şükela:  tümü | bugün
  • aslına bakarsanız kendisi ne güner ne de dayı. gerçek ismini mahalledeki 2-3 kişinin dışında kimsenin bildiğini de düşünmüyorum.

    yüksek giriş evinin penceresinde yaşar güner dayı. annesiyle yaşar. altmışını devirmiş yaşlıdır dersin. sabahları annesini pencerede görünce o kadar da yaşlı olmadığını anlarsın. tam seksen yıl yaşamış sarı saçları örgülü kibar olduğunu tahmin ettiğim, sesi hiç çıkmayan bir hanımfendi her sabah ama her sabah günün geri kalanında oğluna devredeceği pencere nöbetini yerine getirir. önce perde sonra pencere açılır ve güne başlanır. günün sadece beş dakikasında görebileceğiniz kahve fincanını tutan bu buruşuk eller bir sigara yakabilecek ve tutabilecek kuvvettedir. söndürme işi ciddi bir enerji gerektirdiğinden olsa gerek sigarayı kahve fincanına atıp uzun süredir ayrı kaldığı evine hızlı hareketlerle geri girer. oğlu gibi dışarıyla bağ kurabildiği tek yer pervazı bembeyaz mermer olan bu geniş penceredir.

    bir sonraki sahnede günün geri kalanında belli aralıklarla göreceğiniz güner dayı'yı görürsünüz. hayatla olan tek bağları bu penceredir ve temiz tutulmalıdır. annesinin izmaritini attığı çok sıradan bir kahve fincanını alır önce içeri. bu görevden yıllardır mutsuzmuş ama yapacak başka işi de yokmuş surat ifadesiyle geri gelir pencereye. annesinin "benden geçti artık" deyip savurduğu külleri peçeteyle temizler.

    dükkanın önünü süpüren esnaf gibi, sabahın altısında mıntıka temizliği yapan asker gibi bu sorumluluk onun sırtına yüklenmiştir. içine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmeyen bu evde sorumluluklar dağıtılmıştır. annesinin saçlarını örmek, kahve yapmak, külleri temizlemek..

    güner dayı biraz yalnız. yani istese arkadaşı olmaz mı? olur. kahveye gider, maç izler, en azından cömert marketle konuşur. yani sipariş vermek dışında birkaç şey söyler. kendisi böyle bir hayatı seçmiştir. belki her şeyi bırakıp küçük bir kahve dükkanı açmamıştır ya da köye yerleşip organik gıda işine girmemiştir ama toplumla arasına pencere kadar bir mesafe koymuştur. ne okur ne düşünür bilmiyorum ama koskoca şehrin orta yerinde bu denli disiplinli bir hayata karar verdiğini anlayabiliyorum.

    uzun mu uzun sokağımda yürürken tam da onun evinin önünde tam da o penceredeyken gözgöze geldik. penceresinin önünde üstünde "yavrunun beli kırık, rahatsız etmeyin" yazan bir kedi yuvası vardı. şöyle eğilip bir baktım. ayaklarının tutmadığı her halinden belli 2-3 haftalık yavru bir kedi ve hemen yanında annesi duruyor.

    - günaydın, dedim.

    boş gözlerle bana baktı. belki de inanamadı. bir an için kafasını uzattığı o pencereden hayatına dahil olmuştum. ciddi bir kafa karışıklığı içerisinde olduğunu gözlerinden anlayabiliyordum. cevap alamayınca,

    - kediye ne oldu?

    dedim.

    - evet kedi hasta. kediler var burada evet,

    dedi.

    ben bu cevabı aldıktan sonra,

    - peki ne oldu da beli kırıldı yavrunun? birisi mi yaptı?

    dedim.

    - evet. kediler yaptı. kediler yapıyor. kediler hep böyle yapıyor.

    dedi. bunları söylerken beden dili "beni rahat bırak" diyordu. içeriye girecek gibi hamleler yapıyor, bir öne bir geriye gidiyordu.

    yavru kedinin annesi bana baktı. onu önemsediğimi düşünüyor gibiydi. yine her sokak kedisi gibi kaçmaya hazır bir hamle bekledim ondan. annelik duygusu kedi ürkekliğinin önüne geçmiş "yeterince mağdurum" bakışlarıyla beni süzdü. çaresizdi.

    yavru kedinin birkaç güne öleceğinden emindim. annesi bir anneydi işte. bir anne ne kadar anneyse o da o kadar anneydi. birçok insan anneden belki de daha fedakar. ne olacağını bilmiyor oluşunun verdiği cesaretle daha umutlu. bu ölümü yakın zamanda unutacağını bile bilmemesine rağmen görevini yapıyor, doğanın kendisine biçtiği rolü hakkıyla oynuyordu.

    bir kediden ne farkı var güner dayı'nın? çöpleri karıştırmaz. mart dedin mi avaz avaz bağırmaz evet. ama ne farkı var? kuytularda köşelerde yaşayan bir kediden ne farkı var? bir yuvası ve tüm ömründe yanında olmuş annesiyle beraber yakın zamanda ölüp gidecek olan bu yavru kediden ne farkı var? insanlar bu yavru kediyi ne kadar önemseyecekse güner dayı da o kadar önemsenecek. güner dayı'nın, yolda karşılaşınca gözlerini sana dikip tek kelime etmeyen, kaçmaya hazır ürkek bir kediden ne farkı var? kimsenin karışmadığı, mesafeli, sessiz bir hayatı içersinde sadece ve sadece penceresinde "rahatsız etmeyin" yazan bir kağıt eksik.

    güner dayıyla adam akıllı bir diyalog kuramayacağımı anladım. kolay gelsin deyip yürümeye devam ettim. arkamdan kediyle ilgili bir şeyler söyledi. "buraya bırakmışlar, evet" dedi. uzun süre kimseyle konuşmamanın verdiği dil tutulmasını iyi bilirim. ses tellerini kullanmadıkça ağızda büyüyen kalın kalın sesleri de.. güner dayı belli ki annesiyle konuşuyordu. sesi çok kalın gelmemekle beraber toplamda onu geçmeyen bir kelime dağarcığı vardı. daha fazlasına ihtiyaç duymuyordu anlaşılan.

    aslında adamın adı ne güner ne de dayı. arkadaşımın annesi bir akrabasına benzetmiş ve çağırıp göstermiş güner dayı'ya benziyor diye. adamın adı da güner dayı kaldı. ne yer ne içer bilmediğimiz altmışlarında bir kedi yavrusu güner dayı. annesinin de kendisinin de uzun ömrü olsun, hep kahve içsinler, kimseyle konuşmasınlar ama mutlu olsunlar.