şükela:  tümü | bugün
  • kalemler ve kılıçlarda yalçın küçük çok sinirlenince "eyvah! ulan şimdi girişecek çocuğa" dediğim hep sakin kalabilen adam. iyi yanı, cüneyt arcayürek'i gazlayan tuncay özkan gibi onay makamı olmuyor. küçük'ün konuşmalarına göre yeni sorularla, yeni pencereler açabiliyor..
  • ne ayar almistir ama,

    bulent ecevit hakkinda... bulent ecevit'in 2002 yilindan sonra soylediklerinin dogrulugunu oven yalcin kucuk'e

    gurkan hacir: hocam parti yuzde bir'e indikten sonra dogrulari soylese ne olur, yuzde yirmi'deyken dogrulari soyleseydi, gucu kalmadiginda dogrulari soylemesinin ne etkisi olabilir?

    yalcin kucuk: insanin gucu kendisindedir, insana boyle bakilmaz.

    nokta
  • leman grubu'nda yeni harman 'ı kaldırıyordu bir zamanlar; şimdi ali koç ile kadeh kaldırıyor. yeni harman'ı yönetirken holdinglere, hükümete gürleyen, ayar veren, belgesel yapmaya gelince koç allianz afişi önünde koç'larla gülümseyen*
  • tanınırlığını yalçın küçük'e borçlu kişi.
  • zor röportajların adamı. dizginlenmesi zor ne kadar adam varsa, karşısına oturtup, onları konuşturuyor: yalçın küçük, erol bilbilik, emin gürses. bunların herbiri tek tek insana bileklerini kestirme potansiyeline sahip adamlar, ama o her seferinde durumu kontrol altında tutmatı başarıyor. aferin.
  • holokost'u, yani insanlık tarihinin en büyük insanlık suçu olan yahudi soykırımını inkar eden soykırım inkarcısı. bir de teknik kılıflar uydurmaya çalışmış, "soykırıma şüpheyle bakanlar" başlıklı bir yazı yazmış, ve yazıda "yahudilerin yarattığı bir mit olabilir mi?" diyerek inkar propagandasına başlamış.

    "o fırınların o kadar yahudiyi yakma kapasitesi var mıydı?" sorusunu sorabilmek için insanlık vasıflarını, duygularını ve duyarlılığını yitirmek lazım. aynı mantığı taşıyan dinci gazeteler "aleviler sivas'ta kaza sonucu öldüler" diyebildi. yazar, gaz odalarının teknik yeterliliğini de sorguluyor aklı sıra. naziler, otoriteye bildirilen ve öldürülen yahudi için şikayet edenlere para veriyorlardı. daha fazla para alabilmek için her şeyin kaydını tutuyorlardı. yaktıkları "yahudi" sayısı karar para almakla kalmıyorlar, bir de yahudilerin küllerinin arasından altın dişlerini topluyorlardı. yahudilerin tüm mal varlıklarına zaten el koydular. yahudi profesörleri üniversitelerden uzaklaştırdılar. soykırımı yapanlar "evet yaptık" diyor. ama bu adam "hayır yapmadılar" diyor. şu cümle gürkan hacır'ın ne mal olduğunu ortaya koyuyor:

    "değişik ülkelerden birkaç tarihçi ve araştırmacı soykırım üzerine araştırmaya girişti. tabii başlarına gelmeyen kalmadı. seyrettiğiniz bütün hollywood yapımlarını unutun, önyargılarınızı da bir süreliğine bir kenara bırakıp, soykırım üzerine çalışan bilim insanı ve tarihçilere kulak verin. karar yine sizin"

    tarihte yaşanmış bir olay "tribünlerin kararı"na bırakılamaz. türkiye'nin çoğunluğu antisemit halkı zaten bu yazıyı görünce "oooh yahudiler yalan söylüyor soykırım değilmiş" diyecektir.

