1. iki ciltten oluşan tomris uyar kitabı. "bir uyumsuzun notları" şeklinde devam eder ismi. çok keyifli, çok zekice yazılmıştır. anlatılan yılları yaşatmaz, düşündürür. şahane saptamalara da sahiptir. tomris ablaya böylesi yakışır zaten.
  2. bir yandan mrs. dalloway'i okurken başladığım, içinde tomris uyar'ın mrs. dalloway'i çevirdiği zamanlardan ve izlenimlerinden bahsetmesi çok hoşuma gitti. kitaplarla duygusal bağ kurmak için böyle küçük tesadüfleri bahane yapan bir salağım.
  3. "baktım, iyice aklaşmış saçları. asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak. bizlere hiç yakışmıyor üstelik.."**
  4. "28 ocak

    haftalık temizlik var evde. yani koltuklar tersyüz, tablalar dolu, halılar dürülmüş pencereler açık. şu bitmek bilmeyen kışın bitmeyecek gibi başlayan bir günü. dışarısı da buz gibi içerisi de.

    derken edip cansever ile cemal çullu uğradılar. cemal, yeni bir aydın kuşağından. ilk bakışta ‘başarılı bir iş adamı’ dersiniz, ama ilk başlardan kime ne? cemal önce sanata, güzelliğe ve zekaya tutkun, doğal olarak da bunlara bulaşmış insanlara ve ürünlere. bu değerleri taşıyan her şeyin, kişiliğinde silinmez bir iz bırakacağından ürküyor bana sorarsanız, bu yüzden de hırçınca savunuyor kırılganlığını, belki de abartıyor.

    zeynep hanım, almış eline süpürgeyi (süpürgenin markası 'huzur' ama bakmayın), dünyanın en tatlı cadısı gibi odaları dolaşıyor. onun şahane emrindeyiz bugün. hangi odayı temizleyip bitirmişse oraya geçiyoruz ses etmeden. cemal bile pabuçlarını çıkardı sevimli görünmek için. çünkü bugün evin sahibi o.

    birara zeynep hanım yatak odasına tıkılmamızı uygun gördü. bir tür kar-oyunu başladı. ondan korkmak hoşumuza gidiyor. mutfağa gizlice dalıp votkalarımızı dolduruyoruz, onun avaz avaz çaldığı radyo türkülerine usul klasik müzikle yanıt veriyoruz. galiba hepimiz nicedir unuttuğumuz bir çocukluğun tadını çıkarıyoruz bugün.

    yatak odasında eski kaynak dergisi ciltleri var. yatağa, koltuklara dizilip karıştırmaya başlıyoruz dergileri. ilk kahkaha edip'ten geliyor:
    - şiire bakın, şiire diyor; kırılacak gülmekten.

    şiire bakıyoruz:
    1 eylül 1948 tarihli kaynak'ta, şairin o dönemde en sevdiği şiiri var: 'salkımlı meyhane'. bir dörtlüğü şöyle:

    "her şey rahattı, insanlar mesut gibiydi,
    her şey rahattı, dondurmanın eriyişi bile.
    bu yaz kadehlerin serinlemediği bir yazdı.
    bütün caddeler yabancı, kadınlar yabancıydı."

    turgut da dayanamıyor, o da zamanında en beğenilen şiirlerinden birini okuyor kahkaha gözyaşları içinde:

    "şimdi kulakların çınlıyordur mutlaka
    çekilesi, öpülesi
    küpeli mini mini kulakların"

    cemal ile ben gerçekten güç durumdayız. kahkahalara pek katılmamaya çalışarak laf yetiştiriyoruz. edip'e dedik ki: "bak, dondurmanın eriyişi bile rahattı gibi, kadınlar yabancıydı gibi saptamalarla ilerdeki edip'in ipuçlarını veriyorsun. sonradan işleyeceğin izleklerden haber getiriyorsun."

    turgut'a da, "senin onca özen gösterdiğin özgün şaşkınlık, hatalı içtenlik bu şiirde de var açık seçik," dedik.

    ama sabahtan beri oynadığımız oyun içinde arkadaşlarımız birdenbire değişmişlerdi, bundan böyle edip ile turgut değil, edip cansever ile turgut uyar'dılar. o günlerin şimdi çoğu unutulmuş "flaş" imzaları arasında bile ilgiyi hemen çeken iki şair.

    - şaka bir yana, dedi edip ciddileşerek, bu mesut insanlarla, küçük memur sevinçleri ile nereye gidebilirdik ki? demek, istesek de, istemesek de gelmek zorundaydık geldiğimiz yere.

    turgut da bu kanıyı paylaşıyordu. ülkemizde eleştirmenler şiirin tarihine önem vermekten, şairlerin, o şiirleri yazanların özel tarihini incelemeye zaman ayıramıyorlardı.

