir süre yaşadıktan sonra yer değiştirerek yeni grupları da bir süre sömürüyor ve böylece asalak hayatına devam edebiliyor.

    akraba seçilimi(kin selection) ise 1960’ların sonunda entomolog bill hamilton tarafından ilk kez dillendirilen bir kavram olarak literatürde yer etmiş. bill hamilton, bir canlının taşıdığı genleri sonraki kuşağa aktarmasının iki yolla olabileceğine işaret etmiştir: üreyerek yahut kendisiyle aynı geni taşıyan bir akrabasının daha başarılı şekilde üremesine yardım ederek. biyologlar arasında “hamilton kuralı” olarak da bilinen bu ilkeye, hayvanlar âleminde diğerkâmlığın evrimsel açıdan beklenilir olduğu koşulları açıklamak için başvurulmaktadır(dunbar 1997: 163). insanlar da bu kurala tabi olarak kendilerine uzak kişilerden çok akrabalarına yardım etmeye meyillidirler. “kan sudan daha yoğundur” hemen hemen her kültürde rastlanılan bir ifadedir. bir arap atasözü bunu daha canlı şekilde ifade etmektedir: “ben kardeşime, ben ve kardeşim kuzenime, ben, kardeşim ve kuzenim (ortak düşmanımıza) karşıyız”(dunbar 1997: 164).

    bu durumda başlangıçta sorduğumuz sorulara cevap vermek için elimizde iki kavram oldu. ilk olarak bir gruba mensup olmak istiyoruz, çünkü aşina olduğumuz ve tanıdığımız insanlardan müteşekkil bir grup içinde asalaklardan münezzeh bir hayat sürebiliriz. eğer bir de mensup olduğumuz grubu kanıtlayabilecek bir işarete sahipsek, güvenebileceğimiz insanları tespit etmemiz çok daha kolay olur. zira grubun kendine has dilini, yani konuşma tarzını ve sözvarlığını taklit etmek oldukça zor bir şey. bir şivenin özelliklerini öğrenmek, iğreti durmayacak şekilde ona adapte olabilmek için herhalde küçük yaşlardan itibaren o grubun içinde bulunmak gerekiyor(dunbar 1997: 168).

    akraba seçilimi de aile, sülale, klan ve kabile gibi küçükten büyüğe doğru birbirini kapsayan kümeler hâlinde örgütlenen geleneksel topluluklarda diyalektlerin nasıl gelişeceğini göstermektedir. şüphesiz sülale içinde insanların konuştuğu konuşma stiliyle, klan içinde konuşulan konuşma stili birbirinden farklı olacaktır. zira insanların aynı sülaleden kimselere duyduğu güvenle farklı sülalelere duydukları güven farklı olacaktır. klan çapında ve kabile çapında ise artık her klanın kendine has bir ağızla, her kabilenin ağzı da aşarak belki başka bir şiveyle konuştuğu düşünülebilir. şüphesiz klanlar, zamanla kendilerini asalaklardan korumak amacıyla konuşma tarzını değiştirecek, aynı şeyleri farklı kelimelerle anlatmaya başlayarak yabancılara karşı doğal bir bariyer öreceklerdir. aradan belirli bir zaman geçtikçe de klanlar ve kabileler arasındaki konuşma farklılıkları, şivelere, lehçelere ve farklı dillere dönüşecektir:

    "diller, başlangıçta yerel diyalektler olarak çeşitlenir, fakat zamanla bunlar yerel grupların kimliğini belirleyebilmek için başka gruplarla girdiği mücadele yüzünden müştereken anlaşılması imkânsız hâle gelir. bunu iddia etmek için bazı kanıtlar da mevcuttur. en azından batı afrika’da dil çeşitliliği, komşuların yakınlığından doğan problemlerin daha az olduğu düşük nüfus yoğunluğuna sahip kuzey bölgelere nazaran, daha yoğun nüfusa sahip bölgelerde daha fazladır. (...) [yani] insanların daha kalabalık olduğu bölgelerde, diyalektler daha çabuk değişmektedir(dunbar 1997: 170)."