    facebook'ta profil fotoğrafına nazi swastikası koyanlar ve bunu "ifade özgürlüğü" olarak lanse etmeye çalışanlar var. hatta, "hitler keşke hepinizi kesseydi, eichmann keşke hepinizi yaksaydı" diyen sözümona eğitimli "insan"lar var. ve bunlar "türk". bunlar türkse ben türk değilim, bunlar erkekse ben erkek değilim, bunlar insansa ben insan değilim. aynı mantık alevileri de yaktı çünkü. o da kaza sonucu olmuştu, değil mi? son 3 yılda 45 tane gey cinayeti işlendi. onlar da kendi kendilerine ölmeye karar verdiler, değil mi? daha geçen hafta çingenelere "pogrom" yapıldı. o da "ol" denince oldu, değil mi?

    gürkan hacır'ı da şiddetle, nefretle, lanetle, tiksintiyle kınıyorum. yazdığı bu yazıyı vicdanım, midem kaldırmıyor.

    http://www.aksam.com.tr/…ma_supheyle__bakanlar.html
  • ulusalcılığını sol söylemle yaldızlamaya çalışırken çuvallayan, cumhuriyet değerleriyle malul gazeteci...
    şeyh said'in torunu diyadin fırat'ın son derece net insani söylemi karşısında düştüğü devletçi konum ibret verici olan akşam gazetesi 'köşecisi'... şeyh said isyanı karşısında ingilizlerin olduğu iddiasına hiç bir inandırıcı belge sunamayışıyla an itibariyle son bulan 5n1k programında hiç de göz dolduramayan gazeteci irisi...
  • "türkiye'de tek gazeteci vardır...ertuğrul özkök" şeklinde bir twit atarak komiklik yapan gazeteci. sonra "ciddiyim" diye de ekleme yaptı.
  • türkiye üçe simdi bölünmedi ki!

    40 yıl önce yayımlanan üç kitap ve türkiye'nin üçe bölünme hikayesi...

    herkes referandumdan sonra o haritayı konuşuyor. türkiye'nin sosyolojik olarak üçe bölündüğü haritayı. kıyılar ve metropoller laik kesimin , iç kesimler ve varoş ağırlıklı kentler muhafazakar sağ kesimin, doğu ve güneydoğu anadolu ise etnik siyasetin şemsiyesi altına girdiği o ünlü 'harita'yı. hemen herkes şaşkınlık içerisinde şu soruyu soruyor. biz bu haritaya nasıl geldik ve ne kadar çabuk geldik? peşinen söyleyeyim çabuk gelmedik, yıllar aldı. size şimdi tuhaf gelebilir ama yıllar önce bu haritanın fikri topografyası üç aydınımız tarafından çizilmişti. ister tesadüf deyin ister planlı bir hareketti deyin. ama üç aydınımızın birbirinden ayrı yarattıkları fikir akımları karşılığını yıllar sonra buldu. bugün türkiye'nin düzeninde yaşadığımız 'yarılma-kopuş' bu kitaplardan tam 40 yıl sonra gerçeğe dönüştü.

    doğan avcıoğlu 1968 yılında 'türkiye'nin düzeni'ni yazdı. ertesi yıl istanbul üniversitesi öğretim üyesi idris küçükömer, buna itiraz eden çalışması 'düzenin yabancılaşması'yla cevap verdi. aynı yıl yani 1969'un sonlarında bu kez doktora öğrencisi ismail beşikçi, doğu sorununu ele aldığı kitabı 'doğu anadolu'nun düzeni'ni yayımladı. şimdi gelin bu üç kitap ve üç aydınımızla beraber türkiye'nin bu üç renkli haritasını anlamaya çalışalım.

