şükela:  tümü | bugün
  • konu kadın ve erkek olduğunda güzellik kadının efendisi, erkeğin kölesidir. kadın güzel olmak için sarf ettiği onca çabaya rağmen bundan zevk alan taraf değildir ne ilginçtir ki. erkekse kadının bir metaya dönüştürdüğü bu olgudan zevk alan, bunu elde etmek için karşılığını ödemeye çabalayan taraftır. şimdi burada tartışılması gereken kadının zevk almadığı bu olguya neden böyle çılgınlarcasına hizmet ettiğidir. bu hikayede kadının çıkarı nedir?

    güzellik en basit tanımıyla oranlarla ilgili bir matematik işlemidir. burnun ağıza, ağızın yüze, başın omuzlara oranı biyolojik olarak kodlanarak, yahut toplum tarafından öğretilerek altbenliğimizdeki yerini almaktadır. kadın öğrendiği/bildiği bu güzellik oranlarının içine girebilmek için hayatı boyunca çok ciddi çaba sarf ederken ilginçtir ki kendisine bunu neden yaptığı sorusunu hiç sormaz. çünkü yine kendisine öğretilen klişe bir kaç cevabı doğru sanmak çok daha iç rahatlatıcıdır. "ben kendim için süsleniyorum" diye yarrak bir cümle var kadın dünyasında. gerçekten bilime olan sonsuz saygım olmasa ağzına ağzına vururm ben bu cümleyi söyleyen insanın. e be evladım sen kendin için ve hatta bir erkek için bile süslenmiyorsun. sen evrensel sistemin gereği olduğu için kenidni bu güzellik sınırlarının içinde tutmak için arılar gibi çabalıyorsun. benim fark ettiğim şu ki temelde iki ana konu güzellik sanrısını yaratmaktadır. ilki sağlık vurgusu. kadın sağlıklı olduğu izlenimiyle bir güzellik ilizyonu yaratabilmektedir. daha kırmızı yanaklar, pürüzsüz bir ten, diri göğüsler. kadın içgüdüleriyle "ben çocuk doğrabilecek sağlığa sahibim" cümlesini çiftleşmek isteyecek erkeklere haykırıyor yaptıklarıyla. böyle dan diye söyleyince çok kaba ve kırıcı olabilir ama herkesi soğuk kanlı bir 20 dakika düşünmeye davet ediyorum bu konuda. ikinci temel güzelik dürtüsüyse toplumlar tarafından oluşturulan ve bazen gerçekten çığrından çıkan trendler üzerine kurulu. bir zamanlar korselerle kadınların zorla kumsaati şekilli bel kıvrımlarına sokulmaya zorlanmaları. uzakdoğu'da lotus ayak sahibi olmak için ayakların kemiklerinin bir kutuda sıkıştırılması. afrikada boyuna halka takılıp uzatılması. kadın denen canlının güzellik denen şeye sahip olabilmek için nelere katlanabildiğinin bir kaç kanıtı olsa gerek. ama her zaman bu kadar uç noktalarda olmak zorunda değil tabi. bu sene hafif bronz ten moda dendiği zaman kadınların %90'ı "neden amına koyim" demiyor. gidip kendini yakıveriyor hemen. zaten kadın doğası gereği otoriteye boyun eğmekten daha çok haz alan bir cins. şöyle ağız tadıyla devrim yapmış çok az sayıda eli öpülesi kadın vardır insalık tarihinde. falcı bir şey der ona inanır, televizyonda dünyadan habersiz diyetisyen pırasa yiyin der 40 gün onu yer, bir devlet adamı iki çift gaz söz eder hemen fanatiği olur. ulan bir şeyi de sorgulayıp hayır de be.