    burada, kendimize şunu da sorabiliriz: hiç bir insana yalnızca konuşma biçiminden, kendine has jargonundan ötürü önyargıyla bakıp güvensizlik duyduğumuz oldu mu? kendi adıma buna olumlu cevap verebilirim. jargondan ve ağızdan kişiliğe dair kehanette bulunmak herhalde dunbar’ın bahsettiği şekilde grup mensubiyetini verdiğimiz kıymetin bugün dahi süregelen etkisinden kaynaklansa gerek(dunbar 1997: 170):

    "o hâlde, dil hakikaten bir sosyal araçtır. yalnızca bizim kompleks, sürekli değişen sosyal dünyada kabiliyetimize uygun şekilde bilgi takası yapmamıza olanak sağladığından ötürü değil, ayrıca kimi dost kimi düşman olarak niteleyeceğimize olanak sağlaması açısından böyledir."

    3. bazı ilginç fikirler
    bu kısımda kitabın üzerinde döndüğü temel konu olan dilin evriminden ziyade dunbar’ın bazı konularda iddia ettiği yahut yalnızca değindiği bana ilginç gelen bazı noktalara değineceğim.

    3.1. aşkın kökeni üzerine
    hamileliğin süresini belirleyen şeyin bebeğin beyninin boyutu olduğu ve insanların dokuz ayda doğum yapmasının aslında erken sayıldığı, bunun da büyük beyinlerimizden kaynaklandığını mutlaka duymuşsunuzdur. hemen hemen bütün türler insanların aksine bebeğin gelişimi tamamlandığında doğum yapmaktadır. diğer türlere nazaran daha iri beyinlere sahip diğer primatların da beyinleri doğumdan sonra biraz daha büyür, ancak insanlarınkiyle kıyaslandığında bu büyüme çok da fazla değildir. insanlar ise doğduğunda beyinleri sonradan ulaşacağı boyutun yalnızca üçte biri kadar olur. eğer bizim beynimiz boyutunda bir beyne sahip olacağı farz edilen bir memeliyi hayal edersek, doğum süresinin 21 ay olması gerekmektedir(dunbar 1997: 128).

    bu durum insanlar için ebeveynliğin önemini son derece arttırmıştır. eğer neslinizin devam etmesini istiyorsanız doğumdan sonra aslında bir yıl daha anne karnında olması gereken ve bu süreden sonra da kendi başına hayatta kalamayacak bir çocuğa bakıcılık yapmanız gerekir. dunbar, bu noktada insanın beyni büyümeye devam edip hamilelik süresi giderek kısaldıkça ebeveynliğin öneminin git gide artmış olması gerektiğini vurguluyor. bunun da çiftler arasında yoğun bir bağlılık duygusunun gelişiminde önemli olabileceğini söylüyor(dunbar 1997: 130).

    düşünürsek hakikaten de neslinizi devam ettirmenize yardımcı olacak partnerinizle sekiz dokuz yıl boyunca çocuğunuzu büyütmeniz, hayata hazırlamanız gerekiyor. durum böyle olunca karşı cinse yoğun bir duyguyla bağlanmamız, neslimizi devam ettirebilmemiz için önemli bir durum gibi görünüyor. zira çocuğun bakımı için alacağımız sorumluluğu bir şekilde kabullenmemiz ve buna göre yaşamamız gerekiyor. aşk da bu sorumluluğu almaya bizi hayli motive eden bir duygu olsa gerek.

