şükela:  tümü | bugün
  • gursel korat'in yeni romanina verdigi ad. ciftaslan dortlemesi'nin ikinci kitabi.
  • zaman yeli'nden elli yıl sonra* kapadokya ve çevresinde geçer; ancak, bu arada, zaman yeli çok daha ötelere uzanmıştır: romanımızın kahramanları, ispanya'dan adana'ya kadar geniş bir yelpaze içerisinde karşımıza çıkmaktadırlar. zaman yeli'nin neredeyse istemeden kahraman olan başhisar emiri melik ahmet bin haydar artık haydar zülcelal olmuştur, lakin daha komiği (evet komiği) birçok sureti arasında kaynayıp gitmiştir. ama olsun, saruca abdal'la karşılaşıp onun zihnini karıştıran o soruları ona sormuştur ya.

    her neyse, bütün bunlar binbir cins ahalinin moğol işgaline karşı selçuklu devletini bir yana bırakıp kendi başlarına mücadele vermeleri sonucunda gerçekleşmiştir. artık moğolların devri geçmeye başlamıştır. mücadele yine, selçuklularla, o binbir cins arasında geçecek gibidir. güvercine ağıt, bir bakıma kadın derviş gülbeyaz ile saruca abdal'ın umutsuz aşkını da anlatır. ama olsun, hiç olmazsa, ermeni civan'la türkmen kızı şamnalika'nınki mutlu sonla biter. gürsel korat'ın kapadokya efsanesi tabii ki burada bitmez. kalenderiye ile devam edecektir.

    güvercine ağıt'ı tamamlamak üzere reha çamuroğlu'nun tarih, heterodoksi ve babailer, gürsel korat'ın taşkapı'dan taçkapı'ya kapadokya, zülfü livaneli'nin eşkiya dünyaya hükümdar olmaz, led zeppelin'in dazed and confused, black sabbath'ın wicked world eserlerine bakılabilir.

    edit: binbir cins ahali *********

    edit2: matbaa hataları
  • kapadokya serisinin 2. kitabı. değişik bir zaman, değişik bir atmosfer.

    "ağlayan kişilere gülerek bakılmaz. belki yalnızca çocuklar ağlarken büyükler güler."
    ...

    "ağaçlar ölümü yadsıyan kayıtsız bir yaşam ışıltısıyla dolmuştu, kötülük yalnızca düşüncede kalmışa benziyordu."
    ...

    mihayıl eliyle havada bir daire çizdi: "her şey tanrı'nın bir parçası."
    stavro atıldı, adamın yakasına yapıştı: "kâfir! söyle bakalım, şu pencere, şu masa tanrı mı?"
    mihayıl sakin bir yüzle yanıtladı: "pencere ben tanrı'yım diyebilir, ama tanrı ben pencereyim derse saçma olur."
    stavro sersemlemişti, soru sorarken aslında mihayıl'ın yanıtını düşündüğü belliydi, mırıldanır gibi konuştu: "o zaman tanrı ölümlü müdür ey aptal adam?"
    mihayıl yanıt vermedi, bu soruya soruyla karşı koydu: "insanlar ölür ama insanlık ölümlü müdür?"
    ...

    saruca işkencede erkekliğini yitirmekle birlikte, yaşadığı şeyi tek sözcükle "eşsiz" buluyordu. şüphesiz bu yaşına kadar dünyanın btün zevklerinden uzak durmanın onurunu yaşamıştı; gözü ve gönlü tok olmanın anlamını yalnızca öğrenmemiş, aynı zamanda öğretmişti.
    ...

    zenginler yalnızca kendileri için dindar olabiliyordu, yoksullar ise başkaları için; zenginler başkalarına bir şey verdiklerinin farkında idiler, yoksullar ise veremediklerinin; zenginler kendi adları için cami, medrese veya kilise yaptırıyorlardı, yoksullar ise yalnızca "yapıyor"lardı.
    ...

    nitekim, bazı havarilerin balıkçı olması da, simgeden öte ne olabilirdi ki? onlar gerçekten balıkçı değil, hıristiyanlığın sembolü olan balığı, binlerce insana ulaştıran kişilerdi. isa'nın mucizeleri arasında anlatılan "bir küfe balıkla beş bin kişinin doyması" öyküsü, beş bin kişinin hıristiyan olması anlamına gelmiyorsa, yalnızca saçmalık olabilirdi.
    ...

    "karnında dolaşan solucan da senin bir toprak mı, yoksa inek mi olduğundan emin değildir."
    ...

    "bir erkek, annesine bağlılıktan ve anne sevgisinden ötürü babasını öldürebilir. baba sevgisinden ötürü annesini öldürene pek rastlanmaz."
    ...

    "insan annesini yitirdiğinde karşılıksız aşkı veren tek insanı yitirmiş olur."
    ...

    "ne yaparsa yapsın içindeki derin pişmanlığı yenemeyen insanlara özgü iç çekişlerine engel olamıyordu."
    ...

    insan yaşlıların ne düşündüğünü, ancak onların geçtiği düşüncelerden geçtikçe kavrayabilir. henüz bilmedikleri bir şey hakkında konuştuklarını düşünmeden, yaşlıların huysuz olduğunu en çok gençler söyler. şüphesiz, insan yaşlandıkça kendine yönelir; biraz bencilcedir bu. fakat her adımında kemikleri sızlayan, her gün ağrılarla boğuşan insana "huysuz" demenin gençlere özgü bir alaycılığı içerdiğine de şüphe yoktur. gençler yaşlıları küçümser gibi tanımladıkları her durumda ağrısız, sızısız dirimselliğin tadını çıkardıklarının farkında bile değildir. doğrusu, yaşlılar bencilse, gençler de sorumsuzdur. ömürlerindeki son deme yaklaşan bütün yaşlılar, ne zaman çocuklarına baksalar yaşamın gençlerdeki sorumsuzlukla yaşlılardaki bencillik arasında özetlendiğini düşünüverirler. bu yüzden her yaşlı insan önlenemez bir dokunma isteğiyle kavrulur, kendi bedeninde yok olan ama gençlerde olduğu gibi duran o kayıtsızlığa, dokununca bir şey değişecekmiş gibi, dokunmak ister.