    doğan avcıoğlu 1926 yılında bursa'da doğdu. asıl adı erdoğan'dı. fransa'da iktisat ve siyasal bilimler tahsilinin ardından amme idaresi enstitüsü'nde asistanlık görevine başladı. metin toker'in akis ve kim dergilerinde yazılar yazdı. buradan aldığı güç ve 1960 ihtilalinin yarattığı serbestlik ortamının da etkisiyle yön dergisi'ni kurdu. ona göre önce ülkenin yönünü belirlemek gerekiyordu. mümtaz soysal ve cemal reşit eyüboğlu bu dergiye destek veriyorlardı. yön dergisi tam anlamıyla fikirsel bir ocak oldu. avcıoğlu hem kemalist hem de sosyalist bir çizgi izliyordu. kemalizm'in kazanımlarını koruyarak daha ileri bir toplum projesi olan sosyalizme ulaşılması gerektiğini savunuyordu. yön'ün macerası 1967 yılında bitti. işte tam bir yıl sonra avcıoğlu, 'türkiye'nin düzeni'ni yayımladı. kitap, yön dergisinde derlediği notların genişletilmiş halinden oluşuyordu.

    'türkiye'nin düzeni' yayımlandığı yıldan itibaren büyük yankı uyandırdı. kitapta avcıoğlu osmanlı'dan bu yana üretim ve dağıtım ilişkilerini inceliyordu. türkiye cumhuriyeti'nin siyasal röntgenini çekiyor geri kalmışlığımızın sebeplerini sorguluyordu.

    avcıoğlu'na göre 'türkiye, emperyalist güçlerin sömürüsü altındadır ve bundan ancak milli devrimci kalkınma yöntemiyle kurtulabilecektir'. avcıoğlu neredeyse bugün akp'ye yöneltilen suçlamaları o günden formüle etmişti. dış destekli tutucu güçler diye tarif ettiği kesimin hakimiyetine son verilmeliydi. toprak reformu yapılmalı, ihmal edilen kooperatifçilik her alanda yaygınlaştırılmalı, israftan kaçınan bir ekonomik model benimsenmeliydi. avcıoğlu'nun bu kitabı kemalist çevrelerde o kadar ilgi uyandırdı ki başbakan süleyman demirel bile bu durumu yıllar sonra şu sözlerle ifade etti.

    'orduya sirayet etmişler'

    'bir gün askeri bir botla seyahat ediyordum. deniz tuttuğu için kaptan köşküne çıktım. komutanın köşkünde bile avcıoğlu'nun 'türkiye'nin düzeni' kitabı vardı. o zaman orduya nasıl sirayet ettiklerini anlamıştım.'

    gerçekten de avcıoğlu bir yandan da askere göz kırpıyor, ordunun ilerici subaylarının katkısı olmadan başarıya ulaşılamayacağını düşünüyordu. ona göre, 'zinde kuvvetler' pekala devrimci hareketin öncü gücü olabilirdi.
    avcıoğlu'nun aydın çevrelerde pek tutulan bu tezine cevap yine onun dergisinde yazıları yayınlanan bir arkadaşından geldi. idris küçükömer'den.
    idris küçükömer 1925 yılında giresun'da doğdu. istanbul üniversitesi iktisat fakültesi'nde eğitim gördü. aynı fakültede öğretim görevlisi oldu. 1962 yılında talat aydemir cuntasıyla ilişkisi oldu. sonra bu hareketinin yanlış olduğunu düşünerek özeleştiride bulundu. yön dergisinde yazıları yayımlandı. istanbul üniversitesi'nde dersleri oldukça gözdeydi.

    öğrencilerinden biri de deniz gezmiş'ti. iki asistanı ise bugün size oldukça tanıdık gelecek. biri asaf savaş akad diğeri mit personeli olarak sonraki yıllarda deşifre olacak olan mahir kaynak!

    dp-ap solcu chp statükocu

    idris küçükömer, 'türkiye'nin düzeni' adlı çalışmaya cevap niteliği taşıyan kitabı 'düzenin yabancılaşması'nı 1969 yılında yayımladı. aslında kitap küçükömer hoca'nın akşam gazetesinde kaleme aldığı dört makalenin genişletilmiş haliydi.