    -bu sene kırmızı çanta çok moda

    diyor adamın teki hemen koşup koşup talan ediyorsun pazarı, dükkanı. neyse konumuza dönersek kadın bu iki temel dürtüyle üzerinde oluşan güzellik reçetesine böylesine harfiyen uyarken beklediği nedir. bu güzellik denen nane kadına ne sağlamaktadır. biraz kurcalarsak kadının bu güzelliği yaşam satın almak için kullandığını rahatlıkla görebiliriz. "hiçbirşeyim yoksa güzelliğim var" söylendiği kadar karikatür bir cümle değildir ne yazık ki. kadın için için bu son kozunu hep saklar. çalışıp başaramazsa abasının altından sopayı çıkarır ve güzelliğiyle yaşamı satın alır. zengin koca mengin koca geyikleri boşu boşuna bin yıldır tartışıla gelmiyor dünyada. gerçekten kadın gelip geçici olan bu allah vergisi oransal bilmeceyi en verimli şekilde kullanmanın yolunu belki de tarihin başlangıcından beri bulmuştur.

    bir başka kadın saçmalığı da güzellik yarısmasında birinci olan kadaının inanılamaz sevincidir. şimdi tamamen kendisi dışında var olan güzellik olgusuna hizmetkarlığından dolayı takdiredildiğine sevinen bu kadına saf demekten hiç gocunmayacağım izninizle. bedeninin kendisi olduğu sanrısıyla yaşayan aciz insanların, aciz mutluluklarından biri daha. sonra bu kadın geliyor mesela 42 yaşına, herkese 39 diyor. on yıl 39 yaşında kalıyor bu dünya güzeli. insanın kendisine yapıştırdığı şu acizliğe inanamıyorum gerçekten. yaşından utanıyor kadın, kendisini bedeni sandığı için ruhuna işkence edip duruyor. sahte bir şeyle elde ettiği yaşamı kaybetmekten korkuyor. güzelliğiyle aldıklarını çirkinleince kaybetmekten korkuyor. ve malesef sonunda "kocam genç kadınlara gitti" sonucuna varılıyor her seferinde. sen kocana vücudundan başka bir şey verme. kendini bir bedene indirge, yıllarca okuyup çabalayıp kendini geliştirme. sonra 39 yaşında bir dul olarak şikayet et. yok be ablacım o iş o kadar ucuz değil malesef. ama bir kadın gözünden durumun nasıl gözüktüğünü de düşünmüyor değilim. ben de olsam belki bu büyük gücü elimden geldiğince kullanırdım. lakin insan hiç mi düşünmez bu güzellik gelip geçtiği zaman ne halt ederim diye. zengin kocayı satın aldığın, her işi erkeklere göre çok daha hızlı yapmanı sağlayan, tartışmalarda erkeklere karşı hep kazanan taraf olmana yarayan şeyin güzelliğin olması gelecekte hepsini birden kaybetmene neden olmayacak mı gerçekten. bunların yerine kendini geliştirsen mesela, aklını kullansan. o zaman 39 yaşına geldiğinde de 79 yaşına geldiğinde de çekici bir kadın olmaz mısın sence.

    hep düşünmek lazım işte bunları. bir de dekolte mevsuzu var ki çok mıncıklandığı için sadece kendi fikrimi söyleyip geçeceğim. aslında bir kaç entryim de daha söyledim ama tekrardan zarar gelmez. nasıl olsa kimse sonuna kadar okumuyor. her kim ki bir resim çekilirken memesini, bacağını, kıçını resme özellikle sokar işte o kişi meta olma yolunda uçmaktadır. anlayacağınız üzere burada sihirli kelime "özellikle" dir. bunun dışında kadın güzel bir manzaradır elbet ve bunu heycanlandırıcı bir biçimde sergiliyor olmasından gayet memnunum. zeki kadın dekoltenin nasıl bir olta olduğunu bilir ve bunu da saklama gereği duymaz.

    yok mudur efendim peki güzelliğini silah olarak kullandığını kabul eden aklı başında bir kadın gürühu? vardır elbet iyi ki vardır. hepsinin eteklerinden öperim. kuşkusuz ki kurtuluş zeki kadınların, güzel bakışlarıyla yönetilen bir ülkede olacaktır. ehu

    son olarak oscar wilde dan geliyor;
    ahlak dersi veren erkek iki yüzlüdür, kadınsa çirkindir.