    "ikinci yeni" diye adlandırılan akımın başı-çeken şairleri, birbirlerinden habersiz yaftalanıp aynı kümeye yakıştırılmışlardı. karşı çıkmamışlardı pek; çünkü hiç değilse temelde, yani türk şiirine geleneksel imge zenginliğini geri getirmede, küçük insanın trajik boyutunu yakalamada birleşiyorlardı.

    sonraları bu akımı onların değil, sonradan katılıp imgeyi de dili de soysuzlaştıran yeteneksiz heveslilerin temsil ettiği görüşü ortaya atıldığında da ses çıkarmamışlardı. eleştirmenlerin özellikle yanlış okumalarına, sataşmalarına yanıt vermemişlerdi. "kaçak", "sağcı", "düzenin dümen suyunda" gibi suçlamaları yakınmadan sineye çekmişlerdi.

    eskiden öfkelenirdim bu susuşa, şimdi çok iyi anlıyorum nedenini. edip'in dediği gibi, bir ülke şiirinin o ülkenin toplumsal yapısıyla tam bir koşutluk göstermediği anlar vardır. yalnızca toplumcu bir öz, dildeki tıkanıklığı gidermeye yetmez zaman zaman. dilin günü dolmuştur artık. toplumcu şairlerin bir dönemde susmalarını yalnızca iktidarın susturmasına bağlamak bu gerçeği görmezlikten gelmektir.

    (apayrı dünyalarda, başka başka dillerde yaşayan yazarların birbirlerinden habersiz, dillerini aynı çağcıl doğrultularda zorlamalarını başka nasıl açıklayabiliriz ki?)

    yıllar önce bir konuşmada ece ayhan, "neredeyse otuz yıllık bir imge ve dil serüvenini birkaç yıla sığdırmayı denedik," derken, o günlerde neden 'özgün' şiirlere kolay rastlanamadığını açıklamış oluyordu.

    gelinmesi gereken yere korkmadan, ödün vermeden, hatasıyla sevabıyla gelmek... işte bir serüvenin özeti.

    ama konu ciddileşince günün tadı kaçtı. herkes evine gitti. en çok da zeynep hanım sevindi buna. bir eleştirmen tavrıyla döküntüleri topladı, yerlerinden çıkan ciltleri boy sırasına ve renk uyumuna göre dizerek odaya alıştığı kalıbı verdi, günü ve odayı eski, bildik kıldı. rahatladı."

    tomris uyar

    gündökümü*/ yky/ 2.b, ağustos 2005/ s.285-287
  5. tomris uyar'ın pek samimi kitabı.

    --- spoiler ---

    yazma isteği; anında yaşamak, birileriyle konuşmak, bir konuğu ağırlamak, yani çevremi görmekten, gözlemekten alıkoyamıyor beni. dışarda sürüp giden büyük hikaye'ye kapıyı kapayıp onu hikaye etmekten yana değilim.

    --- spoiler ---
  6. “tenekeye hanımeli ektim, toprağı az geldi. bakalım… çiçekleri tanımıyorum pek, adlarını bile doğru dürüst bilmiyorum. ama açsınlar istiyorum, gözümün önünde serpilsinler, balkonu sarsınlar: o zaman tanıyabilirim ancak, tanışırız.

    katırtırnağı, ebegümeci, radika, krizantem, ıtırşâhî, süsen, nergis… hepsi sevdiğim ama bir bakışta tanıyamadığım otlar, çiçekler. bakara gülleri ve karanfil değil,

    menekşe ve papatya. hayvanlardan, kanaryalarla muhabbet kuşları değil, kedilerle atlar. madenlerden, bakır. sonra yer döşekleri, su küpleri, toprak sigara tablaları.

    sonra, tenlerine değen madeni altından değil, gümüşten seçenler, kendi tenleri kokanlar; yol almaktan korkmayanlar, göçebe olanlar; ‘menkul’ eşyalarıyla, şemsiye, mendil, çakmak gibi ufak fazlalıklarını bile durmadan yitirenler; para sayamayanlar; biraz şaşkın, oldukça uyumsuz kaçanlar; gelişkin aletleri kullanamayanlar, uzayı umursamayanlar ama yerli filmlerde gözleri dolanlar, dolmuşlarda ve otobüslerde halkımızca hayat-hikâyesi-dinleme-uzmanlığına atanmışlar.

    gülmeyi, paylaşmayı, sevmeyi bilenler; yemek pişirmeyi ve iyi yemek yemeyi uzun sofralarda, geniş tabaklarda; sevişirken öleceklerini sanacak kadar haz duyanlar; çok çocuk isteyenler, çocuklarca seçilenler; unutmayanlar, ananlar, sızlanmayanlar; dünyaya ve sevdiklerine kaptırdıkları şeylerin çetelesini tutmayanlar; hep kazançlı, hep borçlu çıkanlar son hesaplaşmada.

    gizlenmeyenler yani, gözden çıkaranlar, vericiler; sağlıklarını umursamayanlar, aşırılıktan korkmayanlar, soğuktan kaçmayanlar, rüzgârda hırpalananlar, bozkır güneşine katlanabilenler, kendilerini sürüp gitmesi gereken bir soy değil, doğada bir birim olarak görebilenler; beden harcayıcıları.

    başka türlü davranamayacakları için o türlü davrananlar, inançlarını bedenlerine böylesine sindirenler; evlerine sığınılabilir arkadaşlar, anneleri, kardeşleriyle.

    yazma işini sancılı, kutsal kılan okurlar, aşka dönüştürenler.”

gündökümü hakkında bilgi verin