    küçükömer hoca'ya göre türkiye'de kavramlar ters olarak oturtulmuştu. buna göre aslında dp-ap geleneği solcu, yenilikçi ve halka dayanıyordu, chp ise sırtına bürokrasiye dayamış statükocu yani sağcıydı. (bugünkü tartışmalara bakınca ne kadar da tanıdık geliyor değil mi? akp'nin sürekli değişim isteyen tavrı, buna rağmen chp'nin devletin değerlerini korumaya çalışması)

    kurtuluş savaşi olmadi mi?

    kitabın satır aralarında değindiği bir diğer çarpıcı iddia ise, kurtuluş savaşı'nın öyle anlatıldığı gibi büyük bir savaş olmadığı, sadece yunanlarla boğuşmadan ibaret olduğu şeklindeydi. küçükömer hoca'ya göre türkiye cumhuriyeti ingilizlere rağmen değil ingilizlerin oluruyla kurulmuştu. (bu iddialı teze satır aralarında avcıoğlu'da değinmişti)

    türk aydını tam anlamıyla alt üst olmuştu. küçükömer hoca'nın o yıllarda pek taraftar bulmayan bu görüşleri dar çevrede de olsa yankı uyandırmıştı ama. tam küçükömer mi yoksa avcıoğlu mu haklı derken ortaya genç bir doktora öğrencisi çıktı.
    - - -
    üçü de namuslu ve dürüst aydınlarımızdı. (beşikçi'nin bugün fikirsel temelde nereye savrulduğu sorusu ayrı bir tartışma konusudur) parayla pulla işleri olmadı. onurlu ve dik bir yaşamı tercih ettiler. şöhret merakları hiç olmadı. avcıoğlu ve küçükömer hoca dört yıl arayla hayatlarını kaybettiler. 1983'te kanserden ölen doğan bey'i dört yıl sonra yine aynı hastalığın pençesine düşen küçükömer hoca izledi. türkiye siyasetine yön veren bu iki aydınımızın mezarı da ilginç bir şekilde istanbul büyükada'dadır. küçükömer hoca'nın mezar taşında yazan yunus emre'nin şu sözü her ikisini de anlatır inceliktedir.

    'bilmeyen ne bilsin onu, bilenlere selam olsun.'

    asistanı asaf savaş akad'ın 'cuntacılığı bile sevdirecek kadar temiz duyguların ve parlak fikirlerin adamı' dediği küçükömer hoca'nın kurulmasını hayal ettiği sivil toplum bu değildi herhalde.
    - - -
    bugün doğan avcıoğlu'nun fikirsel temelinden hareket edenlerin bir kısmı silivri'de yatıyor, kalan büyük kısmı da sahillere sıkışmış durumda. her seçimde daha büyük bir yenilgi yaşayıp, ülkenin bir anda nasıl bu hale geldiğini öfkeyle sayıklıyorlar. küçükömer hoca'nın takipçileri ise iktidarda. her geçen gün elde ettikleri yeni zaferlerin keyfini sürüp, demokrasi denen şeyin ne de lezzetli yönetim biçimi olduğunu düşünüp yeni 'halkçı' planlar yapıyorlar.

    beşikçi'nin açtığı yoldan ilerleyenler ise özerk devletlerini kurmanın peşinde. gün sayıyorlar.

    kürt dostu türk

    ankara siyasal bilgiler fakültesi'nden 1962'de mezun olan bu genç ismail beşikçi'ydi. aslen çorum doğumluydu. kaymakamlık stajını yapmak üzere gittiği doğu illerinde kendini türk olarak tanımlayan ama türkçe bilmeyen köylülerle tanışınca hayatının şekli değişti. kürtlere karşı büyük bir asimilasyon uygulandığını düşünerek çalışmalarına başladı. doktora tezi 'alikan aşireti üzerine sosyolojik bir inceleme' başlığını taşıyordu. kemalist ideolojinin kürtler üzerinde büyük bir baskı oluşturduğunu anlatmaya çalıştı. 1969 yılında yayınlanan 'doğu anadolu'nun düzeni' düzen serisine doğu penceresini de açıyordu. türkiye sadece üretim ilişkileri ve merkezdeki ittihat terakki-hürriyet ve itilaf çekişmesiyle anlatılamazdı. bir de kürtler vardı. beşikçi hoca belki bugün hemen herkesin kolaylıkla dile getirdiği şeyleri biraz vaktinden önce söylemişti. bu yüzden başı dertten hiç kurtulmadı. yaşamının 18 yılı aşkın bir süresi hapishanelerde geçti. türk olmasına rağmen kürt meselesine bu denli sahip çıkması yargılanma sırasında hakimi bile çileden çıkartmıştı:

    'ulan hadi bunlar kürt. sana ne oluyor?'
    gürkan hacir

    http://www.aksam.com.tr/…e_simdi_bolunmedi_ki_.html
  • siyaset 'beyaz önlüğü'nü çıkarıyor

    organ naklinin türkiye'deki en önemli isimlerinden prof. alper demirbaş, ani bir kararla chp'den aday olmayacağını açıkladı. gerekçe açık ve netti: dayanamayacağım, hastalarım kendini yalnız hissediyor. demirbaş'ın bu kararı türk siyasetindeki 'hekim' etkisinin giderek azaldığı fikrini bir kez daha gözler önüne serdi. harbiyeli ve mülkiyelilerin ardından tıbbiyeliler de siyaset arenasından çekiliyor. üstelik, siyasi genetiğimiz bu kadar doktorla yoğrulmuşken...

    kişisel dostluklarımın hikayelerini yazmam. okuyucularım bilir. ama bu kez durum farklı. 'son tıbbıyeli' nin paltosu nasıl bende kaldı anlatmalıyım. geçen yılın 18 aralık günüydü. baykal'ın ardından yapılan ilk kurultayda kılıçdaroğlu seçilmiş ama chp'de sular hala durulmamıştı. bu kez hedefte önder sav ve ekibi vardı. chp bitmek tükenmek bilmeyen kurultay kavgalarından birine daha giriyordu. bakalım bu sefer kimin dediği olacak, liste savaşlarını kim kazanacaktı? partide giderek ısınan havanın aksine o gün ankara sokakları buz kesiyordu. o da akın eden binlerce chp'li gibi heyecanla ankara'nın yolunu tutmuştu.

    havaalanından ben aldım onu. arabaya binmeden de uyardım: alper hocam aracın içi çok sıcak istersen paltonu bagaja koyalım. itiraz etmedi.
    kurultay'ın nasıl bir hengame içinde geçeceğinin sinyallerini alıyorduk. partide taşlar bir kez oynamıştı yerinden. hemen her partili kendine 'yer' arıyordu. kurultay delegelikleri, parti meclisi üyelikleri, myk, hepsi havada uçuşuyordu. kimin kimin ayağına bastığı ise bu kargaşada pek anlaşılamıyordu.

    alper hoca büyük bir heyecanla geldiği ankara'da şaşkındı. olan biteni otel odasındaki tv'den izledi ve odasından hiç çıkmadı. yönetimine dahil olmak için geldiği partinin kurultayına dahi gitmedi. istiyordu ki birileri nazikçe arasın veya davet etsin. istiyordu ki partinin akil adamları devreye girsin ve 'durun bir bakalım bir de alper hoca var' diyerek tıp dünyasında hak ettiği payeyi ona siyaset dünyasında da sunsun.
    ama olmadı.

    karmaşayi otel odasindan izledi
    kariyer meraklıları, kendini göstermek isteyenler, makam tutkunları, yeni chp'ye hücum etmişti. prof. alper demirbaş, bu karmaşayı otel odasından izlemeyi tercih etti. kurultay salonuna dahi gelmedi.
    ve o günün akşamında acele bir uçakla antalya'ya geri döndü.
    paltosu bende kalmıştı.