    ps: ilişkili entryler

    #13948277 (anti aging)
    #14006361 (makyaj yaparken dikkat edilecek hususlar)
    #20243269 (ispermeçet balinası)
    #20418520 (bacakları kıllı bir kadınla sevişmek)
    #11301539 (kadın)
    #13394582 (kadının seçici geçirgenliği safsatası)
    #11210516 (delilik)
    #13624933 (bir erkeği adam edip başkasına kaptırmak)
    #11199752 (ilişki)
    #16389551 (kadınları etkilemenin yolları)
    (bkz: topuklu ayakkabı/@limon kimyon zorro)
    (bkz: kolları kıllı kızlar/@limon kimyon zorro)
    (bkz: işte güzellik böyle bir duygu/@limon kimyon zorro)
    (bkz: kadınların vücutlarını teşhir etme sebepleri/@limon kimyon zorro)
    (bkz: vajinanın çok çirkin bir organ olması/@limon kimyon zorro)
    (bkz: yakışıklı kırolarda görülen ilginç özgüven/@limon kimyon zorro)
  • güzel olana kapılar, çirkin olana yaralar açan kavram...
  • “güzellik” sanırım daha güzel ifade edilemez. bu çehov farkı :

    “pencerenin önünde konuşan genç kız akşam serinliğinde üşüyerek büzüşüyor, dönüp dönüp bize bakıyor, saçlarını düzeltmek için beline dayadığı ellerini iki de bir başına götürüyor, gülüyor, yüzünden kah şaşkınlık kah korku okunuyor, bedeni de, yüzü de bir an rahat durmuyordu. güzelliğinin gizi, büyüsü bu küçük, zarif el hareketlerinde, gülümsemesinde, yüzünün mimiklerinde, bize çevirdiği bakışlarında saklı gibiydi. bütün güzelliği zarif hareketlerinin gençliğiyle, toyluğuyla, sesi ile gülüşünden anlaşılan masumluğuyla, hani o çocuklarda, kuşlarda, karacalarda, fidanlarda görüp sevdiğimiz o kendini savunamama haliyle birleşmesinden ileri geliyordu sanki.
    bu güzellik ışığın çevresinde uçuşan pervanelerin güzelliğiydi bir bakıma. böyle bir kıza dans etmek, bahçelerde koşturmak, neşeyle gülmek, kahkaha atmak yaraşırdı; buna karşın koyu koyu düşünmeyle, hüzünle, durgunlukla hiç uyuşmazdı. bana öyle geliyordu ki, o sırada peronda güçlü bir rüzgar çıksa ya da şiddetli bir yağmur yağsa bu narin çiçek birdenbire solacak, o nazlı güzellik toz olup uçacaktı.”

    a.p.çehov-seçilmiş öyküler-güzeller.
  • kanımca iki türlüdür.
    birincisi :
    birini görürsün ve "ne güzel kızmış yav" dersiniz bu ilk tepkidir ama zaman geçer, onu tanımaya başlarsınız ve o güzel kız çirkinleşmeye başlar. hepsi çirkinleşecek diye bişey yoktur tabi, güzelliğini koruyanlar vardır.
    ikinciisi:
    birini görürsün ve hiç ilgini çekmez, hatta çirkin bile gelebilir ama zaman geçer, onu tanımaya başlarsınız ve o kızda her seferinde başka bi güzellik görürsünüz, konuştukça güzelleşir, zaman geçirdikçe güzelleşir ve senin için dünyanın en güzel kızı olabilir ve evet asıl güzellik budur, kalıcıdır.