    3.2. cinsiyet eşitsizliği ve köpek dişleri
    bir türün erkek ve dişilerinin köpek dişlerine bakarak o türde cinsiyet eşitsizliğin ne durumda olduğunu söyleyebilir miyiz? dunbar’a cevabımız evet olmalı. zira erkeklerinin birden çok dişiyle çiftleştiği, yani bir tür harem kurduğu ve çiftleşmek için erkekler arası rekabetin yoğun yaşandığı türlerde erkeklerin köpek dişleri dişilere göre daha büyük oluyor. azı dişleri erkekler arasında dişilere erişim için yapılan savaşlarda bir nevi silah vazifesi görüyor. gibonlar gibi hayat boyu tek eşliliğe daha meyilli olan türlerde ise erkeklerin ve dişilerin köpek dişleri arasında bariz bir farklılık gözlenmiyor.

    erken insanlar sayılabilecek australopithecus ve erken homo türlerinde erkek ve dişilerin azı dişlerinde bariz bir farklılık olduğu kaydedilmiştir. şempanzelerle birlikte mezkûr türlerdeki erkeklerin köpek dişlerinin, dişilere oranla %25 daha büyük olduğu gözlenmiştir. ancak türümüzde köpek dişindeki bu çift şekillilik, son iki milyon yıldır git gide azalmaktadır. son 50.000 yıldır da erkeklerin dişilere oranla %10 daha büyük köpek dişlerine sahip olduğu bir asgari noktada sabitlenmiştir(dunbar 1997: 130).

    3.4. pes ünleme ve cinsel seçilim
    pes sesleri çıkarmak zordur ve genellikle rezonatör olarak işlev görmesi için daha büyük bedenleri gerektirir. hayvanlar âleminde pes seslerin daha büyük bir hayvana işaret etmesi yüzünden rakipleri korkutmak maksadıyla kullanılması rastlanılan bir durumdur. bununla ilgili kara kurbağaları ve ala geyikler gibi değişik türleri içeren çalışmalar mevcuttur. biyologlar arasında “pes ünleme(deep croak)” olarak bilinen olgu, taklit etmesi zor olduğu için işe yaramaktadır. yalnızca büyük hayvanlar pes sesleri başarıyla çıkarabilmekte ve bunun için gerekli enerji giderini karşılayabilmektedir. pes bir ses, büyük ve güçlü bir bedene işaret etmektedir(dunbar 1997: 144).

    bu bize oğlan çocuklarının seslerinde ergenlikte, kadınlara göre daha zengin ve kalın sesleri üretmek için yaşanan değişmeyi hatırlatmalıdır. bunun neden her zaman böyle olduğu bir tür gizemdir. oğlan ve kız çocukları tiz ve ince sesleriyle konuşabilmekte, durumu gayet iyi idare edebilmektedirler ve kadınlar yetişkinliklerinde de bu durumdan ötürü bir sıkıntı çekmemektedirler. “pes ünleme” bu soruya muhtemel bir cevap vermektedir. insan türünün erkekleri cinsel olarak aktif oldukları yıllarda pes sesler üretebilmek için yoğun bir seçilim baskısı altındadırlar. dişiler erkeklerle veya birbirleriyle erkeklerde olduğu gibi rekabet etmedikleri için pes sesler geliştirme ihtiyacı duymazlar. ancak dişiler de hususi olarak pes erkek sesine hassas olmak suretiyle cinsle seçilim ateşine barutu atıvermişlerdir. bu da kadının seçim sürecini erkekler arası rekabet sürecine eklemiştir(dunbar 1997: 145, 146).

    3.5. dedikodu ve cinsiyet
    kadınların erkeklere göre daha çok dedikodu yaptığı düşüncesi oldukça yaygındır. ancak her iki cins, insan ilişkileri ve deneyimleri üzerine konuşmaya hemen hemen aynı vakti ayırmakta ve popüler mitin aksine ikisi de diğer insanların ilişkileri ve davranışlarını konuşmak için zaman harcamaktadır(dunbar 1997: 175).

    ancak, ortada mühim bir farklılık da mevcuttur: iş ve akademik meseleler yahut din ve ahlak hakkında, yani bilumum entelektüel mevzular üzerine konuşmaya harcanan vaktin oranı, erkekler her iki cinsten kimselerin bulunduğu gruplardayken çarpıcı şekilde artmaktadır. bu konular hakkında konuşmaya ayrılan vaktin oranı, tamamen erkeklerden oluşan gruplarda %0 ila %5 arasındayken, iki cinsin birlikte bulunduğu gruplarda %15 ila %20 arasına kadar çıkmaktadır(dunbar 1997: 176). böylelikle neden ortamda kadınlar varken entelektüel mevzuları tartışmaya büyük bir şevk duyduğumuzu anlıyoruz. bu durum erkek tavus kuşunun dişilerin yanındayken kanatlarını açarak sergilemesine benziyor.