    and olsun o paltoyu alacağim
    ertesi gün gelen büyük şair nazım'dan esinlenen mesajını halen saklıyorum: 'laz ismail'in üzerine and olsun ki bir gün o paltoyu gelip geri alacağım ve hiç çıkmamacasına sırtıma giyeceğim. hem de ankara'da!'
    kendini bildi bileli siyasetle ve chp'yle yoğrulmuş parlak bir cerrah, aralık ayında partisine kırılmıştı. derken bugünlere geldik. ve seçim zamanı gelip çattı. bu kez adı kulislerde en çok dolaşan milletvekili adayıydı. üstelik her zaman yanında yer aldığı deniz bey onu antalya'dan milletvekili olarak görmek istiyordu. kılıçdaroğlu da çok sıcak bakıyordu. partinin ikinci adamı gürsel tekin ise zaten yakın dostuydu.
    yani aday adaylarının birbirini yediği chp borsasında kapılar ona ardına kadar açılmıştı. aday başvurusunu yaptı. deniz bey'den sonra antalya ikinci sıra milletvekilliği adaylığı onun gibiydi. parlamento için gün sayabilirdi.

    hastalarimi bir başina birakamam
    ama bu kez de hastaları onu bırakmadı. organ nakliyle can verdiği binlerce hastası adeta kapısında kuyruk oldu. atılan yüzlerce mesaj ve açılan onlarca telefon onu bu kez ikna etti. gecenin bir saatinde beni aradı. 'gürkan ben daha fazla dayanamayacağım. hastalar beni kurtarıcı olarak görüyor. onları bir başına bırakamam adaylıktan çekiliyorum.'
    tam ankara'ya göndermeye hazırlanırken paltosu bir kez daha bende kalmıştı.

    harbiye- mülkiye - tibbiye üçlemesi
    alper hoca'nın siyasetten böyle buruk ayrılması bana siyasi yaşamımızdaki doktorları hatırlattı. öyle ya türkiye siyaseti bugüne değin bir üçlemeden ibaretti. harbiye, mülkiye, tıbbiye!
    harbiye siyasetten elini çekti. mülkiye ise belediye karşısında diz çöktü. peki ya tıbbiye ? sahi bizim doktorlara ne oldu?
    bir bakalım mı? twitter.com/gurkanhacir

    politika dunyamiz doktorlarla yoğruldu
    cumhuriyet dönemi siyasetimizin omurgası sayılan ittihat terakki için 'bir doktor hareketidir' dersek yanılmış olmayız. çünkü ittihat terakki'nin temeli askeri tıbbiyenin odunluğunda atılmıştı. dr. reşid bey (daha sonra intihar ederek yaşamına son verdi) dr. ishak sukuti bey ve ibrahim temo hastanenin odunluğunda cemiyeti kurmaya karar vermişlerdi. ilerleyen yıllarda ittihat terakki kadrolarında onlarca doktor daha yer aldı. dr. bahattin şakir, doktor nazım, dr. hasan rıza, dr. ibrahim tali, dr. fuat sabit, dr nihat sezai, bunlardan sadece bir kısmıydı. birçoğu sadece ittihat terakki'de yer almakla kalmamış, teşkilat-ı mahsusa'da da görev almışlardı.
    peki ya milli mücadelede... orada da onlarca tıbbiyeli görev aldılar.
    bandırma vapurunda 19 kişiden üçü tıbbiyeliydi. dr. ibrahim tali, dr. refik saydam ve pek bilinmeyen bir isim dr. behçet feyzioğlu.
    dr. refik saydam cumhuriyet hükümetlerinde önce sağlık bakanı ardından başbakan olarak görev aldı. ve başbakanlık koltuğunu bir sağlık sorunuyla devretmek zorunda kaldı. kalp krizinden hayatını kaybetti.
    peki başka doktor başbakanımız oldu mu? evet dr. sadi irmak 1974'de partiler üstü hükümeti kurdu. güvenoyu alamadı. ama 1975'e kadar başbakanlık yaptı. irmak'tan daha kısa süreyle başbakanlık yapan bir doktorumuz da pek kimse bilmez ama ahmet fikri tüzer'dir. saracoğlu hükümeti kurulmadan önce tam 34 günlüğüne geçici olarak başbakanlık yaptı. o da meslektaşı refik saydam gibi görevi başındayken kalp krizinden öldü.
    ama tam olarak başbakan olarak bile hatırlanamadı.
    bir başka 'olamayan' doktor ise demirel'in ezeli rakibi koca reis 'sadettin bilgiç' ti. istanbul tıp mezunu bir cerrah olan dr. bilgiç yeni kurulan adalet partisi'nin tek hakimi olarak görülüyordu. ama her ne olduysa oldu. ve kongrede hemen burnunun dibinden çıkıveren bir mühendis hemşehrisi süleyman demirel lider koltuğunu kapıverdi. (saadettin bey bunun etkisinden kurtulamadı. ve masonların bölünmesine yol açan demirel'in mason olduğuna ilişkin belgeyi yayınladı. bu arada yeri gelmişken belirteyim. siyasetimizde rol alan birçok doktor aynı zamanda masondu)
    süleyman bey'in yakınında hep doktorlar oldu. ama en vazgeçemediği doktoru münif islamoğlu'ydu. en son cumhurbaşkanlığı'nda danışmanlık görevi verdi.