    iki dedim ama unuttuğum bişey var,

    bi gün birini seversin, gider ya da gidersin. ama yine de seversin.
    ve artık herkes ona benzediği kadar güzeldir.
  • "hayat"ı nasıl etkiler sorusunun cevabını vermek istiyorum kendimce bir örnekle:

    mekan: oturma odası
    zaman: gece yarısı

    odada sağa sola çarparak dolaşan kanatlı canlıyı alıp camdan dışarı bırakmak istiyorum. yakalamaya çalışırken arkadaşımdan uyarı geliyor;

    x- ya bıraksana ne güzel dolaşıyo, yazık kelebeğe.
    m- kelebek değil o, güve.
    x- yaa. hımm. evet. şak! (gazeteyle duvara yapıştırma efekti)

    maalesef güzelliğin hayattaki rolü bu kadar acımasız sanırım.
  • simdik bir kız varmıs.. boyle kor, topal, cirkin.. annesi kızın gozlerini kaybetmesi ustune kıza gozlerini vermis.. ameliyat sonrası kız aynaya bir bakmıs tas bebek gibi.. dunya guzeli.. allah allah estetik de mi yaptınız bana diye sormus.. doktorlar cevap vermis: hayır, kendine annenin sana baktıgı gibi bakıyorsun onun gozleriyle..

    diyecegim guzellik yer kurede en faso fiso olay bence..
    muhim olan nasıl gorunursen gorun seni o annenin gozleriyle gorecek adamı-kadını bulmakta..
  • ursula k. le guin: güzellik üzerine düşünceler

    ''köpekler neye benzediklerini bilmezler. büyüklüklerini dahi bilmezler. bunun sorumlusu, şüphesiz onları tuhaf şekillere ve boyutlara yol açacak şekilde çiftleştiren biziz. kardeşimin dachshund’u (sosis köpek) 20 cm’lik boyuyla bir danuaya, onu parçalayabileceğine dair sarsılmaz bir inançla saldırırdı. ayak bileklerine saldıran küçük bir köpeği gören büyük bir köpek, sıklıkla şaşkınlık içinde etrafına bakar. “onu yemeli miyim? o beni yer mi? ondan daha büyüğüm, öyle değil mi?” sonra da danua gelir ve kucağınızda oturmaya çalışırken bunu bir oyun sanarak sizi ayakları altına alıverir.

    kediler ise nerede başlayıp nerede bittiklerini çok iyi bilirler. onlar için açık tuttuğunuz bir kapıdan yavaşça çıkıp durakladıktan sonra kuyruklarını 3-5 cm içeriye doğru tutmaya devam ettiklerinde bilirler. kapıyı halen tutmanız gerekeceğinden emindirler. kuyrukları o yüzden oradadır. bu, kedilerin ilişki kurma biçimidir. ev kedileri küçük olduklarını ve bunun mühim bir şey olduğunu bilirler. kedi, tehditkâr bir köpekle karşılaştığında, dikey veya yatay bir kaçış şansı bulamadığında bir anda tuhaf ve tüylü bir balon balığıymışçasına boyunu üç katına çıkarır. bu da işe yarayabilir çünkü köpeğin kafası yine karışır. “bunun bir kedi olduğunu sanıyordum. ben kedilerden büyük değil miyim? beni yer mi bu?”

    kedilerin dış görünüşleriyle ilgili bir fikri vardır. bir ayağını kulağının arkasına alarak oturup o saçma pozisyonda kendisini temizlerken dahi neye kıs kıs güldüğünüzün farkındadırlar. basitçe fark etmemeyi tercih ederler. bir zamanlar bir çift iran kedisi tanıyordum, siyah olan hep kanepenin üzerinde beyaz yastığın üzerine uzanırdı, beyaz olan ise onun yanındaki siyah yastığın üzerine. bunun tek nedeni tüylerini en çok görüneceği yerde bırakmak değildi, ki kediler bu konuda çok düşüncelidir. kendilerinin nerede en iyi göründüklerini biliyorlardı. yastık sağlayan hanımefendi onlardan “dekoratör kedilerim” diye bahsediyordu.

    insanların çoğu köpeklere benziyor: büyüklüğümüzü, şeklimizi, neye benzediğimizi bilmiyoruz. bu cahilliğin en uç örneği uçaklardaki koltukları tasarlayan insanlar olmalı. diğer uçta ise kendi dış görünüşleriyle ilgili en net, en kuvvetli algıya sahip olan dansçılar var. ne de olsa dansçıların işleri, nasıl göründükleriyle ilgili.