    dunbar, sosyal meseleleri konuşmaya ayrılan zaman açısından erkekler ve kadınlar arasında bir farklılığın olmadığını belirtiyor. dunbar’ın bu konuda yaptığı bir araştırmada hem kadınların hem de erkeklerin hemcinsleriyle yaptıkları konuşmaların yaklaşık %65’i birinin yahut başkasının sosyal deneyimleri hakkında çıkmıştır. ancak, erkeklerin ve kadınların ayrıldıkları bir nokta da mevcuttur. araştırmaya göre bu, kimin sosyal deneyimleri hakkında konuştukları konusundadır.

    en azından gençlerden oluşan gruplarda, kadınlar başkalarının sosyal deneyimleri ve faaliyetleri hakkında konuşmaya toplum konuşma süresinin yaklaşık üçte ikisini harcamaktadırlar. erkeklerse kendileri hakkında konuşmaya yaklaşık üçte ikilik bir zamanı harcamaktadırlar(dunbar 1997: 176). dunbar buradan kadınların sıkı sosyal bağlar kurmakla erkeklere nazaran daha alakadar olduğu sonucu çıkarıyor. kadınlara göre hemcinsleriyle daha yoğun bir rekabet ortamında bulunan erkeklerinse kendilerini reklam etmeye daha meyilli oldukları söylenebilir(dunbar 1997: 177)

    kendini reklam etme demişken, bilişsel bilimci geoff miller’ın bu konudaki teorisine de değinilebilir. bu zat, insan beyninin evriminin temel olarak cinsel açıdan kendini reklam etmenin gereksinimlerini karşılamak için gerçekleştiğini öne sürmektedir(dunbar 1997: 182). belki ilgililer için bir ileri okuma tavsiyesi olabilir.

    3.6. avlanma ve cinsel seçilim
    tarih öncesi çağlarda avlanmanın ilkel atalarımızın hayatında çok önemli bir rol oynadığını düşünmeye meyilliyizdir. avlanmanın onlar için temel besin elde etme araçlarından biri olduğu, küçük yaşlardan itibaren popüler kültür vasıtasıyla benim de zihnime kazınmış kalıplardan birisi. kristen hawks ise bu düşüncenin hatalı olduğu öne sürüyor. ona göre ilkel toplumlarda erkeğin ava çıkması bir tür çiftleşme oyununun parçasıdır. avcı-toplayıcı topluluklarda iki üç kişilik gruplarla yahut yalnız başına avlanmaya çıktığı varsayılan erkekler, değişik yırtıcıların yaratabileceği yoğun tehlikeyi göze almaktadırlar. hawks’ın bir tür cesaret, çeviklik ve yetenek gösterisi olduğunu iddia ettiği avlanmada başarıya ulaşan erkek, genlerinin ne kadar iyi olduğunu da kanıtlamaktadır(dunbar 1997: 180).

    dunbar, hawkes’ın görüşünden ilhamla avlanmanın orta çağ avrupası’nın şövalye hikâyelerinde de etkisinin izlenebilir olduğunu belirtmektedir. bu hikâyelerde, genç şövalyeye cesaretini kanıtlaması için insan üstü bir görev verilir(genç bir hanımı düştüğü beladan kurtarmak, uyuyan güzeli uyandırmak, köyü yakıp yıkan ejderhayı öldürmek, kutsal kâseyi bulmak, daha önce hiç yenilmemiş bir şövalyeyle savaşmak, taştan kılıcı çıkarmak gibi)(dunbar 1997: 180, 181). bu insan üstü görevi yerine getirmek, avcı-toplayıcı topluluklarda hakikaten riskli bir iş olan avlanmadan başarıyla dönmenin mukabili olarak düşünülebilir.