    ve doktorcular
    peki ya sol siyaset... solun içinde en ünlü doktor 'hikmet kıvılcımlı'ydı. tkp'nin bu unutulmaz doktorunun izinden gidenlere bile mesleğiyle ilgili bir isim takılmıştı. 'doktorcular'. tıbbiyeden mezun olmasına karşın siyasal faaliyetlerinden dolayı doktorluk yapmaya fırsat bulamadı.
    (konumuzdan fazla uzaklaşmayalım. ama küçük bir dipnotu eklememe izin veriniz lütfen. doktorlarımız sadece legal siyasette yer almadılar. illegal sol örgütlerin bir çok üst düzey yöneticisi tıp hekimleriydi. hatta o kadar öyle ki dhkp-c nin üst düzey yöneticilerinden doktor ilginç özkeskin, ölüm orucunda yaşamını yitirdi. bu dünyada bir ilktir.)
    yine sol aydınlarımızdan prof. hüsnü göksel aynı zamanda ünlü bir tıp hekimiydi. 80 yönetimine karşı hazırlanan ünlü aydınlar dilekçesinin mimarlarındandı. zarafeti ve entelektüel birikimiyle sol aydınların cumhurbaşkanı adayı olarak görülüyordu. ne ömrü ne de 12 eylül buna müsaade etti. sol entelijansiyanın hüsnü hoca'dan biraz sonraki adayları ise şimdi ergenekon hükümlüsü olan prof. mehmet haberal'dı. haberal ürkek bir aydın izlenimi verse de aydınlar dilekçesinin içinde yer almıştı. epey sonra o da kendisini cumhurbaşkanı adayı olarak gördü. ama finali acı sonuçlandı.

    palto giyilmeyi bekliyor
    peki ya şimdi... sağlık bakanlığı dışında kendine hedef koymuş bir hekime rastlayabiliyor musunuz? liderliğe talip olmuş veya iddialı bir siyasal makama asılan bir tıbbiyeli görüyor musunuz?
    harbiyeliler ve mülkiyeliler gibi tıbbiyeliler de siyasetten yavaş yavaş çekiliyorlar. oysa bizim siyasal genetiğimizde onların izi vardı. şimdi birer ikişer çekiliyorlar.
    alper hoca'nın paltosu arabamın bagajında duruyor. ve beyaz önlüğe inat halen ankara ayazında giyilmeyi bekliyor.
    bakalım yeni osmanlı ve türkiye cumhuriyeti kurulurken rol alan tıbbiyeliler 'yeni türkiye' kurulurken de rol alabilecekler mi? bakalım son tıbbiyeliler, alper hoca'nın çıkardığı siyaset paltosunu giymek için ısrar edebilecekler mi?

    http://www.aksam.com.tr/…ugunu-cikariyor-1707y.html