    “mükemmele yakın vücudum ‘uf’ oldu” diyen genç bir dansçıyı hatırlıyorum. bu sevimli bir biçimde komikti, ama bir yandan da doğruydu: vücudu mükemmele yakındı. bunu da, mükemmel olmadığı noktayı da biliyordu. onu olabildiğince mükemmele yakın tutmak istiyordu, çünkü vücudu onun enstrümanı, mecrası, geçimini sağlama yolu ve sanatını icra etme biçimiydi. vücudunun içinde bir çocuk kadar doyasıya ikâmet ediyordu, ancak bunu yaparken çok daha bilinçliydi. ayrıca bundan dolayı mutluydu.

    mükemmellik “düz”, “gergin” ve “zor”, tıpkı yirmi yaşında bir atlet oğlan ya da on iki yaşında bir jimnastijçi kız gibi. bu elli yaşında bir adam ya da herhangi bir yaştaki bir kadın için nasıl bir vücut? “mükemmel” mi? mükemmel nedir? beyaz yastık üzerinde siyah, siyah yastık üzerinde ise bir beyaz kedi… mükemmel olmanın birçok yolu var, hiçbirine de cezayla erişilmiyor.

    1940’larda lisedeyken beyaz kızlar saçlarını kıvrılsın diye kimyasallarla büzüştürürdü, siyahi kızlar ise saçları kıvrılmasın diye kimyasallarla pelteye çevirirdi. o dönem evinde perma yaptırma şansın yoktu, birçok çocuk da bu pahalı tedavileri karşılayamıyor ve bu güzellik kurallarını takip edemedikleri için perişan oluyorlardı. güzelliğin her zaman kuralları vardır. bu bir oyundur. bundan servet kazanan ve kime zarar verdiğini umursamayan insanların elinde olduğunu gördükçe güzellik oyununa kızıyorum. insanları açlık, fiziki deformasyon ve kendilerini zehirleme raddesine getirecek kadar kendinden memnunsuz hale soktuğunu gördükçe ondan nefret ediyorum. çoğunlukla bu oyunu kendi kendime küçük şeyler üzerinden oynuyorum, yeni bir ruj almak, yeni bir ipek bluzdan dolayı mutlu hissetmek…

    oyunun pek çok zaman ve mekân için geçerli kurallarından biri, güzel olanların gençler olması. güzellik ideali her zaman gençliğe özgü bir şey. bu kısmen basit bir gerçekçilik. gençler gerçekten de güzel. hepsi öyle. yaşlandıkça bunu daha net biçimde görüyor ve bundan keyif alıyorum. buna rağmen benim yaşımdaki ve daha yaşlı kadın ve erkeklere bakıyorum ve onların kafa derileri, eklemleri, benekleri ve şişlikleri, çeşit çeşit ve ilginç olsalar da onlarla ilgili fikrimi etkilemiyor. bu insanlardan bazılarını çok güzel buluyorum, bazılarını öyle bulmuyorum. yaşlılar için güzellik, gençler için olduğu gibi hormonlarla birlikte gelmiyor. kemiklerle, insanın kim olduğuyla alakalı. o budaklı yüz ve vücutların arasından parlayanlarla alakalı olduğu gittikçe daha da netleşiyor.