    3.7. gülme ve sosyal hiyerarşi
    bir diğer ilginç fikir de gülme ve cinsiyet eşitsizliğiyle alakalı. dunbar, robert provine’in yaptığı çalışmaya değinerek bundan bahsediyor. provine çalışmasında konuşmalarda dinleyici ve konuşmacılarının gülme sıklığını kaydetmiştir. o, dinleyici oldukları zaman kadınların gülmeye ve gülümsemeye erkeklere göre daha meyilli olduğunu tespit etmiştir. kadınlar ayrıca kadınlardan çok erkek konuşmacılara cevap verirken gülme eğilimindedir(dunbar 1997: 182).

    gülümseyerek ve gülerek cevap vermedeki bu cinsel farklılıklar erkeklerin hâkim olduğu bir toplumun yansıması olarak değerlendirilmiştir. kadınlar erkeklere daha fazla gülümsüyor ve gülüyorlar, zira gülmek itaatkârlığı ifade ediyor. bu davranışların kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırma gibi itaatkârlık bildiren hayvan davranış kalıplarının insanlardaki mukabili olduğu varsayılıyor(dunbar 1997: 182).

    3.8. cinsel seçilim, sosyal sınıflar ve jargon
    kadınlar ve erkekler yerel ve sınıfsal ağızları öğrenirken çarpıcı şekilde birbirinden ayrılmaktadır. yetişkinliğe geçerken, kızlar ingilizcenin daha ortalama ve orta-sınıfa özgü şeklini kullanmaya meyilliyken, oğlanlar mensup oldukları yerel, bölgesel ve sınıfsal ağzı kullanma eğilimi göstermektedir(dunbar 1997: 184).

    peki bu neden böyledir? dunbar, öncelikle memeli hayvanların dişilerinin bazı davranış biçimlerinden bahsetme gereği hissediyor. dişi memelinin üreme kabiliyetini kısıtlayan ana faktör evladını yetiştirirken sahip olacağı kaynaklardır. insanlar da farklı değildir. hemen hemen bütün kültürlerden kadınlar, kendilerine göre daha zengin yahut yüksek statüdeki erkeklerle evlenmeye çarpıcı bir meyil göstermektedir(dunbar 1997: 184). amerikalı psikolog davis buss dünyanın her tarafından seçilmiş değişik 37 kültürdeki eş seçim tercihleri hakkında bir dizi araştırma yürütmüştür. hemen hemen her kültürden kadınlar için, statü ve gelecek potansiyeli müstakbel kocalarında aradıkları en önemli iki kriterdir(dunbar 1997: 187).

    böylece kadınlar orta sınıfa has bir üslupla konuşarak çiftleşme oyununda güzel bir hamle yapmaktadır. eğer alt sınıfa mensup da olsanız, mutedil bir üslubunuz ve jargonunuz varsa üst sınıftan biriyle evlendiğinizde onun dünyasına adapte olmakta çok da zorluk çekmezsiniz(dunbar 1997: 185). bundan sonra şu soru aklıma geliyor: acaba alt sınıftan kadınlar üst ve orta sınıfların dünya görüşüne yahut siyasi görüşüne daha yakın bir zihin dünyasına erkeklere göre sahip olmaya daha mı meyillidir? neticede bu da kadınların sınıf atlamasına zemin hazırlayacak önemli bir husus oluyor.

    diğer taraftan oğlanlar, daha değişik bir problemle karşı karşıyadır. orta ve üst sınıflara mensup oğlanlar revaçtadır. zira çocuk yetiştirmede lazım olacak kaynağı tesis edebilmede umut vadetmektedirler. sonuç olarak, genellikle çiftleşme oyununda daha az çabalayacaklardır. alt sınıfa mensup oğlanlar ise, bu bağlamda önerebilecek pek az şeye sahiptirler. bu bakımdan kendi toplumsal bağlantılarına daha bağımlıdırlar. onlar için; başka şekilde elde etme imkânına sahip olmayacakları işleri sosyal ortamlarındaki ilişkiler vasıtasıyla edinmek hayati önem arz etmektedir. bu durumda kendi sosyal ortamlarındaki grupların ağzını ve jargonunu öğrenmelidirler. yanlış bir aksanla fakir olmak sizi grup yardımından ve bağlantılarından alıkoyacak ve ayvayı yemek anlamına gelecektir(dunbar 1997: 186).

    3.9. konuşma grupları
    kalabalık gruplarda, insanların daha küçük gruplara ayrılarak kendi aralarında konuşma grupları oluşturduklarını, bu grupların değişip karıştığını, bazen bütün grubun dikkatini çekecek tek bir konuşmanın sahneye çıkıp indiğini fark etmişsinizdir. dunbar, insanın aynı anda dört kişiyle konuşma yürütebileceğini öne sürüyor. bunun da konuşmacının etrafında daha fazla kişi olursa diğerlerinin onu duyamayacağı nedeninden kaynaklandığını söylüyor(dunbar 1997: 194). buna tam olarak katılmıyorum. bana bu, dörtten beşten fazla kişinin bulunduğu gruplarda ortalama insanın konuşmayı takip edecek zihni yeterliliğe sahip olmamasından kaynaklanıyor gibi geliyor.

    ancak, dunbar’ın bundan sonra söylediği şey ilgimi daha çok çekti. o, bu dört beş kişilik konuşma gruplarının birden fazla konuşmacıyı barındıramayacağını iddia ediyor. eğer böyle bir şey olursa grup ya ikiye bölünür ve küçük gruplar kendi içinde sohbete başlar. yahut da konuşmacılardan biri diğerini daha yüksek sesle konuşarak yahut açıkça diğerinden sessizlik talep ederek bastırmaya çalışır ve başarılı olur(dunbar 1997: 194). şüphesiz bunun insanın temel niteliklerinden biri olan iktidar arzusuyla ilgili olduğunu düşünüyorum.

    kaynak
    dunbar r. (1997). grooming, gossip, and the evolution of language. faber and faber limited, london.

    kitaptan seçilmiş ileri okuma mahiyetinde kaynakça
    betzig l., borgerhoff mulder m. and turke p. (1988) human reproductive behaviour. cambridge university press, cambridge.

    buss d. (1994). the evolution of desire. basic books, new york.

    cavalli-sforza l.l., piazza a., menozzi p. and mountain j. l. (1988). ‘reconstruction of human evolution: bringing together genetic, archaeological and lingustic data.’ proceedings of the national academy of sciences, usa 85: 6002-6.

    coates j. (1993). women, men and language. longman, new york.

    dunbar r.ı.m., duncan n.d.c. and nettle d. (1995). ‘size and structure of freely forming conversational groups’. human nature 6: 67-78.

    hawkes, k. (1991). “showing off: tests of another hypothesis about men’s foraging goals.” ethology and sociobiology ıı: 29-54.

    hughes, a. l. (1988). evolution and human kinship. oxford university press, oxford.

    johnson g.r., ratwick s.h. and swyer t.j. (1987). ‘the evocative significance of kin terms in patriotic speech.’ ın reynolds v., falger v. and vine ı. (eds.), the sociobiology of ethnocentrism, pp. 157-74. chapman & hall, london.

    neetle d. and dunbar r.ı.m. ‘social markers and the evolution of reciprocal exhange’. current anthropology.

    pinker s. (1994). the language ınstinct. allen lane, london.

    provine, r. r. (1993). “laughter punctuates speech: linguistic, social and gender contexts of laughter”. ethology 95: 291-8.

    renfrew c. (1994). ‘world linguistic diversity’. scientific american 270: 104-11.

    shaw r.p. and wong y. (1989). genetic seeds of warfare: evolution, nationalism and patriotism. unwin hyman, boston.

    stoneking m. and cann r. (1989). ‘african origin of human mitochondrial dna’. ın: mellars p. and stringer c. (eds.). the human revolution, pp. 17-30. edinburgh university press, edinburgh.