    aynaya bakıp beli olmayan o yaşlı kadını gördüğümde beni en çok endişelendiren şeyin ne olduğunu biliyorum. güzelliğimi kaybetmem değil, hiçbir zaman elimde o kadar fazlası da yoktu zaten. mesele o kadının bana benzememesi. olduğumu sandığım kişi değil. belki de biz köpekler gibiyizdir, nerede başlayıp nerede bittiğimizi bilmiyoruzdur. uzamsal olarak böyle değil, ama zamansal olarak böyle olabilir. bir çocuğun vücudunda yaşamak çok kolay. bir yetişkininki öyle değil. o değişiklik zor. ve bu o kadar muazzam bir değişiklik ki birçok ergenin kim olduğunu bilmemesi pek de şaşırtıcı değil. aynaya baktıklarında soruyorlar: bu ben miyim? ben kimim? sonra bu tekrar gerçekleşiyor, altmışında ya da yetmişinde.

    kim olduğum kesinlikle dış görünüşümün bir parçası, tam tersi de geçerli. nerede başlayıp nerede bittiğimi, büyüklüğümü, bana neyin yakıştığını bilmek istiyorum. ben bu bedenin “içinde” değilim, ben bu bedenim. belim olsa da olmasa da. ancak yine de bende vücudumun yaşadığı bütün o dikkate değer, heyecan verici, ürkütücü ve hayal kırıklığına yol açan dönüşümler arasında değişmeyen, değişmemiş bir şey var. orada yalnızca göründüğünden ibaret olmayan bir insan var, onu bulmak ve tanımak için de içeriye, derinlere bakmam lazım. sadece uzamsal olarak değil, zamansal olarak da.

    pek değişmeyen ve hep geçerli olan bir gençlik ve sağlık güzelliği ideali var. film yıldızları ve reklam modellerinin ideal güzelliği, sürekli ve mekandan mekana kurallarını değiştiren ve hiçbir zaman tamamen geçerli olmayan güzellik oyunu ideali var. bir de yalnızca vücutta değil vücut ve ruhun buluşup birbirini tanımladığı yerde gerçekleştiği için tanımlaması ya da anlaması zor olan bir ideal güzellik var.

    annem seksen üç yaşında kanserden, acı içinde öldü, dalağı genişlemiş ve vücudu deforme olmuştu. onu düşündüğüm zaman gördüğüm insan bu mu? bazen. öyle olmamasını isterdim. gerçek bir imge, ama daha gerçek bir imgeyi bulanıklaştırıyor, karartıyor. annemle elli yıllık anılarım arasında bir anı. zamansal olarak sonuncu. ardında hayal gücü, söylenti, fotoğraflar, anılardan oluşmuş daha derin, karmaşık ve sürekli değişen bir imge var. colorado dağları’nda kızıl saçlı bir çocuk, üzgün yüzlü narin bir üniversiteli kız, nazik ve gülümseyen genç bir anne, zeki ve entelektüel bir kadın, rakipsiz bir çapkın, ciddi bir sanatçı, müthiş bir aşçı görüyorum. onu sallanırken, ot yolarken, yazarken, gülerken görüyorum. narin, çilli kollarındaki turkuaz bilezikleri görüyorum. hepsini bir anda, hepsini birden görüyorum, hiçbir aynanın yansıtamayacağı bir imgeye, geçen yılları aydınlatan ruha bakıyorum, ne güzel. büyük sanatçıların görüp resmini yaptığı bu olmalı. rembrandt’ın portrelerindeki yorgun, yaşlı yüzlerin bize bu denli keyif vermesinin nedeni bu olmalı: güzelliği yüzeysel değil yaşamsal göstermeleri.''

    1992 tarihli “köpekler, kediler ve dansçılar: güzellik üzerine düşünceler” makalesinin kısaltılmış haliymiş.
  • tanrının çirkine yaptığı en büyük haksızlık bu, tartışmasız.
  • annanemin aklındaki ölçütü: "su böreği gibiydim gençken! çok güzeldim.."
  • hakkında yapılmış en doğru tespit kanımca şudur:

    onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir. herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir. onun güzelliğini yalnız ben görüyorsam bu sevgidir. yalnız ben biliyorsam bu aşktır. hiç kimse görmüyorsa bu yalnızlıktır.

    özdemir asaf